Silahlar Susarken Kim Koruyacak?Zonguldak’taki Kürt Görünürlüğü, Barış ve Savunmasızlık Üzerine -- Yücel Tekin
- 24 Ağu
- 11 dakikada okunur

Zonguldak’ın Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı köyünde 21 ve 22 Ağustos 2026 tarihlerinde mevsimlik tarım işçileriyle köy sakinleri arasında yaşanan olay, soruşturmanın bütün ayrıntıları henüz ortaya çıkmamış olsa da, içinde bulunduğumuz siyasal süreç açısından üzerinde dikkatle durulması gereken bir soruyu yeniden önümüze koydu. Zonguldak Valiliği yaşananları, bölgeye mevsimlik tarım işçisi olarak gelen bir aile ile köyde ikamet eden bir aile arasındaki “münferit bir anlaşmazlık” olarak tanımladı ve olaylarda yaralanma meydana gelmediğini açıkladı. Buna karşılık DEM Parti milletvekilleri ile bazı haber kaynakları, Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden fındık toplamak için gelen 70’i aşkın işçi ve ailelerinin iki kez saldırıya uğradığını, can güvenliklerinin tehlikede olduğunu ileri sürdüler. Bu iki anlatı arasındaki farkın adli soruşturmayla açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Bu nedenle bugün elimizdeki bilgilerle olaya kesin bir hukuki ya da siyasal kategori yapıştırmak, örneğin hiç tereddütsüz “pogrom” demek yerine, daha önemli ve daha acil bir soruya yönelmek gerektiğini düşünüyorum: Ya olay daha fazla büyüseydi? Ya birkaç kişinin hayatını kaybettiği, onlarca kişinin yaralandığı, söylentilerin ve sosyal medya paylaşımlarının başka yerlere sıçradığı çok daha büyük bir çatışmaya dönüşseydi? Türkiye’nin yakın tarihi bu soruyu paranoya olarak görmemize izin vermiyor. Maraş, Çorum, Sivas ve farklı dönemlerde yaşanan daha küçük ölçekli toplumsal saldırılar, kitlesel şiddetin hiçbir zaman yalnızca patladığı gün başlamadığını; öncesinde yıllarca üretilmiş düşman imgelerinin, korkuların, söylentilerin, siyasal söylemlerin ve belirli toplumsal kesimleri tehdit olarak kodlayan bir ideolojik atmosferin var olduğunu gösteriyor. Bazen küçük görünen bir olay, zaten hazır bulunan bu birikimi harekete geçiriyor. Zonguldak’ta olayın büyümemiş olması elbette sevindiricidir; fakat tam da bu nedenle, büyüyebilecek bir mekanizmayı henüz büyümeden düşünmek için önemli bir andayız.
