top of page

Barışın Tarihle İmtihanı -- Mustafa Mehmet Kapıkıran

  • 3 gün önce
  • 9 dakikada okunur


İdris-i Bitlisî Tartışması, Alevi Bildirgesi ve Entelektüel Sorumluluk 

 

İdris-i Bitlisî beş yüz yıl sonra yeniden siyasetin gündemine girdiyse bunun sebebi XVI. yüzyıl tarihine duyulan ânî merak olmasa gerekir. Abdullah Öcalan’a ait olduğu ileri sürülen görüşme notlarında Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisî arasındaki ilişkinin bugünün Kürt-devlet ilişkisine tarihsel örnek olarak gösterildiği iddiası, 53 Alevi aydının yayımladığı bildirge, DEM Parti’nin buna cevabı ve Tuncer Bakırhan’ın imzacılar hakkında söylediği sözler meseleyi bugünün kavgasına taşıdı. 

 

Bu yüzden önümüzdeki soru “İdris-i Bitlisî gerçekte kimdi?” sorusundan biraz farklıdır. Onu bilmek elbette gerekir; fakat asıl mesele, beş yüz yıl önce yaşamış bir kişinin bugün hangi siyasî ihtiyaca göre çağrıldığı, tarihten neyin seçildiği, neyin unutulduğu ve barıştan söz edenlerin eleştiriye ne kadar tahammül edebildiğidir. 

 

Başlangıçta yapılması gereken ilk iş, söylentiyle bilgiyi ayırmaktır. 

 

Öcalan’a atfedilen son görüşme notlarının sahihliği doğrulanmış değildir. DEM Parti İmralı Heyeti 23 Ağustos 2026’da yaptığı açıklamada, kendi heyetinden, aileden veya avukatlardan gelmeyen “görüşme notu” ve “tutanak”ların dikkate alınmamasını istedi; kimi metinlerde ekleme ve çıkarmalar bulunduğunu açıkladı. DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu ise 1 Eylül’de daha açık konuşarak, Öcalan’ın “Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisî ittifakı” bağlamında böyle bir değerlendirmesinin bulunmadığını bildirdi. 

 

Dolayısıyla doğrulanmamış bir tutanağı kesin belge kabûl edip hüküm vermek doğru değildir. Entelektüel sorumluluk bazen iddialı cümle kurmaktan önce “bunu bilmiyoruz” diyebilmeyi gerektirir. 

 

Fakat mesele bu açıklamayla kapanmıyor. Çünkü İdris-i Bitlisî’nin olumlu bir tarihsel ittifak figürü olarak değerlendirilmesi Öcalan’ın düşüncesinde yeni değildir ve bunu bilmek için sızdırılmış hiçbir tutanağa ihtiyacımız yoktur. 

 

Öcalan, 1993 tarihli Kürdistan Devriminin Yolunda İdris-i Bitlisî’yi “Osmanlıların bir ajanı gibi hareket eden” kişi olarak tanımlar; Osmanlı ve Safevîlerin gerçek çıkarlarını gizlemek ve halkları birbirine karşı kullanmak amacıyla Sünnîlik-Alevîlik çelişkisini kızıştırdığını söyler (Öcalan, 1993: 71-72). 

 

Yirmi yıl sonra yayımlanan Demokratik Uygarlık Manifestosunda ise aynı tarihsel kişi başka bir anlam kazanmıştır. Bitlisî, artık “yeni hanedan arayışının politik ve ideolojik mimarı”dır. Kürt beylikleri ile Osmanlı arasındaki ilişki “eşit güçlerin ittifakına denk bir iktidar paylaşımı” ve “gönüllü bir ittifak” olarak tarif edilir; Bitlisî’nin girişimleri “dönemine göre uygun ve başarılı” bulunur (Öcalan, 2013: 196-197). 

 

Bir insanın yirmi yılda fikrini değiştirmesinde şaşılacak bir taraf yoktur. Sorun fikir değiştirmek değildir. Soru, değişen siyâsal programın geçmişe yönelik hükmü ne ölçüde değiştirdiğidir. 

