top of page

Yolun Yerine Kim Geçti? Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Devlet, Heterodoksi ve Aleviliğin Yeniden İnşası III. Kısım — Dersim, Ortaca, Temsil, Ekoloji ve Yolun Geri Çağrılması -- Yücel Tekin

  • 12 Tem
  • 13 dakikada okunur

İkinci kısmı şu soruyla bitirmiştik: Yolun yerine bugün kim geçmiştir? Başkan mı, devlet mi, millet mi, ırk mı, kimlik mi, yoksa bütün bunları birbirine bağlayan daha büyük bir arzu makinesi mi? 

Bu soru soyut görünse de, aslında son derece somut yerlerde karşımıza çıkar: Dersim’de Munzur’a yapılmak istenen müdahalelerde, kutsal su kaynaklarının kanalizasyon ve imar projeleriyle temasında, dağların yol ve maden hatlarıyla kesilmesinde, Ortaca’daki Tahtacı Alevi hafızasının “provokasyon” diye inkâr edilmesinde, Aleviliğin devletin kurduğu başkanlık aracılığıyla kültür ve hizmet alanına çekilmesinde, Kılıçdaroğlu etrafındaki temsil arzusunda ve Devlet Bahçeli’nin “bir Kürt, bir Alevi cumhurbaşkanı yardımcısı” formülünde. 

Bütün bu örnekler birbirine dışarıdan eklenmiş olaylar değildir. Bunlar aynı tarihsel makinenin farklı yüzleridir. 

Bu makine bazen katliamla çalışır. 

Bazen inkârla. 

Bazen tanımayla. 

Bazen temsil vererek. 

Bazen de kutsal olanı “hizmet götürülecek yer” haline getirerek. 

Dersim bu makinenin işleyişini görmek için en yoğun tarihsel alanlardan biridir. Çünkü Dersim’de Alevilik yalnızca bir inanç kimliği değildir; coğrafya, dil, ziyaret, dağ, su, ocak, aşiret, katliam hafızası, sürgün, devlet şiddeti ve ekolojik yıkım aynı düğümde birleşir. Munzur yalnızca bir nehir değildir. Düzgün Baba yalnızca bir ziyaret değildir. Dağ yalnızca topoğrafya değildir. Su yalnızca kaynak değildir. Bunların her biri, yaşamın nasıl anlamlandırıldığına dair bir ilişki biçiminin taşıyıcısıdır. 

Modern devlet ve kapitalist kalkınma dili ise tam da bu yoğunluğu parçalayarak işler. Su, hidroelektrik potansiyeline; dağ, maden rezervine; yol, ulaşım yatırımına; orman, ekonomik kaynağa; ziyaret, turizm değerine; cem, kültürel etkinliğe; inanç önderi, hizmet personeline; topluluk, nüfus kategorisine dönüşür. Bu dönüşüm yalnızca bir kavram değişimi değildir. Yaşamın maddi ve sembolik yapısının yeniden kurulmasıdır. 

Munzur’a ya da Dersim’deki kutsal su ve ziyaret alanlarına yönelik müdahaleler bu nedenle yalnızca çevre sorunu olarak okunamaz. Elbette çevre sorunudur; suyun kirlenmesi, ekosistemin bozulması, maden projeleri ve yol inşaatları somut ekolojik sonuçlara yol açar. Fakat Alevi-Kızılbaş dünyası açısından burada daha derin bir kırılma vardır: kutsal olanın ilişki niteliği parçalanır. Su, yalnızca akışkan bir madde değildir; rızalık ilişkisinin, ziyaret etiğinin, lokmanın, adakların, anlatıların ve topluluğun kendisini hatırlama biçiminin bir parçasıdır. Bir su kaynağına müdahale etmek, yalnızca suyun kimyasal yapısını değiştirmekle kalmayıp, topluluğun kendi geçmişiyle ve kutsalıyla kurduğu ilişkiyi de dönüştürmektir. 