Bir süre önce Kürt soprano Pervin Çakar’ın kendi yaşam deneyiminden hareketle “Silahlar Susarken Kimliğini Saklamamanın Bedeli ve Sürecin Konuşmadığı Eşitsizlik” başlıklı bir yazı yazmıştım. Çakar’ın anlattıkları benim için yalnızca tanınmış bir sanatçının kişisel hikâyesi değildi. Kürt kimliğini açıkça yaşamanın gündelik, kültürel ve mesleki bedellerini soyut bir “Kürt meselesi” tartışmasının dışına çıkarıp yaşayan bir insanın hayatında görünür hale getiriyordu. Pervin Çakar’ın bunu yapmasını önemli ve değerli buluyorum. Çünkü bazen yüzlerce sayfalık siyasal tartışmanın anlatamadığı şeyi, yaşayan bir insanın birkaç cümlesi anlatabiliyor. Çakar’ın açıklamalarına yeniden yeniden dönmemizin nedeni de bu: O, bütün Kürtlerin deneyimini temsil eden bir “örnek kişi” olduğu için değil; kendi deneyimini saklamadan anlatarak kimliğin görünürlüğünün ne kadar somut bir mesele olduğunu gösterdiği için önemli. Kürt olmakla Kürt olduğunu saklamadan yaşamak aynı deneyim olmayabiliyor. Çakar’ın Zonguldak’taki olayın ardından yaptığı son paylaşım ise bu görünürlük meselesini başka bir düzleme taşıdı. Bebekliğinin ve çocukluğunun önemli bir bölümünü Zonguldak Ereğli’de geçirdiğini, annesinin ailesinin Mardin’in Derik ilçesinden yıllarca Karadeniz’e fındık toplamaya gittiğini, dayılarının, teyzelerinin, anneannesinin, dedesinin ve diğer akrabalarının bir-iki ay, bazen üç ay ya da daha uzun sürelerle mevsimlik işçilik yaptığını hatırlattı. Böylece bugünkü saldırı tartışmasını yalnızca “iki taraf ne söyledi, ilk kavgayı kim başlattı?” düzeyinde değil, Kürtlerin neden on yıllardır kendi yaşadıkları coğrafyalardan yüzlerce kilometre uzağa emeklerini taşımak zorunda kaldıkları sorusuyla ilişkilendirdi.
Tam da burada görünürlüğün yanına başka bir soru ekleniyor: Kürt bedeni neden sürekli hareket etmek zorunda bırakılıyor? Neden kendi yaşadığı coğrafyada yeterli istihdam yaratılmayan bir insanın emeğine yüzlerce kilometre uzakta ihtiyaç duyuluyor? Neden o insan başka bir coğrafyaya ulaştığında yalnızca düşük ücretli, geçici ve güvencesiz bir emekçi olarak değil, aynı zamanda etnik kimliği görünür hale geldiği anda daha da kırılgan bir toplumsal konuma yerleşebiliyor? Bir opera sanatçısının Kürt kimliğini görünür biçimde yaşamasının bedeliyle Cizre’den, Silopi’den ya da Derik’ten Karadeniz’e fındık toplamaya gelen bir işçinin karşılaştığı bedel elbette aynı değildir. Ama ikisini birbirine bağlayan çok temel bir soru vardır: Kürt olarak görünür olmanın güvenliği var mı? Bir kimliğin varlığının kabul edilmesiyle, o kimlikle yaşamanın güvenli hale gelmesi arasında büyük bir mesafe olabilir. Bu nedenle Pervin Çakar’ın açıklamaları, bugün sürecin en az konuşulan alanlarından birini sürekli gözümüzün önüne getiriyor: Kimliğini gizlememek ne kadar güvenli? Kendini saklamadan yaşayabilmek, barışın ölçütlerinden biri değil midir?
Alevilik üzerine yazdığım metinlerde uzun süredir benzer bir ayrımı tartışıyorum. Bir kimliğin devlet tarafından artık tümüyle inkâr edilmemesi, o kimliğin eşit ve güvenli biçimde yaşanabildiği anlamına gelmez. Tanınma eşitlik değildir; temsil güvence değildir; görünürlük özgürlük değildir. Bir kimlik tanınabilir ama devletin belirlediği sınırlar içerisinde tanınabilir, temsil edilebilir ama kendi toplumsal gücünü yitirmiş olabilir, görünür olabilir ama görünür olduğu ölçüde saldırıya açık hale gelebilir. Daha önce Alevilik üzerinden sorduğumuz “kim görünür olabiliyor, hangi koşullarda görünür olabiliyor, görünürlüğün bedelini kim ödüyor?” sorularını bugün Kürtlük üzerinden yeniden sormak zorundayız. Kürt kimliğinin resmî inkârının geçmiş dönemlere kıyasla gerilemiş olması elbette önemlidir. Fakat bunun gerçek sınaması Ankara’daki açıklamalar değil gündelik hayattır. Bir insan Kürtçe konuştuğunda ne oluyor? Kürt olduğunu söylediğinde ne oluyor? Bir sanatçı Kürt kimliğini açıkça taşıdığında ne oluyor? Bir işçi ailesi yüzlerce kilometre uzakta çalışırken yerel bir çatışmanın tarafı haline geldiğinde ne oluyor? Barışın ölçüsü yalnızca devletin Kürt kelimesini kullanması değil, Kürt olmanın hayatın içinde ne kadar güvenli olduğudur.
Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısında PKK’nin ortaya çıkışı, Kürt gerçekliğinin inkârı ve temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırıldığı tarihsel koşullarla ilişkilendiriliyor; Kürt kimliğinin inkârındaki çözülme ve ifade özgürlüğündeki gelişmeler ise silahlı örgütün eski tarihsel anlamını yitirmesinin gerekçeleri arasında gösteriliyordu. Buradaki temel önerme önemlidir: Eğer bir halkın varlığı ve kimliği artık tehdit altında değilse, silahlı özsavunmayı doğuran koşulların da değişmiş olması beklenir. Fakat bu önermenin toplumsal karşılığını da sınamak zorundayız. Kimlik inkârının azalması, kimliğin güvence altına alınması anlamına geliyor mu? Kürtler kendi kimlikleriyle açık biçimde yaşadıklarında, örgütlendiklerinde, çalışmak için başka şehirlere gittiklerinde ya da siyasal görüşlerini ifade ettiklerinde kendilerini ne kadar güvende hissediyorlar? Silahlı mücadeleden çıkışın meşruiyeti yalnızca silahın gereksizliğini ilan etmekle değil, silaha ihtiyaç duyulmayacak bir toplumsal güvenliğin gerçekten kurulmasıyla güçlenebilir.
Tam burada Türkiye’nin tarihsel hafızasındaki son derece rahatsız edici başka bir mesele önümüze geliyor. 1978 Maraş Katliamı’nda resmî rakamlara göre 111 insan öldürüldü, yaklaşık bin kişi yaralandı ve ardından açılan davada yüzlerce sanık yargılandı. Davanın en bilinen sanıklarından Ökkeş Kenger daha sonra Ökkeş Şendiller adını aldı ve MHP’den milletvekili oldu. Maraş yargılamalarının, ülkücü çevrelerle bağlantılı sanıkların ve daha sonra bu çevrelerden siyasete taşınan isimlerin tarihini yok sayamayız. Elbette Maraş Katliamı’nın bütün cezai sorumluluğunu tek bir siyasi partiye hukuken yüklemek başka şeydir; olayın siyasal atmosferini, ülkücü hareketle kurulan bağlantıları ve bu tarihle yeterli bir yüzleşmenin gerçekleşip gerçekleşmediğini sormak başka şey. Bugün ise tarihsel olarak son derece çarpıcı bir tabloyla karşı karşıyayız: Kürt meselesindeki yeni sürecin en önemli siyasi taşıyıcılarından biri MHP’dir. Tam da bu nedenle geçmişi hatırlatmak “süreci sabote etmek” değil, sürecin güven sorununu tartışmaktır. Bir Alevi şu soruyu sormakta neden haksız olsun: Maraş’ın hesabıyla gerçekten yüzleşildi mi? Bir Kürt neden şunu sormasın: Dün bizi tehdit olarak gören bir siyasal gelenek bugün barışın güvencesi olduğunu söylüyorsa, bu dönüşüm hangi toplumsal ve siyasal hesaplaşmadan geçti? Mesele yalnızca “ellerindeki kanı temizlediler mi?” sorusu bile değildir. Önce o kanın tarihini unutmamamız gerekiyor. Bir siyasal hareket geçmişindeki büyük şiddet dönemleriyle kapsamlı bir yüzleşme yaşamadan, açık bir özeleştiri üretmeden ve mağdurlar açısından güven oluşturacak bir dönüşümü görünür kılmadan bugün yeni bir tarihsel uzlaşmanın merkezi aktörlerinden biri haline geliyorsa, Aleviler ve Kürtler kendilerini hangi somut nedenle güvende hissetmelidir? Güven unutmakla kurulmaz.
