top of page

Çerçeve yasası mı yoksa Kürtlerin Varkizası mı? -- Seyit İbrahim

  • 6 Ağu
  • 12 dakikada okunur

12 Şubat 1945’te Atina yakınlarındaki Varkiza’da imzalanan anlaşma, Yunanistan’da silahların susmasını ve ülkenin demokratik siyasal düzene dönmesini amaçlayan bir barış anlaşması olarak sunulmuştu. Alman işgaline karşı direnişin en büyük gücü olan EAM’ın silahlı kolu ELAS, anlaşma uyarınca silahlarını teslim edecekti. Bunun karşılığında siyasal özgürlüklerin güvence altına alınması, sıkıyönetimin kaldırılması, siyasi suçlar için af, devlet ve güvenlik kurumlarının işbirlikçilerden arındırılması, serbest seçimlerin yapılması ve ELAS mensuplarının siyasal yaşama katılabilmesi vaat ediliyordu. Anlaşma yalnızca bir teslim belgesi değil, kâğıt üzerinde Yunanistan’ın savaş sonrasında demokratik bir düzene geçiş sözleşmesiydi.

ELAS anlaşmanın gereğini yerine getirdi. Şubat 1945’in sonuna doğru birlikler dağıtıldı ve on binlerce silah teslim edildi. Fakat devletin ve sağcı güçlerin üstlendiği yükümlülükler aynı ölçüde yerine getirilmedi. Direnişçilerin siyasal yaşama güvenli biçimde katılması bir yana, silahsızlanmayı izleyen dönemde EAM ve KKE mensuplarına, eski ELAS savaşçılarına, ailelerine ve solcu yurttaşlara yönelik tutuklamalar, işkenceler, cinayetler, kovuşturmalar ve kitlesel baskılar başladı. Yunanistan tarihine Lefkí Tromokratía, yani “Beyaz Terör” olarak geçen bu dönem, silahlarını teslim eden tarafın hukuk ve siyaset yoluyla sisteme katılması yerine, silahsız ve savunmasız bırakıldıktan sonra devletin ve devletle bağlantılı sağcı silahlı yapıların saldırısına maruz kalması anlamına geldi. Varkiza’nın barış ve demokratikleşme vaatlerinin büyük ölçüde kâğıt üzerinde kalması, ülkeyi kısa süre içinde yeniden kutuplaşmaya ve 1946–1949 İç Savaşı’na taşıyan temel nedenlerden biri oldu.

Bu nedenle Varkiza, yalnızca Yunanistan tarihine ait bir anlaşmanın adı değildir. Silah bırakan bir siyasal hareketin hakları yasayla ve bağımsız kurumlarla güvence altına alınmadan devletin takdirine teslim edilmesinin tarihsel adıdır. Taraflardan birinin silahsızlandığı, diğer tarafın ise güvenlik aygıtı, yargı, bürokrasi ve silahlı güçleri üzerindeki hâkimiyetini koruduğu bir düzende “barış”, eşit taraflar arasında yeni bir toplumsal sözleşme değil, silah bırakanların devletin merhametine terk edilmesi hâline gelebilir.

Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”ne bakarken Varkiza’nın hatırlanması bu nedenle önemlidir. Elbette Türkiye’nin bugünkü koşullarıyla 1945 Yunanistanı aynı değildir. PKK ile EAM-ELAS aynı tarihsel ve siyasal hareketler değildir; iki ülkenin devlet yapıları, uluslararası koşulları ve çatışma tarihleri birbirinden farklıdır. Burada yapılan karşılaştırma, iki hareketi veya iki dönemi özdeşleştirmek değildir.

Silah bırakanların hakları açık, eşit, doğrudan uygulanabilir ve bağımsız yargı tarafından güvence altına alınmış hukuk kurallarına mı bağlanıyor; yoksa kişilerin geleceği, silahsızlanmadan sonra devletin ve güvenlik bürokrasisinin siyasi takdirine mi bırakılıyor?