Bu noktada ekoloji kavramını da dikkatli kullanmak gerekir. Modern çevrecilik, çoğu zaman doğayı insan faaliyetlerinin zarar verdiği bir dışsal alan olarak ele alır. Oysa Dersim’deki kutsal coğrafya anlayışı, doğayı dışarıdaki bir nesne olarak değil, yaşamın içinde ilişki kurulan varlıklar ağı olarak düşünmeye daha yakındır. Dağ, su, ağaç, taş ve hayvan yalnızca korunması gereken pasif nesneler değildir; canlar dünyasının parçalarıdır. Bu nedenle Alevi-Kızılbaş ekolojisi, romantik bir “doğa sevgisi” değildir. İnsanın kendisini doğanın efendisi olarak değil, daha geniş bir rızalık ve sorumluluk ağı içinde konumlandırmasıdır. 

Tam burada devletin yol projeleri, maden ruhsatları, imar düzenlemeleri ve altyapı yatırımları yalnızca teknik mesele olmaktan çıkar. Devlet her zaman “yol” yapar; ama burada iki yol karşı karşıyadır. Bir tarafta asfalt yol, ulaşım hattı, kontrol güzergâhı, askeri hareket kabiliyeti, maden lojistiği ve kalkınma dili vardır. Diğer tarafta Alevi-Kızılbaş anlamında bir yol vardır: rızalık, ikrar, ziyaret, topluluk, hafıza ve yaşamın ahlaki düzeni. 

Bu iki yol aynı kelimeyi paylaşır ama aynı dünyaya ait değildir. 

Devletin yolu mekânı açar, ölçer, böler, hızlandırır, taşır ve denetler. 

Kızılbaş yolu ilişki kurar, yavaşlatır, hatırlatır, sınır koyar, rıza ister. 

Bu nedenle Dersim’de bir yol inşaatı, yalnızca köyleri birbirine bağlayan bir altyapı hamlesi değildir. Hele ki aynı coğrafyada maden ruhsatları, HES projeleri, askeri güvenlik politikaları ve turizmleştirme süreçleri birlikte işliyorsa, yolun kendisi devletin mekânı yeniden yazma aygıtına dönüşür. Burada “komplo” kurmaya gerek yoktur. Devletler zaten böyle çalışır: coğrafyayı ulaşılabilir, ölçülebilir, yatırım yapılabilir, kontrol edilebilir ve gerektiğinde tahliye edilebilir hale getirir. James C. Scott’ın “devlet gibi görmek” dediği şey tam da budur: yerel dünyanın karmaşık ilişkilerini sadeleştirerek yönetilebilir şemalara dönüştürmek (Scott, 1998). 

Dersim’in buna direnmesi yalnızca etnik kimlikten kaynaklanmaz. Kürtlük ve Kırmancki/Zazaki tarihsel dünya elbette belirleyicidir; bunlar silinemez. Fakat Dersim’in devlet açısından “zor” bir coğrafya olması, yalnızca Kürt/Zaza olmasından değil, aynı zamanda devletin tanımlamakta zorlandığı bir kutsallık, akrabalık, ocak, ziyaret, dağ ve hafıza düzeni taşımasındandır. Devlet burada sadece bir etnik toplulukla değil, kendi dışında kurulmuş bir ilişki evreniyle de karşılaşır. 

Bu nedenle Dersim hafızası ile Ortaca hafızası birbirinden kopuk değildir. 

Ortaca meselesi, özellikle Tahtacı Türkmen Alevileri üzerinden, Alevi karşıtı şiddetin yalnızca “doğu”, “Kürt” ya da “Dersim” bağlamında anlaşılamayacağını gösterir. Ortaca olayları 1966 Haziranında Muğla’nın Ortaca beldesinde Tahtacı Türkmen Alevilere yönelik şiddet olayları olarak kayda geçmiştir; olayların arazi kavgası mı, mezhepçi şiddet mi olduğu üzerine farklı yorumlar bulunsa da, dönemin basınına yansıdığı ve Alevi hafızasında bir travma olarak yer aldığı açıktır. Bu nedenle Ortaca’yı “uyduruk balon haber” diye reddetmek, yalnızca tarihsel bir tartışmaya itiraz etmek değildir; bir topluluğun hatırlama hakkını devletle uyumlu Türklük adına askıya almaktır. 