 

Çünkü 2013 tarihli aynı eserin başka bir yerinde Öcalan, XVI. yüzyıldan itibaren Kürt üst tabakasını “egemen işbirlikçi sınıf” diye tanımlar ve bu tabakanın yoksul kabile ve aşiret kesimleri üzerinde baskı ve sömürü geliştirdiğini söyler (Öcalan, 2013: 88). Yine aynı kitapta Kürt üst tabakasının kişisel ve ailevî çıkarları uğruna iktidar erkini Emevî, Abbasî, Selçuklu, Akkoyunlu, Safevî ve Osmanlı hanedanlarına bıraktığını ileri sürer; Yavuz’un Kürt beylerinden kendi aralarında bir beylerbeyi seçmelerini istemesine rağmen bunun yapılamamasını da bu tarihsel zaafın örneklerinden biri sayar (Öcalan, 2013: 211). Nuri Fırat’ın farklı dönem metinlerini yan yana getiren çalışması bu gerilimi açık biçimde gösteriyor. 

 

Sorulması gereken soru ağırdır ama kaçınılmazdır: 

 

Kendi halkı üzerinde baskı ve sömürü kurduğu söylenen bir egemen sınıfın Osmanlı hanedanıyla yaptığı anlaşma, nasıl aynı zamanda “eşit güçlerin gönüllü ittifakı” sayılabilir? 

 

Kürt beyleri ile Kürt halkını aynı tarihsel özne kabûl edersek bu çelişki görünmez olur. Oysa sosyalist bakışın ilk işi tam tersidir: Padişahla halkı, mirle köylüyü, devletle toplumu aynılaştırmamak. 

 

Öcalan’ın tarih okumasındaki değişim bu yüzden eleştirilmeye değerdir. Erken dönemde imparatorluk egemenliğinin aracısı sayılan Bitlisî, devletle ortak yaşam ve tarihsel ittifak fikrinin öne çıktığı sonraki dönemde makbûl bir siyasî mimara dönüşmektedir. Bu değişimi kötü niyet arayarak açıklamak gerekmiyor. Siyâsal paradigmanın değişmesinin tarih yorumunu da değiştirdiğini görmek yeterlidir. Fakat tarih, güncel siyasetin ihtiyaçlarına göre sürekli yeni hüküm alıyorsa, tarihsel bilginin siyasete sınır koyma gücü de kaybolmaya başlar. 

 

İdris-i Bitlisî hakkında bugün elimizde bu tartışmayı söylentilerden kurtarabilecek belgeler var. Vural Genç’in 2016’da yayımladığı, Bitlisî’nin II. Bayezid’e iki, I. Selim’e beş mektup ve raporundan oluşan çalışma bunların başında geliyor. Vural Genç, Selim’e gönderilen raporların, Kürt beylerinin siyasî ve askerî faaliyetlerini merkeze aktaran, başka kaynaklarda bulunmayan bilgiler içerdiğini gösteriyor. Bu mektuplardaki Bitlisî tarafsız bir arabulucu değildir; Osmanlı siyasetinin sahadaki faal aktörüdür. Kürt beylerini örgütler, askerî güçlerin sevkini bildirir, Safevî/Kızılbaş güçlere ilişkin istihbarat aktarır ve sert bir Kızılbaş karşıtı dil kullanır. 

 

Bu gerçek, Alevilerin İdris-i Bitlisî adının olumlu bir tarihsel sembole dönüştürülmesinden rahatsızlık duymasını anlaşılır kılar. 

 

Fakat aynı kaynak ciddiyeti Alevi Aydınlar Bildirgesi’nden de beklenmelidir. 

 

Bildirge barışa karşı değildir. Aksine kırk yılı aşan çatışmanın sona ermesini, silahlardan arınmış bir dönemi ve TBMM’de demokratik yasal düzenlemeler yapılmasını açıkça destekliyor. İtirazı, Yavuz Selim, İdris-i Bitlisî ilişkisinin bugünün çözümüne tarihsel örnek yapılmasına yöneliktir. Bu itiraz meşrudur ve tartışılmayı hak eder. 

 

Fakat bildirge bir başka yerde, Yavuz Selim ile İdris-i Bitlisî’nin “işbirliği sonucu on binlerce Alevinin katledildiğini” söylüyor. Ardından bazı Alevi kurum ve aydınlarının “İmralı’nın farklı tonlarda etkisi altında” bulunduğunu, Alevilik üzerinde yürütülen kimi faaliyetlerin “plânlı bir çalışmanın ürünü” olduğunu ileri sürüyor. 