Bugünkü yasa teklifinin yarattığı kaygı tam da bu noktada başlıyor. Teklif, silahların bırakılmasından sonra kişilere hangi hakların tanınacağını nesnel ve otomatik kurallarla düzenlemek yerine, sürecin hemen her aşamasında Cumhurbaşkanlığı ve güvenlik bürokrasisi ağırlıklı bir kurulu belirleyici hâle getiriyor. Geçmişte işlenmiş suçların hangilerinin soruşturulacağı, kimlerin hak yoksunluklarının kaldırılması için mahkemeye başvurulacağı, kişilerin siyasal hayata ne zaman ve hangi koşullarla dönebileceği, hangi yeni adli ve yasal düzenlemelerin yapılmasının isteneceği büyük ölçüde bu Kurulun değerlendirme alanına bırakılıyor.

Bu nedenle teklif, Kürtler açısından bir demokratikleşme ve eşit yurttaşlık yasasından çok, silahsızlanma sonrasında oluşacak siyasal ve hukuki alanın devlet tarafından denetlenmesinin yasası görünümündedir. Silah bırakanların güvenliğini, siyasal katılımını ve hukuk önündeki durumunu devletin değişen politik tercihleri karşısında koruyacak bağımsız ve çoğulcu güvenceler oluşturulmadığı sürece, önümüzdeki düzenlemenin bir “Kürtlerin Varkizası”na dönüşmesi ihtimali göz ardı edilemez.

Bu kaygıyı daha da ağırlaştıran nokta, bugünkü iktidarın yasa teklifine tarihsel örnek olarak hangi düzenlemeyi gösterdiğidir. İktidar çevreleri, hazırlanacak yasanın örneklerinden birinin Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasından sonra çıkarılan 1928 tarihli 1239 sayılı “Şark Mıntıkasında Muayyen Vilayet ve Kazalarda Ceraim Takibatı ile Cezalarının Tecili Hakkında Kanun” olduğunu daha önce açıkça ifade etmişti.

Bu tercih başlı başına anlamlıdır. Çünkü 1928 tarihli kanun, Şeyh Said İsyanı’nın askerî olarak bastırılmasından, isyanın yöneticilerinin idam edilmesinden, bölgenin olağanüstü yönetim mekanizmaları altına alınmasından ve Kürt siyasal alanının büyük ölçüde tasfiye edilmesinden sonra çıkarılmıştı. Kanunun amacı, ortaya çıkan siyasal sorunu tanımak, isyanın nedenlerini tartışmak veya Kürtlerin kolektif taleplerine hukuki bir karşılık vermek değildi. Amaç, askerî ve siyasal tasfiye tamamlandıktan sonra geride kalan ceza dosyalarını ertelemek, bazı kişileri devlet düzeni içine yeniden almak ve bölgedeki yönetilebilirliği sağlamaktı.

1239 sayılı Kanun doğrudan “af” sözcüğünü kullanmıyor; belirli suçlara ilişkin soruşturma, kovuşturma ve cezaların infazını erteliyordu. Kaçak durumda bulunan kişilere başvuru süresi tanıyor, belirlenen süre içinde yeni suç işlemeyenler bakımından önceki ceza tehdidini ortadan kaldırıyordu. Bugünkü teklif de aynı hukuk tekniğini yeniden kullanıyor: Af denmiyor; fakat soruşturmalar, kovuşturmalar ve cezaların infazı beş veya on yıl erteleniyor, bu süre içinde yeni suç işlenmemesi hâlinde davaların düşmesi veya cezaların infaz edilmiş sayılması öngörülüyor.

Ancak iki düzenleme arasındaki benzerlik yalnızca kullanılan hukuk tekniğiyle sınırlı değildir. Daha derinde, devletin Kürt sorununu ele alış biçiminde bir süreklilik vardır. Her iki durumda da mesele, toplumsal ve siyasal bir hak sorunu olarak değil, silahlı yapının tasfiyesi ve bu tasfiyenin ardından kişilerin devlet düzenine hangi koşullarla yeniden kabul edileceği sorunu olarak kurulmaktadır.