Tam burada Seyit İbrahim’in “Kimin Entegrasyonu, Kimin Felaketi?” başlıklı yazısında ortaya koyduğu soru yeniden önem kazanıyor. Seyit İbrahim’in bu blogda yayımlanmış yazısında ortaya koyduğu tarihsel-siyasal soruduyu hatırlamakta yarar var. Yazının önemli taraflarından biri, Osmanlı ile bazı Sünni Kürt beyleri arasındaki tarihsel ittifakın bugüne kolayca bir “Türk-Kürt kardeşliği” modeli olarak taşınmasının, aynı tarihsel momentte bu ittifakın dışında kalan ya da hedefi haline gelen Alevi-Kızılbaş toplulukların deneyimini görünmezleştirebileceğini hatırlatmasıdır. Bu bize basit ama hayati bir soru bırakıyor: Kimin barışı, kimin ittifakı ve kimin güvenliği? Bir tarihsel uzlaşma iki büyük siyasal özne arasında kurulabilir ama bu, o uzlaşmanın herkes için aynı güvenliği üreteceği anlamına gelmez. Daha önce Aleviler açısından sorduğumuz “yeni ittifak kurulurken kim açıkta kalıyor?” sorusunu şimdi Kürtlerin bütünü açısından da sormamız gerekiyor. Yeni düzen kurulurken kim savunmasız kalıyor? Alevi Kürtler, seküler Kürtler, kadınlar, yoksullar, mevsimlik işçiler, büyük şehirlerde kimliğini açık yaşayan gençler bu yeni uzlaşmada hangi güvencelere sahip olacak?
Bugünkü sürecin belki de yeterince konuşulmayan temel paradoksu burada ortaya çıkıyor. PKK silahlı mücadeleyi sona erdiriyor, silahlı kapasite tasfiye ediliyor ve devlet açısından on yıllardır en önemli güvenlik sorunu olarak tarif edilen bir meselenin ortadan kaldırılması hedefleniyor. Peki aynı dönemde Kürt toplumunun sivil, demokratik ve toplumsal kapasitesi güçleniyor mu? Bu soruya rahatlıkla “evet” diyebileceğimiz bir yerde olduğumuzu düşünmüyorum. Tam tersine, ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir politikasızlaşma ve eylemsizleşme riski var. Kürt siyasal hareketinin gündeminin neredeyse bütünü süreç tarafından belirleniyor: Mecliste süreç, İmralı’da süreç, heyetlerde süreç, parti açıklamalarında süreç, kamuoyu tartışmalarında süreç. Silahlı çatışmanın sona ermesi kuşkusuz tarihsel önemde bir meseledir; fakat bir siyasal hareketin bütün politik varlığının tek bir sürece yoğunlaşmasının da bedeli vardır. İşçiler ne olacak, yoksulluk ne olacak, kadın cinayetleri, ekoloji, kayyımlar, eğitim, barınma, mevsimlik işçiler, Kürtlerin gündelik hayatta maruz kaldıkları ayrımcılık ve Türkiye’nin genel demokratikleşmesi hangi ölçüde siyasal gündemin parçası kalabiliyor?
