Küresel saldırı dalgası -- Aykan Sever
- 8 Ağu
- 3 dakikada okunur

Dünyanın genelinde, sürmekte olan yeniden paylaşım savaşının paralelinde halklara, farklı olana, Sol'a (Buna solun her kesimi dahil.) karşı köklü bir saldırı dalgası yaşanıyor. Bu fütursuz ve çok yönlü şiddetin başını Trump rejimi ve onu destekleyen oligarklar çekiyor. Bu kapsamda Arjantin, son aylarda tekno-faşizmi kurgulayan Palantir türünden şirketlerin deney sahasına dönüştürülürken, neo-faşist Milei rejimine muhalefet eden kesimler ise birer suçluya indirgenmeye çalışılıyor. Bu yaklaşımın farklı tezahürleri de var. Mesela Küba'ya dönük artan baskı siyaseti, Brezilya'da seçimlerde Bolsonaro zihniyetinin galip gelmesi için yapılan provokasyonlar, İspanya üzerindeki "göçmen krizi" bu faşist saldırganlığın farklı coğrafyalardaki yeni kurgularından. Burada egemenlerin muradı, başka bir dünyanın mümkün olabileceği hayalini tümüyle ortadan kaldırmak ve kendi cehennemlerine hepimizi tapınır hale getirmek, isyan potansiyeli taşıyan zeminleri kalıcı bir ideolojik yenilgiye mahkûm etmektir.
Batı Asya'da da Savaş'ın paralelinde gelişen süreçler bu mantığın dahilindedir. Sondan başlayacak olursak, TC-Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan yeni ittifakın her ne kadar neyi nereye kadar yapacağı henüz net olmasa da, bu oluşumu fiilen -ABD'nin uzun zamandır kurgulamaya çalıştığı- Batı Asya NATO'su diye nitelemek yanlış olmaz. Bu oluşumun ne yapacağı, nasıl genişleyeceği elbette daha çok pratik bir sorun ancak son NATO zirvesinde de dolaylı olarak gündeme geldiği üzere asıl işlev Batı Asya'nın, ABD ile uyumlu ve ağırlıkla İsrail'in genişleme politikalarının merkezinde yer aldığı bir tarzda biçimlendirilmesi olarak görülmeli. Şu an için bu tarz biçimlendirmenin fiilen işlediği yerlerden biri Filistin: Burada Hamas'ın etkisizleştirilmesinin paralelinde, Filistin genelinde giderek genişleyen İsrail işgali söz konusu. Lübnan'da ise İsrail müzakerelere rağmen ülkenin güneyinde kalıcı üslenmeler oluşturuyor. Süreç "Hizbullah'ın etkisizleştirilmesi" bahanesi üzerinden ülkenin Colani ve Netanyahu rejimleri arasında paylaşılmasına sürüklenmeye çalışılıyor. Gündemde olan üçüncü ülke ise Irak. Buradan NATO'nun Batılı askerleri çekilirken, sahayı yeni şekillenen Batı Asya NATO'suna bırakıyor. 30 Eylül'e kadar süre verilen Haşdi Şabi unsurlarının silahsızlandırılması lafları eşliğinde Irak, İran'ın etkisinden uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Aynı zamanda Irak'ın yeraltı kaynakları T.C.'nin de dahil olduğu emperyalist güçlerce kendi aralarında pay ediliyor. Oluşacak yeni enerji-mal ikmal hatlarının korunması ve yönlendirilmesi de Batı Asya NATO'suna havale ediliyor. (Bu süreçte Colani-Barzani arasında gerçekleşen görüşme de dikkat çekici.) Bütün bunlar ABD'nin bölgeyi bütünüyle terk ettiği anlamına gelmez. Ancak en azından masraftan çok savaş ganimetlerine odaklandıkları ise açık bir gerçek.
Savaş'ın seyri
TC/rejim 3. Dünya Savaşı'nın ritmine göre içerdeki ve dışardaki politikalarını birlikte kurguluyor. Açık olan şu: TC/rejim dışarıda savaşı, emperyalist yayılmacılığı esasa alan politikaları önceliği olarak görüyor. Bu konuda oligarşi ya da siyasal elit içinden ciddi herhangi bir itiraz yok. Ancak uzun zamandır TC/rejimin çok yönlü terörüne karşı belli toplumsal kesimlerde bastırılamayan büyük bir öfke var. Oligarşi türlü dalaverelere rağmen bununla baş edemiyor. Egemenlerin ilk elde aklı çürümüş politik elitleri kontrol ederek veya yönlendirerek bu öfkeyi bastırmaya dönüktü. 2023 seçimlerinde geliştirilen Kılıçdaroğlu'nu kurtarıcı olarak sunmak bu manevranın bir parçasıydı. Ancak bu tür hamleler şimdiye kadar yeterince işe yaramadı. Şu anda TC/rejim özellikle yeni "yasa" hamlesiyle gündemde olan "süreç"in olanakları kullanılarak öfkeli kitleleri milliyetçilik zeminine sürüklemenin yollarını arıyor. Buradan murad edilen faşistleştirme politikalarını ilerleterek iktidarlarını sağlama alırken, yeni çatışmalara hazırlık babında beton bir toplum yaratmaktır. Özeti Türkiye ve bölge halkları "post-modern karakterli 3. Dünya Savaşı'nın hukuku" çerçevesinde hizaya sokulmaya çalışılıyor. Bu oyunu bozmak zorundayız, yoksa hep beraber kaybederiz. Buna karşı gerçekleştirilecek politikanın odağında herhangi bir egemen güce dayanan değil halkların ortaklaşa geliştirecekleri demokratik yaşam anlayışını merkeze alan pratik yaklaşımlar olmak zorunda.
Dünyayı her geçen gün yeni felaketlere sürükleyen, insanlığı ise geçmişe nazaran çok daha köklü biçimlerde nesneleştirmeye, köleleştirmeye çalışan sağ bir anlayışla karşı karşıyayız. Avrupa örneğine baktığımızda bugünün insanı her şeyi bilen ve aynı zamanda kabullenen topluluklara dönüşüyor. Bütün bu olan biten karşısında mızırdanan pozisyondan çıkmak -kendince mükemmel olan geçmişe dönük anma ayinleri yapmak, türbeler icat etmek yerine- aktif ve başka türlü politika yaparak mümkün. Aynı zamanda ideolojik düzlemde uzun yıllara yayılan yenilgiler kavranmak zorunda ki bugün başka bir şeyler söyleyebilelim. "Cumhuriyetin değerlerini savunmak " türünden söylemler özellikle bugün "geleceksizleştirilen gençler"i için herhangi anlam ifade etmekten uzak olduğu gibi o değerlerin kime ait olduğu da epey tartışmalıdır, nihayetinde bu türden yaklaşımlar daha çok muhafazakarlık hanesine dahildir. İllaki uğruna ölünmesi gerekmeyebilir ancak insanların sonuçta mücadele azmini ayakta tutacak (politikayı meslek edinenlerin sergilediği rezilliğe değil) inanılır bir davaya ihtiyaçları var. Sonuçta mücadele denilen şey haklı olup olmadığımıza bakan bir düzlemde gerçekleşmiyor. Ancak yaparsak değiştiririz…




Yorumlar