1928’de devlet, isyanı bastırdıktan sonra kişileri yeniden sisteme alma yetkisini kendisinde tutuyordu. Bugünkü teklif de farklı bir tarihsel dönemde ve farklı bir rejim biçimi içinde aynı temel soruları soruyor: Kim geri dönebilir? Kimin cezası ertelenebilir? Kim siyasete yeniden katılabilir? Hangi geçmiş eylem soruşturulabilir? Kimlerin geçmişi hukuken kapatılabilir?

Fakat bugünkü düzenleme 1928 modelini yalnızca yeniden üretmiyor. Onu Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin merkezî, kişiselleşmiş ve güvenlik bürokrasisi ağırlıklı yapısına uyarlıyor.

Kanunun tanıdığı hak değil, Kurulun uygun gördüğü imkân

Bir hukuk düzenlemesinin eşit ve öngörülebilir bir hak doğurabilmesi için yararlanma koşullarının kanunda açık biçimde belirlenmesi gerekir. Aynı koşulları taşıyan herkes aynı hukuki sonuçtan yararlanabilmeli; idarenin kişisel ve siyasal takdir alanı mümkün olduğunca dar tutulmalıdır.

Bugünkü teklif ise böyle bir yapı kurmuyor. İlk bakışta, soruşturma, kovuşturma ve cezaların infazının belirli koşullarla erteleneceği belirtiliyor. Fakat teklifin bütünü incelendiğinde, sürecin merkezine kanunun kendisinin değil, Cumhurbaşkanlığı ve güvenlik bürokrasisi ağırlıklı bir Kurulun yerleştirildiği görülüyor.

Kanunun uygulanmasının başlaması dahi örgütün fiilî varlığını sona erdirdiğinin ve silahlarını teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesine, ardından bu tespitin Millî Güvenlik Kurulu tarafından teyit edilmesine bağlanıyor. Yasa yürürlüğe girmiş olsa bile kişilerin yasadaki hükümlerden yararlanabilmesi, önce güvenlik kurumlarının ve MGK’nin siyasal-güvenlik değerlendirmesine bağlı olacak.

Daha sonra Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında; Adalet, İçişleri, Dışişleri ve Millî Savunma bakanları, MİT Başkanı, MGK Genel Sekreteri ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterinden oluşan bir Kurul sürecin temel uygulayıcı ve değerlendirici organı hâline geliyor.

Bu kurulda muhalefet temsil edilmiyor. Barolar, insan hakları kuruluşları, mağdur temsilcileri, akademisyenler, bağımsız hukukçular veya sivil toplum kuruluşları yer almıyor. Kurulun bileşimi, toplumsal barıştan çok güvenlik yönetimini çağrıştırıyor.

Dolayısıyla yasa, herkese eşit biçimde uygulanacak nesnel bir yeniden yurttaşlık rejimi yaratmıyor. Daha çok kişilerin devlet tarafından izleneceği, değerlendirileceği ve uygun görülenlerin aşamalı biçimde siyasal ve hukuki yaşama geri alınacağı bir kontrol sistemi kuruyor.

Burada belirleyici sözcük “hak” değil, “uygunluk”tur.


Mahkeme karar veriyor görünürken mahkemenin önüne kimin geleceğine Kurul karar veriyor

Teklifte bazı nihai kararların savcı, mahkeme veya infaz hâkimi tarafından verilmesi, ilk bakışta yargısal güvencenin sürdüğü izlenimini yaratabilir. Ancak asıl mesele, mahkemenin karar verip vermemesi değil, mahkemenin önüne hangi dosyanın ve hangi kişinin getirileceğidir.

Hak yoksunluklarının kaldırılması otomatik değildir. Bir kişinin cezası veya davası ertelense bile siyasi faaliyette bulunma, seçilme veya kamu görevine girme gibi hakları kendiliğinden geri dönmüyor. Belirli bir sürenin geçmesinden sonra Kurulun kişinin durumunu değerlendirmesi ve “gerekli görmesi hâlinde” ilgili mahkemeye veya infaz hâkimliğine başvurması gerekiyor.

Nihai kararı mahkeme verse bile mahkemenin bu yetkiyi kullanabilmesi Kurulun talepte bulunmasına bağlanıyor. Kurul talepte bulunmazsa mahkeme önünde değerlendirilecek bir dosya da oluşmayabilir.