Burada rahatsız edici ama sorulması gereken bir ihtimal var: Sürecin iktidar açısından en büyük kazanımlarından biri, DEM Parti’nin genel toplumsal muhalefet alanındaki etkisinin zayıflaması olabilir mi? Bunu kesinleşmiş bir olgu gibi değil, siyasal sonuçları bakımından sınanması gereken ciddi bir hipotez olarak ortaya koyuyorum. Eğer DEM Parti’nin siyasal enerjisinin büyük bölümü merkezi süreç diplomasisine bağlanıyor, yerel, sınıfsal, toplumsal ve demokratik mücadele kapasitesi aynı anda geriliyorsa, bundan yalnızca parti etkilenmez; taban da etkilenir. Toplumun kendi kendine hareket etme, tepki gösterme, dayanışma kurma ve gündem üretme kapasitesi zayıflar. Silahlı kapasitenin tasfiyesiyle beraber, farkında olarak ya da olmayarak sivil mobilizasyon kapasitesi de gerilerse ortaya son derece tehlikeli bir boşluk çıkar. İktidar açısından düşünürsek tablo daha da dikkat çekicidir: On yıllardır devletin en büyük güvenlik sorunu olarak tanımladığı silahlı hareket sona eriyor; aynı anda Kürt siyasal hareketi bütün enerjisini sürecin devamına harcadığı için genel toplumsal muhalefette daha az etkin hale geliyor; taban “süreç zarar görmesin” kaygısıyla daha dikkatli davranmaya çağrılıyor ve muhalif enerjinin önemli bir bölümü İmralı’dan gelecek açıklamalara, heyet görüşmelerine ve merkezi pazarlıklara bağlanıyor. Bunun iktidarın işini ne kadar kolaylaştırdığını da sormak gerekir. Bu, sürecin bir “iktidar komplosu” olduğunu söylemek değildir. Tam tersine, barışı gerçekten önemsiyorsak onun mevcut iktidar ilişkileri içinde hangi yan sonuçları ürettiğini de konuşabilmeliyiz.
Üstelik mesele yalnızca devletle Kürt hareketi arasındaki ilişki değildir. Süreç Kürt toplumunun kendi içinde de ciddi tartışmalar yaratıyor. Öcalan’ın yeni paradigma önerileri, PKK’nin feshi, silahlı mücadelenin sona ermesi, Türkiye Cumhuriyeti’yle yeni ilişkinin nasıl kurulacağı, entegrasyon kavramı, vatandaşlık, yerel yönetimler, Kürt kimliğinin statüsü, Suriye Kürtlerinin geleceği ve Alevi Kürtlerin konumu gibi başlıkların her biri Kürtler arasında farklı görüşler ve ciddi gerilimler üretiyor. Bu kötü bir şey olmak zorunda değil; böylesine büyük bir tarihsel dönüşümün tartışmasız yaşanması zaten mümkün değildir. Asıl sorun bu farklılıkların üzerinin “sürece zarar vermeyelim” gerekçesiyle örtülmesidir. Barış toplumsallaşacaksa itirazın da barışın parçası olması gerekir. Öcalan’ın önerilerini eleştirmek, DEM Parti’nin politikasını sorgulamak, MHP’ye güvenmemek, yeni yasal çerçevenin yetersiz olduğunu söylemek, Alevilerin geleceği hakkında kaygı duymak ya da Kürt hareketinin toplumsal mücadeleden çekildiğini düşünmek barış düşmanlığı değildir. Demokratik bir barış ancak bu soruların açıkça sorulabildiği yerde kurulabilir.
Bunun bir de karşıt ideolojik alanı var. MHP bugün sürecin merkezi destekçilerinden biri olarak konumlanırken İYİ Parti, Zafer Partisi ve başka milliyetçi çevrelerde süreç karşıtı güçlü bir söylem gelişiyor. Bu çevrelerin devlet içerisindeki belirli yapılarla örgütsel ilişkileri bulunduğuna ilişkin somut kanıt olmadan hüküm vermek doğru olmaz; fakat süreç karşıtı bir ideolojik alanın büyüdüğünü görmek için böyle bir kanıta ihtiyacımız da yok. “Teröristlere af”, “devlet teslim oluyor”, “Kürtler ayrıcalık kazanıyor” gibi söylemler yalnızca Meclis kürsüsünde kalmıyor; sosyal medyaya, mahalleye, işyerine ve gündelik ilişkilere taşınıyor. Tam bu anda ortaya son derece ciddi bir paradoks çıkıyor: Kürt karşıtı ve süreç karşıtı ideolojik mobilizasyon sertleşirken Kürt demokratik hareketinin toplumsal mobilizasyon kapasitesi zayıflıyorsa ne olacak? Bence Zonguldak olayı bize tam da bu soruyu sordurmalıdır.