Ortaca’nın rahatsız edici yanı tam da buradadır. Çünkü resmi ya da yarı resmi anlatılar Alevi acısını çoğu zaman “doğunun”, “Kürtlerin”, “Dersim’in” ya da “mezhepçi provokasyonların” alanına yerleştirerek yönetir. Bu anlatı içinde Türk olmak güvenli bir merkez, Alevilik ise ya folklorik bir zenginlik ya da doğuda kalan bir sorun gibi kurgulanır. Ortaca bu kurguyu bozar. Çünkü burada Alevi olanlar kendilerini Türkmen olarak tanımlayan tahtacılardır. Dolayısıyla şu soru görünür hâle gelir: Eğer devletin Türklükle kurduğu bağ Alevileri otomatik olarak korumuyorsa, “Türk Alevisi” formülü neyi güvence altına alır? 

Bu soru yalnızca geçmişe ait değildir. Bugün bir Tahtacı örgütlenmesi adına yapılan bir açıklamada Ortaca hafızasının “provokasyon”, “emperyalist oyun” ya da “devlet ile Tahtacı Türkmen Alevileri arasına nifak sokma” olarak sunulması, modern temsil rejiminin nasıl işlediğini gösterir. Burada devlet doğrudan konuşmak zorunda değildir; devletin dili topluluğun içinden konuşur. Hafızayı bastıran şey dışarıdan gelen sansür değil, içeride üretilen sadakat söylemi olur. 

Bu durum Aleviliğin Türklük üzerinden devlete bağlanma hattını anlamak için merkezi önemdedir. Çünkü Türklük burada yalnızca bir etnik köken ifadesi değildir. Türklük, devletle uyumlu olmanın ahlaki adı haline gelir. Alevi, kendi ölüsünü hatırladığında, bu hatırlama devletin kardeşlik anlatısını bozuyorsa, “emperyalistlerin oyununa gelmiş” sayılır. Böylece acının kendisi değil, acının hatırlanması sorun olarak ilan edilir. 

Bu mekanizma Dersim’de farklı bir şekilde işler. Dersim hafızası çoğu zaman “aşiret”, “isyan”, “gerikalmışlık”, “Kürtçülük”, “terör”, “bölücülük” gibi kategorilerle kuşatılır. Ortaca hafızası ise “provokasyon”, “Alevi-Sünni düşmanlığı yaratma”, “devletle Türkmen Alevilerin arasını açma” söylemiyle bastırılır. İki durumda da hafıza devletin ihtiyaçlarına göre düzenlenmek istenir. Dersim’de Kürtlük tehlikeli hale getirilir; Ortaca’da Türkmenlik sadakat testine dönüştürülür. Ama sonuç aynıdır: yolun kendi hafızası devletin diline tercüme edilir. 

Bu nedenle Devlet Bahçeli’nin “cumhurbaşkanı yardımcılarından biri Kürt, diğeri Alevi olsun” dediğini doğrulaması, yüzeyde kapsayıcı temsil gibi görünse de, bizim tartışmamız açısından daha derin bir sorunu gündeme getirir. Bu tür temsil formülleri tarihsel eşitsizlikleri tanıyor gibi görünür; fakat aynı anda onları devletin makam dağıtımı mantığına bağlar. Kürt sorunu bir Kürt yardımcıyla, Alevi meselesi bir Alevi yardımcıyla temsil edilebilir hale gelir. Toplulukların tarihsel talepleri, kurumsal ve yapısal dönüşüm ihtiyacı, devlet şiddetiyle hesaplaşma, Diyanet rejimi, zorunlu din dersleri, cemevlerinin statüsü, Dersim hafızası, Ortaca hafızası, anadil, kutsal mekânlar, ekolojik yıkım gibi alanlar, makam temsiliyle ikame edilebilir hale gelir. 