 

İşte entelektüel sorumluluk bu cümlelerde yeniden gündeme gelmesi gerekmez mi?  

 

Yalçın Çakmak’ın 2023’te yayımlanan çalışmasının tarih bakımından yaptığı önemli düzeltme şudur: İdris-i Bitlisî’nin Selim Şâh-nâmede sözünü ettiği meşhur “40 bin Kızılbaş” tâkîbatı Çaldıran’dan ve Osmanlı’nın Kürt emirleriyle kurduğu sonraki düzenden önceki döneme ilişkindir. Çakmak, İdris-i Bitlisî’nin veya Kürt emirlerinin söz konusu kırk bin kişinin öldürülmesinin faili olduğuna ilişkin tarihsel bir belge bulunmadığını özellikle vurgular. Aynı zamanda Bitlisî’nin eserlerinde Kızılbaşlara karşı son derece sert bir dil kullandığını da teslim eder. 

 

Bu ayrım dikkate alınmalıdır.  

 

İdris-i Bitlisî’yi Kızılbaş karşıtı Osmanlı siyasetinden azade kılmak tarihsel olarak mümkün değildir. Vural Genç’in yayımladığı raporlar buna izin vermiyor. Fakat Çaldıran öncesindeki meşhur takibatın doğrudan örgütleyicisi ve “on binlerce Alevinin katili” olarak göstermek de kaynakların taşıdığından fazla bir iddiadır. 

 

Alevi hâfızasının haklılığını kanıtlamak için tarihe ilave suç yazmaya ihtiyaç yoktur. 

 

Daha önemlisi, “bazı Alevi kurumları İmralı’nın etkisi altındadır”, “Aleviler aleyhindeki gelişmeler plânlı bir çalışmanın ürünüdür” gibi hükümler belge ister. Bir düşünceyi eleştirmek başka, o düşüncenin arkasında gizli bir plân ve örgütlü niyet bulunduğunu ileri sürmek başkadır. İkincisi kanıtlanamıyorsa eleştiri giderek niyet okumaya dönüşür. 

 

Bildirgenin güçlü olduğu yer tarihsel kaygısıdır; zayıfladığı yer ise bu kaygıyı kesinliği gösterilmemiş isnatlarla genişletmesidir. 

 

Bununla birlikte bildirgeye Kürt hareketi çevrelerinden yönelen kuşkunun arkasında daha eski bir siyâsal hâfıza olabilir . Türkiye’de Alevi siyâsal ve entelektüel dünyasının bir damarı, özellikle laikliği, Sünnî muhafazakârlığa karşı güvence sayarak Kemalizmle kuvvetli bir bağ kurdu. Martin van Bruinessen, Türk ve Kürt Alevilerin önemli kesimlerinin uzun süre Kemalizmin laik ve halkçı ideallerini desteklediğini, kimi Kürt Alevilerin Türklük içinde erimeye yöneldiğini; 1990’larda devletin de Aleviliği Kürt hareketinin etkisine karşı kullanılabilecek bir kimlik alanı olarak teşvik etmeye çalıştığını gösterir (van Bruinessen, 1996). Élise Massicard’ın çalışmaları ise Alevi hareketinin hiçbir zaman yekpare olmadığını; Kemalist, sosyalist, Kürt hareketine yakın ve bunlarla gerilim yaşayan farklı siyâsal damarları birlikte taşıdığını ortaya koyar. Bu nedenle geçmişte Kürt meselesinde devletin inkâr ve güvenlik siyasetinden yeterince kopamamış kimi Kemalist Alevi aydınların bugün böyle bir bildirgenin altında yer alması, Kürt hareketi çevrelerinde eski bir kuşkuyu yeniden canlandırabilir. 

 

Bu kuşku bütünüyle temelsiz sayılamaz; fakat kanıtın yerine de geçirilemez. Bir insanın geçmişte devletçi veya Kemalist bir çizgide bulunması bugün söylediğini kendiliğinden yanlış yapmaz. Dahası bildirgenin imzacıları aynı siyasî geçmişten gelmiyor; Kürt özgürlük hareketinin içinde uzun yıllar siyaset yapmış isimler de aralarında bulunuyor. Dolayısıyla 53 kişiyi birden “Kemalist Alevilerin Kürt hareketine saldırısı” diye tarif etmek, eleştirdiğimiz genellemeyi başka bir biçimde tekrar etmek olur. 