Burada bir başka güvenlik sorusunu da görmezden gelemeyiz. Çünkü Türkiye, ideolojik radikalleşmenin sınır aşan savaş ağlarıyla birleşmesinin yalnızca teorik bir ihtimal olmadığını Suruç ve Ankara Garı katliamlarında çok ağır biçimde yaşadı. Suruç saldırısının faili Abdurrahman Alagöz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı; Ankara Garı saldırısının canlı bombalarından Yunus Emre Alagöz de Türkiyeliydi ve soruşturma kayıtlarında Suriye’den Türkiye’ye dönen, DAEŞ ağlarıyla bağlantılı bir isim olarak yer aldı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı saldırının Suriye’deki DAEŞ yöneticilerinin talimatıyla Türkiye’deki bir hücre tarafından gerçekleştirildiğini açıklamıştı. Bu deneyim bize Suriye savaşını Türkiye’nin dışında yaşanmış ve sınırın öte tarafında kalmış bir savaş gibi düşünemeyeceğimizi gösteriyor. Türkiye’den Suriye’ye giderek DAEŞ’e ya da başka silahlı yapılara katılan, savaş deneyimi edinen ve daha sonra geri dönen kişilerin varlığı devletin kendi soruşturma ve güvenlik kayıtlarına girmiş durumda. Elbette Suriye’de bulunmuş ya da hakkında soruşturma yürütülmüş herkesi suçlu kabul etmek mümkün değildir; ancak bunun tersini, yani savaşın ürettiği radikalleşmenin Türkiye toplumunun dışında kaldığını varsaymak da mümkün değildir. Bu nedenle şu soruyu sormak zorundayız: Suriye’de savaşmış, şiddet deneyimi edinmiş veya radikal örgüt ağlarıyla ilişkilenmiş kişilerden bugün Türkiye’de bulunanların ne kadarı biliniyor, ne kadarı izlendi, ne kadarı yargılandı, ne kadarı topluma yeniden kazandırıldı ve yeni bir siyasal gerilim anında bu ağların yeniden harekete geçirilmesini önleyecek hangi kurumsal ve toplumsal güvencelere sahibiz? Suruç ve Ankara bize bir provokasyonun mutlaka dışarıdan gelecek “yabancı failler” eliyle gerçekleşmediğini; Türkiye’de doğmuş ve burada yaşamış insanların da Suriye’deki örgütsel ağlarla birleşerek Türkiye’nin kendi yurttaşlarına karşı kitlesel şiddetin faili olabildiğini gösterdi. Dolayısıyla bugün süreç karşıtı milliyetçi ve Kürt karşıtı söylemin sertleşmesini tartışırken yalnızca sözcüklerin sertliğine bakamayız; geçmişte ideolojik radikalleşmenin, sınır aşan savaş ağlarının ve Türkiye içindeki hücrelerin nasıl birleşebildiğini de hatırlamak zorundayız.