Burada sorun bir Alevinin ya da Kürdün yüksek makamda bulunması değildir. Elbette temsil önemlidir; görünmez kılınmış toplulukların kamusal iktidar alanlarında bulunması değersiz değildir. Fakat temsil, tarihsel adaletin yerine geçtiğinde tehlikeli hale gelir. Çünkü devlet şöyle der: “Bakın, sizi de içeri aldım.” Oysa sorulması gereken soru şudur: İçeri alınan kimdir ve neyin karşılığında alınmıştır? Kendi hafızasıyla mı, yoksa devletin tanımladığı kimlikle mi? Kendi talepleriyle mi, yoksa sembolik görünürlükle mi? Yoluyla mı, yoksa devletin verdiği sıfatla mı? 

Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı bu sorunun en güncel ve en kurumsal karşılığıdır. 9 Kasım 2022 tarihli ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan bu başkanlık, cemevleriyle ilgili iş ve işlemleri yürütme, ihtiyaçları belirleme ve belirli hizmetlerin koordine edilmesi gibi görevlerle donatılmıştır. Kurumun kendi mevzuat sayfası da kuruluş kararnamesini ve ilgili düzenlemeleri bu şekilde sunmaktadır. 

Bu nokta belirleyicidir: Alevilik, Diyanet içinde eşit bir inanç alanı olarak değil; Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde, “kültür”, “araştırma”, “cemevi hizmetleri” ve “koordinasyon” alanlarında yönetilebilir bir başkanlık konusu olarak kurulmuştur. Bu, tesadüfi bir idari tercih değildir. Devlet, Aleviliği din olarak tanımazken, kültür olarak düzenlemeye gönüllüdür. Cemevini ibadethane olarak kabul etmekten kaçınırken, cemevinin ihtiyaçlarını belirleyebilir. Yolun kendi kavramlarıyla konuşmasına alan açmak yerine, onu hizmet ve kültür kategorilerine çeker. 

Bu, II. Mahmut dönemindeki Bektaşi mekânlarına müdahale, birebir aynı şey değildir. Tarihsel bağlamlar farklıdır; bugünkü başkanlık modern bürokratik devletin kurumudur. Fakat aynı merkezileştirici aklın dönüşmüş hâlini görmek mümkündür. 1826’da heterodoks mekâna makbul Sünni otorite yerleştirilirken, bugün Alevi-Bektaşi alanına devletin idari başkanlığı yerleştirilmektedir. Dün tekkenin içine cami ve Nakşibendi denetimi giriyordu; bugün cemevinin içine bütçe, hizmet standardı, personel rejimi, kültürel faaliyet ve bakanlık koordinasyonu giriyor. İkisi arasında doğrudan bir özdeşlik değil, tarihsel akıl sürekliliği vardır. 

Bu sürekliliği anlamak için tekrar Kılıçdaroğlu tartışmasına dönmek gerekir. Kılıçdaroğlu’nun 19 Nisan 2023’te yayımladığı “Alevi” videosu büyük yankı uyandırmış, üç günde 100 milyondan fazla görüntülenmeye ulaşmıştı. Bu, Türkiye siyasetinde Alevi kimliğinin en görünür anlarından biriydi. 

Bu görünürlük hem değerli hem de sorunluydu. Değerliydi, çünkü Alevi kimliği Türkiye’de uzun süre saklanması beklenen, cumhurbaşkanlığı makamı için “engel” sayılan, mezhepçi saldırılara açık bir kimlikti. Kılıçdaroğlu’nun bunu açıkça söylemesi, ayrımcı çoğunluk psikolojisine karşı sembolik bir kırılmaydı. Fakat aynı zamanda sorunluydu; çünkü Aleviliğin kamusal görünürlüğü bir kez daha devletin zirvesine kimin çıkacağı sorusu etrafında örgütleniyordu. Yani yolun tarihsel özerkliği değil, devletin en yüksek makamında temsil edilme arzusu merkezdeydi. 