 

Yine de geçmiş sicilin bütünüyle önemsiz olduğunu söyleyemeyiz. Kendi toplumunun uğradığı tarihsel haksızlığı bugün büyük bir hassasiyetle hatırlatan bir aydının, Kürtlerin inkârına, zorunlu iskânına, köy boşaltmalarına, faili meçhullere, siyâsal ve kültürel haklarının bastırılmasına karşı geçmişte nerede durduğu da sorulabilir. Bu bir susturma yöntemi değil, aynı entelektüel ölçünün herkese uygulanmasıdır. Alevi hâfızası Kürt meselesinde geçmişteki suskunlukları hükümsüz kılamaz; Kürtlerin uğradığı haksızlıklar da Alevilerin tarihsel korkularını değersizleştiremez. 

 

Tuncer Bakırhan’ın cevabında ise tersinden benzer bir sorun ortaya çıktı. 

 

Bakırhan’ın doğrulanmamış görüşme notunun Öcalan’a mal edilmesine itiraz etmesi haklıydı. Fakat ardından bildiriyi “sabotaj” olarak nitelendirmesi, bazı imzacılar için “sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız” demesi ve “Kürt Hareketi’ni, Öcalan’ı eleştirmek aydın olmaksa o dündü; bugün artık onun alıcısı yok” mealindeki sözleri, tarih tartışmasını başka bir yere taşıdı. 

 

Çünkü bir partinin bir kişiyi milletvekili yapmış olması, o kişiye ömür boyu siyasî sadakat borcu yüklemez. 

 

Bir hareketin içinde mücadele etmiş, bedel ödemiş, milletvekilliği veya yöneticilik yapmış olmak da Öcalan’ı, DEM Parti’yi veya Kürt hareketini eleştirme hakkını azaltmaz. Tersine, bir siyâsal hareket demokratik olduğunu iddia ediyorsa en rahatsız edici eleştiriyi bile konuşmanın içinde tutabilme kudretiyle sınanır. 

 

Bakırhan sonradan “sokaktan getirmek” sözünün maksadını tam karşılamadığını söyledi; sokaktan kastının mücadele alanı olduğunu, kimseyi aşağılamayı amaçlamadığını açıkladı. Alevilerin bu hareketin misafiri değil kurucu unsurları olduğunu da vurguladı. Bu düzeltme kayda geçirilmelidir. 

 

Fakat düzeltilmesi gereken mesele yalnız “sokak” kelimesi değildir. 

 

“Öcalan’ı eleştirmek aydınlık ölçüsü olamaz” demek başka şeydir; “Öcalan’ı eleştirenlerin aydınlığının artık alıcısı yok” demek başka. 

 

İkinci cümle eleştirinin içeriğini tartışmıyor, eleştirenin meşruiyetini sorguluyor. 

 

Barış sürecinin ihtiyacı ise bunun tersidir. 

 

Öcalan bugün Kürt meselesinin çözümünde tarihsel ağırlığı bulunan bir siyasî aktördür. Bu gerçek onun söylediklerinin tartışma dışı kalmasını gerektirmez. Hatta taşıdığı ağırlık arttıkça sözlerinin daha dikkatli okunması, kendi eski ve yeni metinleri arasındaki farkların daha açık konuşulması gerekir. Bir kişiyi siyasî bakımdan önemli görmekle onu eleştiriden muaf tutmak aynı şey değildir. 

 

Aynı ölçü Alevi aydınları için de geçerlidir. 

 

Tarihsel mağduriyet, bugünkü her tarih hükmünü kendiliğinden doğru yapmaz. Yavuz Selim dönemindeki Kızılbaş baskısı gerçektir; bu gerçek, her sayıyı veya her kişisel sorumluluk isnadını tartışılmaz hâle getirmez. Alevi hâfızasına saygı göstermek, o hâfızayı tarih eleştirisinin dışına çıkarmak anlamına gelmemelidir. 

 

Entelektüelin sorumluluğu biraz da kendi mahallesinde başlar. 

 

Kürt hareketine yakın bir aydın Öcalan’ın tarih yorumundaki çelişkiyi söyleyebilmeli. 

 

Alevi bir aydın bildirgesindeki tarihsel mübalağayı düzeltebilmeli. 