Bu nedenle “Ya Zonguldak’taki olay büyüseydi?” sorusu artık daha da ağırlaşmaktadır. Böyle bir olayda yalnızca yerel halkla mevsimlik işçiler arasındaki gerilimi değil, mevcut toplumsal kutuplaşmaya eklemlenebilecek başka aktörleri, sosyal medya üzerinden birkaç saat içinde üretilebilecek dezenformasyonu ve Türkiye’nin son on beş yılda içinden geçtiği savaş coğrafyasının bıraktığı radikalleşme mirasını da hesaba katmak zorundayız. Bu, her olayın arkasında gizli örgütler aramak anlamına gelmez. Tersine, tarihsel deneyimin bize öğrettiği riskleri önceden görmek anlamına gelir. Provokasyon kavramını da yalnızca bir devlet görevlisinin, bir örgütün ya da dışarıdan gelen bir ajanın planladığı komplolarla sınırlamamak gerekir. Bazen ideolojik olarak hazır bir alan, birkaç yanlış bilgi, bir söylenti, bir saldırı görüntüsü ve zaten şiddet deneyimine sahip küçük bir grubun varlığı, olayların kendi dinamiği içinde çok daha büyük sonuçlar üretebilir. Barışın güvenliği, yalnızca PKK’nin silah bırakmasının denetlenmesinden ibaret olamaz; aynı zamanda Kürtlere, Alevilere ve süreci destekleyen toplumsal kesimlere yöneltilebilecek örgütlü ya da yarı örgütlü şiddetin hangi kaynaklardan doğabileceğini görmek ve buna karşı demokratik toplumu koruyabilecek mekanizmaları kurmak anlamına gelmelidir.
Tam da bu nedenle “özsavunma” kavramını silahla özdeşleştirmekten çıkarmamız gerekiyor. Demokratik özsavunma, bir toplumun saldırıya uğradığında yalnız kalmama kapasitesidir. Zonguldak’ta bir mevsimlik Kürt işçi ailesine saldırıldığında kaç saat içinde avukat ulaşabiliyor, hangi insan hakları örgütleri devreye giriyor, sendikalar nerede, siyasi parti örgütleri nerede, yerel dayanışma ağları nerede, olayın “iki aile arasında münferit tartışma” olarak kapanıp kapanmadığını kim takip ediyor, başka bir saldırının önüne geçmek için kim örgütleniyor? Bunların tamamı demokratik özsavunmadır. Silahla değil, toplumla savunmadır. Eğer silahlı mücadele sona ererken bu kapasite güçlenmiyor, hatta zayıflıyorsa çok temel bir problemimiz vardır. Silahlı örgütün olmadığı demokratik bir toplumun alternatifi örgütsüz toplum değildir. Tam tersine sendikaların, derneklerin, siyasi partilerin, hukuk örgütlerinin, kadın ve gençlik hareketlerinin, insan hakları ağlarının, yerel dayanışma mekanizmalarının ve kitlesel demokratik siyasetin güçlendiği bir toplum olması gerekir.
Belki bugün konuşmamız gereken en büyük tabu budur: Barış süreci Kürtlerin siyasal ve toplumsal kapasitesini artırıyor mu, azaltıyor mu? Silahların ortadan kalkması elbette büyük bir kazanımdır. Ama silahın ortadan kalkmasıyla beraber siyasetin de etkisizleşmesi kazanım değildir. Toplumun kendi kendine hareket etme kapasitesinin zayıflaması kazanım değildir. Kürtlerin merkezi bir müzakere sürecinin seyircisine dönüşmesi kazanım değildir. Bir toplumun bütün geleceğinin birkaç siyasi aktör arasındaki görüşmelere bağlanması demokratikleşme değildir. Bu nedenle belki asıl mesele yalnızca “Kürtler silahsızlandı mı?” değil, “Kürtler güçsüzleşiyor mu?” sorusudur. Çünkü barışın amacı bir halkı güçsüzleştirmek değil, silaha ihtiyaç duymadan güçlü olabileceği demokratik koşulları yaratmaktır. Devletin silahlı tehdidin ortadan kalkmasını kazanmasıyla, Kürt toplumunun aynı anda örgütsel ve toplumsal kapasite kaybetmesi arasında bir denge kurulamaz. Eğer böyle bir asimetri doğuyorsa barışın kendisini değil, barışın hangi güç ilişkileri içinde kurulduğunu yeniden düşünmek gerekir.