Bu nedenle Kılıçdaroğlu vakasını “devletin gizli projesi” gibi iddia etmek yerine, devlet makinesiyle ilişkili olarak tartışmak daha doğru olur. Burada mesele kişinin niyeti değildir. Mesele, Alevi eşitlik arzusunun hangi siyasal forma bağlandığıdır. Eğer Alevi özgürleşmesi, devletin tepesine bir Alevinin çıkabilmesiyle özdeşleşirse, yolun kendi tarihsel dünyası yine devlet merkezli bir temsil ufkuna hapsolur. Eşit yurttaşlık elbette önemlidir; fakat eşit yurttaşlık ile devletin başında sembolik temsil aynı şey değildir. Birincisi hukuk, hak ve çoğulculuk meselesidir; ikincisi ise arzu ve iktidar meselesidir. 

Bu ayrım yapılmadığında, Alevilik kendi özerk ve eleştirel konumunu kaybeder. Devletin Alevilere yaptığı haksızlıklar konuşulurken bile, çözümün devletin merkezinde yer alması kabul edilir. Devlete karşı tarihsel hafıza, devlete dahil olma arzusuyla yumuşatılır. Kızılbaşın takibat hafızası, Alevi adayın devlet başkanlığı imkânına bağlanır. Böylece devlet, geçmişin suçlusu olmaktan çıkıp geleceğin vaat edilen makamı haline gelir. 

Burada arzu kavramı önemlidir. Deleuze ve Guattari’nin devlet aygıtı düşüncesi, iktidarın yalnızca baskıdan ibaret olmadığını; arzuları yakalayan, yönlendiren ve yeniden kodlayan bir makine olduğunu düşünmeye imkân verir. Alevi toplulukların eşitlik, güvenlik, görünürlük ve saygı arzusu meşrudur. Fakat bu arzu devletin temsil mekanizmalarına bağlandığında, yolun kendisini yeniden kurma ihtimali zayıflar. Devlet şöyle çalışır: Seni inkâr eder, sonra tanınmayı arzulamana neden olur; seni dışlar, sonra içeri alınmayı kurtuluş gibi gösterir; seni aşağılar, sonra bir makamla onurlandırır; hafızanı bastırır, sonra kültürünü koruduğunu söyler. 

Bu noktada güncel Alevi kurumsallaşmalarına geri dönelim. Cem Vakfı, Aleviliği İslam içi bir yorum olarak tanımlayan, cemevleri ve din hizmetleri konusunda devletle diyalog arayan çizgisiyle uzun süredir Alevi hareketi içinde tartışmalı bir konumda bulunuyor. Cem Vakfı’nın varlığı tek başına “devletin ele geçirme operasyonu” diye basitleştirilemez; vakıf gerçek bir toplumsal örgütlenmedir ve Alevilerin kamusal görünürlüğünde rol oynamıştır. Fakat tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü devlet makinesi her zaman sahte temsilciler icat ederek çalışmaz; gerçek toplumsal arzuları, gerçek kurumları, gerçek talepleri kendi tanıma rejimine bağlayarak işler. 

Cem Vakfı çizgisinin Türklük, İslam içiçilik ve devletle diyalog üzerinden kurduğu dil, Aleviliği yol olmaktan çok tanımlanabilir bir dinî-kültürel kimlik haline getirmeye yatkındır. Bu, Aleviliğin Türk ulusal anlatısı içinde güvenli bir yere yerleştirilmesine olanak verir. Fakat aynı anda Kürt Aleviliği, Dersim hafızası, Kızılbaşlık, devlet şiddeti, Diyanet düzeni ve özerk yol kavramı geri plana itilir. Burada yine aynı mekanizma işler: devletle konuşulabilen Alevilik meşrulaşır; devletin tarihsel suçlarını hatırlatan Alevilik ise rahatsız edici hale gelir. 