 

Geçmişte Kürt meselesinde devletçi davranmış bir aydın, bugün kendi tarihsel mağduriyetinden söz ederken o geçmişle de hesaplaşabilmeli. 

 

DEM Partili bir siyasetçi kendisini eleştiren eski yol arkadaşına “biz seni milletvekili yaptık” diye hesap sormamalı. 

 

Öcalan’a muhalif biri de sahihliği doğrulanmamış bir tutanağı sırf işine geliyor diye gerçekmiş gibi kullanmamalı. 

 

Böyle bir ölçü olmazsa herkes hakîkati kendi cephesine cephane taşımak için kullanır. 

 

İdris-i Bitlisî tartışmasının asıl öğretici yanı belki de buradadır. 

 

Bugün sorun, beş yüz yıl önceki bir adamın iyi mi kötü mü olduğuna karar vermek değildir. Asıl mesele, yeni bir barışın tarihsel meşruiyetini nereden kuracağımızdır. 

 

Öcalan’ın 2013’te kullandığı “eşit güçlerin ittifakı” ifadesi politik bakımdan cazip gelebilir. Fakat tarihsel ilişkinin sınıfsal niteliğine bakıldığında ortada Osmanlı hanedanıyla belirli Kürt mirlerinin anlaşması vardır. Padişah ile bey arasında yapılan pazarlığı halkların eşitliği diye yeniden adlandırmak doğru değildir. Kürt emirlerinin elde ettiği yerel yönetim imkânlarının tarihsel önemi kabûl edilebilir; buna rağmen mirin Osmanlı karşısındaki özerkliği ile köylünün mir karşısındaki özgürlüğü aynı şey değildir. 

 

Bu ayrım bugüne de ışık tutar. 

 

Kürt meselesinin çözümü yeni bir merkezî devlet-Kürt seçkinleri mutabakatına indirgenirse, beş yüz yıl önceki modelin adı değiştirilmiş olur. Alevilerin kaygısını ciddiye değer kılan nokta da budur. Barış, Sünnî çoğunlukların veya büyük siyasî güçlerin kendi aralarındaki mutabakatına, diğer toplumların sonradan dâhil edildiği bir düzen olamaz. 

 

Ama buradan başka bir sonuç da çıkmalıdır: Aleviler, Kürtler, sosyalistler ve demokratlar geçmişte birbirlerine karşı işlenmiş her suçun hesabını bugünün siyasî aktörlerine miras bırakarak ortak bir gelecek kuramazlar. 

 

Tarihten hâfıza çıkar; hak çıkar; uyarı çıkar. 

 

Fakat tarih, bugünkü siyasî düşmanların soy kütüğünü üretmeye başladığında zehirlenir. 

 

53 Alevi aydının bildirgesinin en güçlü cümlesi, XVI. yüzyılın “arkaik ve kanlı” düzeninin bugünün demokratik geleceğine örnek olamayacağı yönündeki itirazıdır. En zayıf yanı, bu doğru soruyu tarihsel olarak tartışmalı ve kimi yerde kanıtlanmamış iddialarla desteklemeye çalışmasıdır. Geçmişte Kürt meselesinde devletçi tutumlar almış bazı imzacıların varlığı bildirgeye yönelik kuşkuyu anlaşılır kılabilir; fakat bildirgenin doğruluğu veya yanlışlığı onların geçmişinden değil, ileri sürdüğü iddiaların gücünden ölçülmelidir. 

 

Bakırhan’ın en güçlü itirazı, doğrulanmamış tutanak üzerinden Öcalan’a söz isnat edilmesinedir. En zayıf ve siyasî bakımdan daha ağır tarafı ise bu haklı itirazdan hareketle eleştiriyi “sabotaj”, eleştireni de aydın olması tartışmalı eski bir borçlu gibi görmesidir. 

 

Öcalan’ın yayımlanmış metinlerindeki sorun ise daha derindedir. 1993’te “Osmanlıların ajanı gibi hareket eden” Bitlisî’nin 2013’te “politik ve ideolojik mimar”a dönüşmesi; aynı 2013 metninde Osmanlı ile anlaşan Kürt üst sınıflarının hem “egemen işbirlikçi sınıf” hem de “eşit güçlerin gönüllü ittifakı”nın tarafı olarak tarif edilmesi açıklanmaya muhtaçtır. Bu değişimi konuşmak Öcalan düşmanlığı değildir. Bir düşünce insanına gösterilebilecek ciddiyet, onun sözlerini dokunulmazlaştırmak değil, kendi iç gerilimleriyle birlikte okumaktır. 