Bu nedenle Kurul hukuken mahkemenin üzerinde bir temyiz makamı değildir. Mahkeme kararlarını bozamaz veya hâkime doğrudan emir veremez. Fakat Kurul yargının önüne yerleştirilmiştir. Yargının hangi kişi hakkında, hangi hak bakımından ve ne zaman karar verebileceğini belirleyen siyasal bir kapı bekçisi konumundadır.

Selahattin Demirtaş örneği bu yapının nasıl işleyeceğini gösteren en açık ihtimallerden biridir. Demirtaş’ın bazı dosyalarının yasa kapsamına girdiği kabul edilse ve cezalarının infazı ertelense bile siyasi haklarının geri verilmesi otomatik olmayacaktır. Kurulun onu siyasi haklarının iadesi için uygun görmesi ve mahkemeye başvurması gerekecektir. Kurul başvurmazsa mahkeme de bu özel mekanizma üzerinden siyasi yasağı kaldıramayabilir.

Bu durumda kişinin siyasete dönüp dönemeyeceği, yasada belirlenmiş nesnel koşullardan çok yürütmenin ve güvenlik bürokrasisinin siyasi değerlendirmesine bağlı hâle gelir.


Geçmişteki suçların soruşturulması da Kurulun iznine bağlanıyor

Teklifin en dikkat çekici ve en ağır hükümlerinden biri, geçmişte işlendiği iddia edilen suçlar hakkında sonradan yürütülecek soruşturmaların Kurulun iznine bağlanmasıdır.

AKP Grup Başkanı Abdullah Güler’in açıklaması bu yetkinin nasıl anlaşılması gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. Güler, kanunun yürürlüğe girmesinden sonra on veya on beş yıl önceki bir olay hakkında yeni bir ihbar, şikâyet veya delil ortaya çıkması durumunda başsavcılıkların Kuruldan izin almadan soruşturmaya devam edemeyeceğini söylüyor. Kurulun şikâyetin ciddi olup olmadığını, kamu vicdanını etkileyip etkilemediğini ve yeterince delillendirilip delillendirilmediğini değerlendireceğini belirtiyor.

Oysa bunlar normalde ceza soruşturmasının konusudur. Bir ihbarın doğru mu, yalan mı olduğunu; bir delilin gerçek mi, sahte mi olduğunu; olayın hangi suçu oluşturduğunu ve failin kim olduğunu araştırmak savcının görevidir.

Yeni sistemde ise savcı bir suç şüphesiyle karşılaştığında doğrudan harekete geçemeyecek. Önce yürütme ve güvenlik bürokrasisinden oluşan Kurulun iznini almak zorunda kalacak.

Bu geçmiş olay devlet tarafından soruşturulmaya değer mi, değil mi?

Kurul izin verirse savcılık soruşturma yapabilecek. İzin vermezse dosya mahkemenin önüne ulaşamayacak.

Bu yalnızca yargı bağımsızlığı bakımından değil, geçmişle yüzleşme ve mağdurların adalete erişimi bakımından da son derece ciddi bir sorundur. Çünkü geçmişteki kaçırmalar, yaralamalar, özgürlükten yoksun bırakmalar, tehditler, örgüt içi infaz iddiaları veya faili meçhul olaylar hakkında yeni bilgi ortaya çıktığında, olayın soruşturulup soruşturulmayacağına savcıdan önce siyasal bir kurul karar verecektir.

Kasten öldürme suçlarının kapsam dışında bırakılması bu sorunu tümüyle çözmez. Çünkü faili meçhul bir olayın kasten öldürme mi, örgüt faaliyeti kapsamında başka bir suç mu olduğu zaten ancak etkili bir soruşturma sonucunda anlaşılabilir. Soruşturma yapabilmek için olayın ciddi olduğunun gösterilmesi, olayın ciddi olup olmadığını göstermek için ise soruşturma yapılması gerekecektir. Bu da kendi içinde kapalı bir döngü yaratır.


Kurul kararlarının yargı denetimi belirsiz

Kurul bu kadar güçlü yetkilerle donatılırken, Kurul kararlarına karşı açık, özel ve etkili bir yargı yolu düzenlenmiyor.