Ulusoylar ve Hacıbektaş merkezli Çelebi hattı ise bu tartışmada daha karmaşık bir noktada durur. Onları yalnızca devletçi ya da yalnızca otantik yolun taşıyıcısı olarak tanımlamak yanlış olur. Fakat tarihsel olarak post, soy, dergâh ve temsil etrafında oluşan otorite biçimlerinin modern dönemde nasıl kurum, vakıf, protokol ve kültürel miras alanına dönüştüğü sorusu önemlidir. Çünkü postun devlet tarafından tanınması, postu tutanın toplulukla kurduğu rızalık ilişkisinden farklı bir meşruiyet üretir. Devletin tanıdığı post ile yolun tanıdığı post aynı şey olmayabilir. 

Bütün bu tartışmalar bizi metnin en başındaki “Kızılbaşlıktan Aleviliğe” kavramsal kırılmaya götürür. Kızılbaş adı, bütün damgalanmışlığına rağmen bir çatışma hafızası taşıyordu. Alevi adı ise modern dönemde daha geniş, daha temsil edilebilir, daha İslam içi ve daha kültürel bir kategori olarak dolaşıma girdi. Bu geçişin tek bir merkezi planla yapıldığını söylemek tarihsel olarak doğru değildir; fakat geçişin siyasetsiz olduğunu söylemek de aynı ölçüde yanlıştır. Adı değiştikçe hafıza düzenlenir. Hafıza düzenlendikçe temsil değişir. Temsil değiştikçe kurum değişir. Kurum değiştikçe dil değişir. 

Bugün Alevi gündelik hayatında “yol” kavramının geri çekilmesi ve genel İslami-Sünni terminolojinin artması bu uzun sürecin mikro düzeydeki karşılığıdır. Burada kimsenin ağzındaki tekil dua ya da temenniyi polislik eder gibi denetlemekten söz etmiyoruz. Bir alevinin “Allah rahmet eylesin” demesiyle mesele bitmez. Sorun daha derindir: ölüm, yaşam, suç, bağışlama, hak, rıza ve kutsallık hangi kavramlarla düşünülmektedir? Eğer bütün bu alanlar giderek Sünni çoğunluğun dilinin kavramlarıyla düşünülmeye başlarsa, yol kendi etik sözlüğünü kaybeder demektir. 

Bu kayıp yalnızca teolojik değildir. Politik sonuçları vardır. 

Çünkü yolun dili kaybolduğunda, ırkçılık ve cinsiyetçilik de içeri daha kolay girer. 

Bir topluluk kendisini “can” kavramı üzerinden kurmayı bıraktığında, insanları yeniden kan, soy, millet, erkeklik, namus ve devlet sadakati üzerinden ayırmaya başlayabilir. Elbette Alevi topluluklar tarihsel olarak ırkçılıktan, cinsiyetçilikten ve hiyerarşiden tümüyle azade değildi. Böyle bir masumiyet miti kurmamak gerekir. Fakat Alevi-Kızılbaş dünyasında kadın-erkek birlikteliği, cem içinde ortak varlık, can kavramı, rızalık ve düşkünlük gibi mekanizmalar, en azından teorik olarak, Sünni-patriyarkal ve milliyetçi ayrım düzenlerinden farklı bir etik ufuk sunuyordu. Bu ufuk zayıfladığında, yerine çoğunluk toplumunun en hazır kodları girer: erkeklik, millet, devlet, mezhep ve itaat. 

Bugün bazı Alevi çevrelerde Türklük vurgusunun giderek saldırganlaşması, Kürt Aleviliğinin inkârı, Dersim’in Kürtlükle ilişkisinin koparılmaya çalışılması, Tahtacı hafızasının devlet sadakati adına bastırılması ve Aleviliğin “ileri”, “hümanist”, “aydınlık” bir kimlik olarak yüceltilirken Kürtlüğün örtük biçimde geri, aşiretçi ya da karanlık gibi kodlanması, yolun çözülmesinin belirtileridir. Bu söylemler Aleviliği savunuyor gibi görünür; fakat aslında Aleviliğin içindeki can fikrini milliyetçi hiyerarşiye teslim eder. 