Daha önce Pervin Çakar üzerinden “Kimliğini saklamamanın bedeli hâlâ varsa barış ne kadar gerçekleşmiştir?” diye sormuştum. Şimdi o soruya bir yenisini eklemek gerekiyor: Silahlar bırakılırken Kürtlerin savunmasızlığı da azalıyor mu? Pervin Çakar’ın anlattığı çocukluk ve ailesinin Derik’ten Karadeniz’e uzanan mevsimlik işçilik geçmişi, Zonguldak’taki olay, Seyit İbrahim’in Alevilerin yeni tarihsel uzlaşmadaki konumuna ilişkin sorusu, Maraş’ın kapanmamış hafızası, MHP’nin bugün sürecin merkezi aktörlerinden biri oluşu, süreç karşıtı milliyetçi alanın radikalleşmesi, Suruç ve Ankara’da gördüğümüz sınır aşan radikal şiddet ağlarının Türkiye içindeki karşılıkları ve Kürt hareketinin toplumsal siyaset kapasitesindeki olası gerileme aynı sorunun farklı yüzleri olabilir. Bir Kürt neden kendisini güvende hissetmeli? Bir Alevi neden kendisini güvende hissetmeli? Bu güvenin somut dayanağı nedir? Bir yasa mı, bir siyasi liderin sözü mü, bir devlet politikası mı, yoksa toplumun kendi demokratik örgütlenme kapasitesi mi?
Bence barışın gerçek sınaması burada başlayacak. Bir halkın varlığının kabul edilmesi yeterli değildir. O halkın kendi adıyla görünür olabilmesi, görünür olduğunda güvende olması, örgütlü kalabilmesi, itiraz edebilmesi, devlete de kendi siyasi temsilcilerine de soru sorabilmesi ve saldırıya uğradığında yalnız olmadığını bilmesi gerekir. Kürt kimliğinin tanınması, eğer Kürtlerin çalışmak için yüzlerce kilometre uzağa gitmek zorunda kaldığı, gittikleri yerde ekonomik ve etnik olarak daha kırılgan hale geldiği, siyasal hareketlerinin bütün enerjisinin merkezi bir müzakereye bağlandığı ve süreç karşıtı radikal söylemin toplumsal alanda giderek sertleştiği bir düzende gerçekleşiyorsa, tanınma ile güvenlik arasındaki mesafeyi konuşmak zorundayız. Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. Barış, bir toplumun kendisini saklamadan, örgütlenmekten vazgeçmeden ve savunmasız kalmadan yaşayabilmesidir. “Silahlar susarken kim koruyacak?” sorusunun demokratik cevabı da ancak burada bulunabilir: Kürtleri devletin lütfu değil; hukuk, eşit yurttaşlık, güçlü demokratik kurumlar, toplumsal dayanışma ve Kürtlerin de içinde özne olduğu örgütlü bir toplum koruyabilir.
Kaynak notları
Zonguldak Valiliği / DHA, “Zonguldak Valiliği’nden tarım işçilerinin saldırıya uğradığı iddialarına ilişkin açıklama”, 23 Ağustos 2026.
İlke TV, “Zonguldak’ta 70 Kürt mevsimlik işçiye saldırı: DEM Partili vekilden ‘can güvenliği’ çağrısı”, 24 Ağustos 2026.
Bianet, Maraş Katliamı ve yargılamalarına ilişkin arşiv dosyaları.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı açıklamaları ve Suruç–Ankara Garı saldırılarında DAEŞ bağlantılarına ilişkin kamuya açık soruşturma bilgileri.
Seyit İbrahim, “Kimin Entegrasyonu, Kimin Felaketi?”, Toplumsal Dayanışma.
Yücel Tekin, “Silahlar Susarken Kimliğini Saklamamanın Bedeli ve Sürecin Konuşmadığı Eşitsizlik”, Toplumsal Dayanışma.




Yorumlar