Teklif, savcı, mahkeme ve infaz hâkimi tarafından verilen bazı erteleme kararlarına karşı itiraz yolunu açıkça gösteriyor. Fakat Kurulun soruşturma izni vermemesi, bir kişinin hak yoksunluklarının kaldırılması için mahkemeye başvurmaması veya bir başvuruyu değerlendirme dışında bırakması hâlinde hangi yargı yoluna başvurulacağı belirtilmiyor.

Anayasa’nın idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunun açık olduğu yönündeki genel hükmü nedeniyle Kurul işlemlerinin teorik olarak idari yargıya götürülebileceği savunulabilir. Fakat teklif şu soruların hiçbirini cevaplamıyor:

Kurul kararını gerekçeli olarak vermek zorunda mı? Karar ilgili kişiye veya mağdura tebliğ edilecek mi? Kurul belirli bir süre içinde karar vermek zorunda mı? Kurulun sessiz kalması ret sayılacak mı? İzin vermeme kararına savcı mı, mağdur mu, şikâyetçi mi itiraz edecek? Yetkili mahkeme idare mahkemesi mi, Danıştay mı olacak? Dava açılması Kurul kararının uygulanmasını durduracak mı? Kurul kararının iptali hâlinde soruşturma kendiliğinden başlayacak mı?

Bunların hiçbirinin açıkça düzenlenmemesi, yargı denetimini etkili bir güvence olmaktan çıkarıyor.

Üstelik teklif, kanun kapsamında görev yapan kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluklarının doğmayacağını da belirtiyor. Böylece Kurul üyeleri ve uygulayıcılar geniş bir sorumsuzluk zırhıyla korunurken, kararlarından etkilenen kişiler için açık bir başvuru yolu gösterilmiyor.

Bu nedenle Kurulun yargının hukuken üzerine yerleştirildiğini söylemek teknik olarak tam doğru olmayabilir. Fakat daha ağır bir gerçeklik vardır: Kurul yargıya erişimin önüne yerleştirilmekte ve kendi kararlarının denetimi belirsiz bırakılmaktadır.

Meclis izliyor, yürütme karar veriyor

Teklifin rejim karakteri, TBMM ile Cumhurbaşkanlığı Kurulu arasındaki yetki dağılımında da açıkça görülüyor.

TBMM bünyesinde oluşturulması öngörülen komisyonun temel görevi süreci izlemek, bilgi almak ve tavsiyelerde bulunmaktır. Buna karşılık yürütme Kurulu; soruşturma yapılmasına izin verecek veya vermeyecek, hak yoksunluklarının kaldırılması için mahkemeye başvuracak veya başvurmayacak, süreci dönemsel olarak değerlendirecek, alt komisyonlar kuracak, adli, idari ve yasal düzenlemeler yapılmasını talep edecek, başvuru alacak kurumları belirleyebilecek ve Meclis komisyonunu bilgilendirecektir.

Kurula doğrudan kanun teklifi verme yetkisi tanınmıyor. Anayasal olarak kanun teklifini milletvekilleri verebilir. Ancak Cumhurbaşkanı Yardımcısı, bakanlar, MİT Başkanı ve MGK Genel Sekreterinden oluşan bir Kurulun “yasal düzenleme talebi”, siyasal pratikte sıradan bir tavsiye değildir. Yürütmenin talebi iktidar çoğunluğundaki milletvekilleri aracılığıyla kanun teklifine dönüştürülebilir.

Biçimsel olarak Meclis yasama yetkisini korur. Fakat siyasal gündemi ve ihtiyaçları yürütme-güvenlik Kurulu belirler; Meclis çoğunluğu bunları yasalaştırır.

Bu yapıda halkın seçtiği Meclisin komisyonu tavsiye veren bir izleyiciye, Cumhurbaşkanlığı ve güvenlik bürokrasisinden oluşan Kurul ise sürecin gerçek karar merkezine dönüşmektedir.


Önceki çözüm sürecinden kopuş

Bugünkü teklifin niteliği, 2013–2015 çözüm süreciyle karşılaştırıldığında daha açık biçimde görülür.