 

Barışın böyle bir eleştirel akla ihtiyacı var. 

 

Çünkü Türkiye’nin önündeki mesele, Yavuz ile İdris’in beş yüz yıl önce kurduğu ilişkinin doğru adını bulmaktan daha büyük. 

 

Kürtlerin haklarını tanıyacak mıyız? 

 

Alevilerin eşit yurttaşlığını sağlayacak mıyız? 

 

Devletin din ve kimlik karşısındaki ayrıcalıklı konumunu değiştirecek miyiz? 

 

Yerel demokrasi güçlenecek mi? 

 

İnsanlar düşünceleri, dilleri, inançları nedeniyle devlet karşısında eşit olacak mı? 

 

Yoksullar, emekçiler ve aşağıdakiler kurulacak yeni düzende yalnız seyirci mi kalacak, söz sahibi mi olacak? 

 

Bunların cevabını XVI. yüzyılda bulamayız. 

 

İdris-i Bitlisî tarihin konusu olabilir; bugünün barışının kurucu iradesi olamaz. 

 

Yavuz Selim de olamaz. 

 

Bugünün barışının meşruiyeti bir padişahla bir mir arasında yapılmış eski pazarlıktan değil, yaşayan insanların eşitliğinden doğmak zorundadır. 

 

Entelektüel sorumluluk da belki en sade biçimiyle budur: Kendi tarafımızın hoşuna gitmese bile belgeye sadık kalmak; tarihsel acıyı küçümsemeden mübalağayı düzeltmek; kendi siyâsal geçmişimizi başkalarının geçmişi kadar sorgulayabilmek; siyasî lidere kıymet verirken onu eleştiriden muaf tutmamak; barışı savunurken barış adına yeni kutsallar yaratmamak. 

 

Barışa en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerde eleştiriyi susturmak değil, ona dayanabilmek gerekir. 

 

Çünkü eleştirinin sustuğu yerde mutabakat olabilir. 

 

Demokrasi olmaz. 

 

Başlıca kaynaklar 

 

Abdullah Öcalan, Kürdistan Devriminin Yolu (Manifesto), Weşanên Serxwebûn, Köln, 1993, s. 71-72. 

 

Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu, V. Kitap: Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü / Kültürel Soykırım Kıskacındaki Kürtleri Savunmak, 2013, özellikle s. 88, 196-197, 211. 

 

Vural Genç, “İdris-i Bidlîsî’nin II. Bayezid ve I. Selim’e Mektupları”, Osmanlı Araştırmaları, XLVII, 2016, s. 147-208. 

 

Nuri Fırat, “Bitlisî’nin ‘Mezhep Savaşı’: Bedirxan, Dr. Şıvan ve Öcalan”, Kürd Araştırmaları, 1 Aralık 2025. 

 

Yalçın Çakmak, “Katliam, Hıyânet, Mübâlağâ, Kahramanlık… İdrîs-i Bidlîsî Tartışmaları ve HÜDA PAR”, Birikim, 27 Nisan 2023. 

 

Martin van Bruinessen, “Kurds, Turks and the Alevi Revival in Turkey”, Middle East Report, Sayı 200, Eylül 1996. Çalışma, Alevi siyasal alanındaki Kemalist damar ile Kürt hareketi arasındaki gerilimi ve 1990’larda devletin Aleviliğe dönük siyasetini birlikte ele alır. 

 

Élise Massicard, Türkiye’den Avrupa’ya Alevi Hareketinin Siyasallaşması, İletişim Yayınları; ayrıca Alevi hareketinin farklı siyasî ve kurumsal alanlarda birbirinden ayrışan yapısı üzerine çalışmaları. 

 

“Alevi Aydınlar Bildirgesi”, 31 Ağustos 2026 tarihli açıklama. 

 

DEM Parti İmralı Heyeti, “Basına ve Kamuoyuna”, 23 Ağustos 2026; DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu, “Eşit yurttaşlık hakkı demokratikleşmenin vazgeçilmez unsurudur”, 1 Eylül 2026. 

 

Tuncer Bakırhan’ın 1-3 Eylül 2026 tarihli açıklamaları ve sonraki düzeltmesi. 

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page