Önceki süreç de kusursuz, şeffaf ve bağımsız bir demokratik müzakere modeli değildi. Karar mekanizmaları büyük ölçüde hükümetin kontrolündeydi. Görüşme tutanakları kamuoyuna açıklanmıyor, bağımsız ve bağlayıcı bir izleme heyeti kurulmuyor, Meclis sürecin gerçek kurucu merkezi hâline getirilmiyordu.

Buna rağmen o dönemin açıklanan siyasal hedefleri bugünkü tekliften belirgin biçimde daha genişti.

2014 tarihli 6551 sayılı Kanun, çözüm sürecini yalnızca silahsızlanma ve örgüt mensuplarının cezai durumlarının düzenlenmesi olarak tanımlamıyordu. Kanunda siyasi, hukuki, sosyoekonomik, psikolojik, kültürel, insan hakları ve güvenlik alanlarında çalışmalar yapılması; silah bırakanların eve dönüşü ve toplumsal yaşama uyumunun sağlanması; yurt içi ve yurt dışındaki kişi ve kuruluşlarla diyalog kurulması ve kamuoyunun doğru ve zamanında bilgilendirilmesi öngörülüyordu.

28 Şubat 2015’te Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan ve İdris Baluken’in yer aldığı HDP heyetiyle dönemin Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın birlikte kamuoyuna açıkladığı Dolmabahçe başlıkları ise demokratik siyasetin tanımı, özgür vatandaşlığın yasal güvenceleri, yerel ve ulusal demokratik çözüm, kimliklerin çoğulcu biçimde tanınması, kadın, kültür ve ekoloji sorunları, demokratik cumhuriyet ve yeni anayasa gibi konuları içeriyordu.

Silahsızlanma, demokratikleşmenin, özgür vatandaşlığın, çoğulculuğun ve yeni bir anayasal düzenin parçası olacaktır.

Bugünkü teklifin mantığı ise tersine dönmüştür:

Önce örgüt güvenlik kurumlarının ölçütlerine göre tasfiye edilecek; sonra kişilerin ceza dosyaları, siyasi hakları ve topluma geri dönüşleri yürütmenin uygunluk değerlendirmesine göre yönetilecektir.

Önceki süreçte, en azından söylem düzeyinde, Kürt sorununun toplumsallaşması; farklı kesimlerin sürece katılması; demokratik vatandaşlığın, anayasanın ve kimliklerin tartışılması hedefleniyordu. Bugünkü teklifte ise Kürt meselesinin tarihsel, kültürel, anayasal ve toplumsal boyutları metnin dışına çıkarılıyor.

Ana dil hakkı yok. Yerel yönetimlerin statüsü yok. Kayyım rejimi yok. Seçilmişlerin yargılanması yok. Siyasi tutukluların genel durumu yok. Geçmişte devlet suçları, faili meçhuller, zorla kaybetmeler ve köy boşaltmaları yok. Hakikat komisyonu yok. Mağdurlar için onarım ve tazminat mekanizması yok. Yeni anayasa veya özgür vatandaşlık perspektifi yok.

Bunun yerine örgütün tasfiyesi, başvurular, ertelemeler, güvenlik raporları, Kurul izinleri ve kişi bazlı değerlendirmeler var.


Kürtlerin Varkizası

Varkiza’nın tarihsel dersi, silahların bırakılmasının tek başına barışı yaratmadığıdır. Silahsızlanma, karşılığında verilen siyasal ve hukuki güvenceler gerçekleşmediğinde, taraflardan birini savunmasız bırakan bir tasfiye aracına dönüşebilir. Hakların bağımsız hukuk tarafından değil, silah ve devlet aygıtı üzerindeki tekelini koruyan tarafın takdiriyle belirlendiği bir düzende barış anlaşması, gelecekteki baskının başlangıç belgesi hâline gelebilir.

Türkiye’de hazırlanmakta olan yasa, Yunanistan’daki Varkiza Anlaşması’nın aynısı değildir. Ancak silah bırakanların geleceğinin yürütmenin ve güvenlik bürokrasisinin takdirine bırakılması, yasada verilen hakların otomatik ve eşit biçimde uygulanmaması, yargıya erişimin siyasal izinlere bağlanması, geçmiş suçların soruşturulmasının Kurul tarafından denetlenmesi ve Meclisin ikincil konuma itilmesi, Varkiza’nın tarihsel uyarısını güncel hâle getiriyor.

Bugünkü teklif, Kürtlerin haklarını silahsızlanma karşılığında anayasal güvenceye bağlayan bir toplumsal sözleşme kurmuyor. Kürt siyasal alanının, eski örgüt mensuplarının ve geçmiş ceza dosyalarının bundan sonra nasıl yönetileceğini Cumhurbaşkanlığı rejiminin kararlarına bırakıyor.

Bu yüzden mesele yalnızca bir benzetmeden ibaret değildir. “Kürtlerin Varkizası” ifadesi, silahların teslim edilmesiyle hakların güvence altına alınması arasındaki yapısal eşitsizliğe işaret ediyor.

Bir taraf silahlarını teslim ediyor. Diğer taraf ordusunu, polisini, istihbaratını, yargı üzerindeki etkisini, yürütme gücünü ve yasama çoğunluğunu elinde tutmaya devam ediyor.

Silah bırakan tarafın haklarını güvenceye alacak bağımsız bir kurul bulunmuyor. Kurul kararlarının açık ve etkili yargı denetimi düzenlenmiyor. Meclis gerçek karar merkezi yapılmıyor. Toplum sürecin kurucu öznesi hâline getirilmiyor. Haklar yasa gereği doğrudan tanınmıyor; yürütme Kurulunun uygunluk değerlendirmesine bırakılıyor.

Böyle bir yapıda barış, tarafların eşit güvenceler altında yeni bir siyasal düzene geçmesi anlamına gelmez. Barış, silah bırakanların devletin belirleyeceği şartlarla ve devletin uygun göreceği ölçüde sisteme geri kabul edilmesi anlamına gelir.


Barışın toplumsallaşması değil, çatışma alanının merkezî yönetimi

Bugünkü teklif, önceki çözüm sürecinin eksik ve yarım kalan demokratikleşme iddiasından dahi daha geride duruyor.

Burada amaç, barışın toplumsallaştırılması değil; çatışmadan çıkış alanının Cumhurbaşkanlığı rejimi tarafından merkezî biçimde yönetilmesidir.

Toplum çözümün öznesi yapılmıyor. Meclis gerçek karar merkezi yapılmıyor. Yargı bağımsız biçimde işleyen bir güvence kurumu hâline getirilmiyor. Kişilere genel ve eşit haklar tanınmıyor.

Bunun yerine Cumhurbaşkanlığı, güvenlik kurumları ve yürütme bürokrasisi; geçmişin hangi suçlarının soruşturulacağına, kimlerin siyasi haklarının iadesi için mahkemeye başvurulacağına, kimlerin sisteme geri alınacağına ve hangi yeni yasal düzenlemelerin yapılacağına ilişkin merkezî bir filtre hâline geliyor.

Bu, 2017 sonrasında kurulan rejimin mantığıyla bütünüyle uyumludur. Kuvvetler ayrılığı yerine kurumların Cumhurbaşkanlığı merkezinde birleştirilmesi; Meclisin yürütmenin hazırladığı siyasal çerçeveyi yasalaştıran bir organa indirgenmesi; yargının karar vereceği alanların yürütme tarafından önceden belirlenmesi; genel hukuk kuralları yerine kişi bazlı siyasal takdirlerin kullanılması bu rejimin temel özellikleridir.

Dolayısıyla bugünkü yasa teklifini yalnızca bir “silah bırakma yasası” veya “şartlı af düzenlemesi” olarak tanımlamak eksik kalır.

Bu teklif aynı zamanda yeni rejimin çatışma çözme modelidir.

Bu modelde barış, hakların eşit biçimde genişletilmesi anlamına gelmez. Barış, devletin uygun gördüğü kişileri kontrollü biçimde yeniden sisteme almasıdır.

Demokratikleşme, yurttaşların özgürlük alanının genişlemesi anlamına gelmez. Güvenlik tehdidi oluşturmadığına kanaat getirilen kişilere sınırlı hakların geri verilmesine indirgenir.

Yargı bağımsız bir adalet mekanizması olarak değil, yürütme Kurulunun önüne getirdiği dosyalarda karar veren son aşama olarak bırakılır.

Meclis ise barışın hukukunu kuran siyasal merkez değil, yürütmenin kararlarını izleyen, tavsiyelerde bulunan ve gerektiğinde yürütmenin talep ettiği düzenlemeleri yasalaştıran kuruma dönüştürülür.


Tarihsel süreklilik ve yeni rejim

1928 tarihli kanun, Şeyh Said İsyanı sonrasında askerî olarak yenilmiş bir toplumsal alanın devlet denetimi altında yeniden düzenlenmesinin hukukuydu.

Bugünkü teklif ise silahlı yapının tasfiyesini, kişilerin ceza dosyalarını ve siyasete dönüşlerini Cumhurbaşkanlığı rejiminin denetimi altında yöneten bir hukuk yaratıyor.

Aradaki yaklaşık yüz yıllık mesafeye rağmen ortak çizgi sürüyor: Kürt sorunu kolektif siyasal haklar, eşit vatandaşlık ve demokratik yeniden kuruluş meselesi olarak değil; devletin kimi bağışlayacağı, kimi sisteme kabul edeceği ve kimi denetim altında tutacağı sorunu olarak ele alınıyor.

Fakat bugünkü teklif bu tarihsel devlet aklını yeni bir rejim biçimiyle birleştiriyor. 1928’in merkezî devlet denetimi, bugün Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin kişiselleşmiş yürütme ve güvenlik bürokrasisi yapısı içinde yeniden üretiliyor.

Bu nedenle teklifin en temel sorunu kapsamının dar veya geniş olması değildir. Sorun, çatışmadan çıkışın hangi siyasal ve hukuki ilkeye dayandırıldığıdır.

Eğer bir barış yasası hazırlanacaksa kişilerin hakları güvenlik bürokrasisinin uygunluk değerlendirmesine değil, açık, genel ve eşit hukuk kurallarına bağlanmalıdır.

Geçmiş suçların soruşturulması yürütmenin iznine değil, bağımsız savcılığın ve yargının denetimine bırakılmalıdır.

Hak yoksunlukları, Kurulun kişisel tercihine göre değil, nesnel koşullar gerçekleştiğinde kendiliğinden veya kişinin doğrudan yargıya başvurmasıyla kaldırılmalıdır.

Kurul kararları gerekçeli, şeffaf ve etkili yargı denetimine açık olmalıdır.

Meclis tavsiye makamı değil, sürecin gerçek kurucu ve denetleyici merkezi olmalıdır.

Sivil toplum, mağdurlar, barolar, insan hakları örgütleri ve farklı toplumsal kesimler sürecin dışında bırakılmamalıdır.

Silahsızlanma ile demokratikleşme birbirinden koparılmamalıdır.

Aksi hâlde ortaya çıkan şey barışın hukuku değil, rejimin denetim yasasıdır.

Varkiza’dan çıkarılması gereken ders açıktır: Silahların teslim alınması kolaydır; önemli olan, silahlarını teslim edenlerin haklarını devletin değişen siyasal hesaplarına karşı koruyacak bir hukuk kurmaktır.

Böyle bir hukuk kurulmadığında, silahsızlanma barışa değil tasfiyeye; toplumsal uzlaşma demokratikleşmeye değil yeni bir baskı dönemine açılabilir.

Bugünkü yasa teklifi bu güvenceleri sağlamadığı ölçüde, Türkiye’nin önüne bir barış ihtimalinden çok daha ağır bir tarihsel soru koymaktadır:


Hazırlanan düzenleme, Kürt meselesinin demokratik çözümüne açılan bir kapı mı olacak; yoksa silahlarını bırakan Kürtlerin hukuki ve siyasi geleceğini tek merkezli rejimin inisiyatifine teslim eden yeni bir Varkiza mı?

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page