Oysa yol, eğer hâlâ bir anlam taşıyacaksa, kimliklerin üzerini örten sahte bir evrenselcilik de olamaz. Kürdün Kürtlüğünü, Zazanın/Kırmancın dilini, Tahtacının tarihini, Arap Alevinin özgünlüğünü, Dersim’in katliam hafızasını, Ortaca’nın şiddet hafızasını, Ermeni coğrafyasıyla temaslarını, Türkmen derviş ağlarını, Balkan heterodoksilerini, Bektaşi postunu ve Kızılbaş takibatını aynı torbaya doldurup “hepimiz insanız” demek yol değildir. Bu, liberal barışçılığın hafızasız dilidir. 

Yol, farklılıkları silerek değil, rızalık ilişkisi içinde birbirine bağlayarak kurulur. 

Aleviliği Türklüğe karşı Kürtlüğe, Kürtlüğe karşı Türklüğe, devlete karşı yalnız etnisiteye, etnisiteye karşı soyut hümanizme hapsetmek yerine, onun tarihsel yol mantığını yeniden düşünmek gerekir. Bu yol mantığı geçmişe dönüş nostaljisi değildir. Köy cemaatinin geri gelmesi değildir. Ocak düzeninin bütün tarihsel hiyerarşilerini kutsamak hiç de doğru değildir. Fakat modern devletin kimlik, temsil ve hizmet rejimleriyle başka bir ilişki imkânını düşünmek gerekir. 

Bu imkân bugün nerede aranabilir? 

Munzur’u yalnızca “çevre” olarak değil, rızalık ve kutsal coğrafya olarak da savunanlar da var. 

Ortaca’yı “provokasyon” değil, Tahtacı Alevi hafızasının bastırılmış tarihi olarak hatırlayanlarda. 

Kürt Aleviliğini inkâr etmeden, Aleviliği yalnızca Kürtlüğe indirgemeyenlerde. 

Türkmen Aleviliğini devlet sadakatiyle eşitlemeden, Tahtacıların kendi acısını tanıyanlarda. 

Cemevini yalnızca elektrik-su gideri karşılanacak bir bina olarak değil, topluluğun kendi hukukunu, hafızasını ve rızasını kurduğu mekân olarak görenlerde. 

Kılıçdaroğlu gibi temsilleri ne şeytanlaştırıp ne de kurtuluş gibi yücelten; temsilin sınırını görebilenlerde. 

Alevi-Bektaşi Başkanlığı gibi kurumların sağlayabileceği maddi imkânları tartışırken, devletin yolun içine hangi kavramlarla girdiğini sorgulayanlar da var. 

Ve en önemlisi, Aleviliği devletin, partinin, vakfın, başkanlığın, milletin ya da etnik kimliğin temsil nesnesi olmaktan çıkarıp yeniden bir ilişki sorusu olarak kuranlarda. 

Bu yazının başlığı bu nedenle “Aleviliğin yerine kim geçti?” değil, “Yolun yerine kim geçti?”dir. Çünkü mesele yalnızca Alevilik adının geleceği değildir. Mesele, Alevilik adı altında hâlâ bir yolun yaşayıp yaşamadığıdır. 

Eğer yolun yerine devlet geçerse, Alevilik tanınabilir ama özgürleşmez. 

Yolun yerine millet geçerse, Alevilik yüceltilir ama ırkçılığın diliyle konuşmaya başlar. 

Yolun yerine mezhep geçerse, Alevilik İslam’ın içi bir kategoriye sıkışır. 

Yolun yerine kültür geçerse, Alevilik festivale, müzeye, turizme ve folklora dönüşür. 

Yolun yerine temsilci geçerse, canlar topluluğu seyirciye dönüşür. 

Yolun yerine mağduriyet geçerse, hafıza yalnızca acı arşivi olur. 

Yolun yerine kimlik geçerse, rızalık kaybolur. 

O halde soru hâlâ aynıdır: 

Yol yeniden çağrılabilir mi? 

Bu, geçmişte olduğu gibi diriltme çağrısı olamaz. Tarih geri gelmez. Köy toplumunun ekonomik zemini, ocak-talip ilişkilerinin eski coğrafi örgüsü, kapalı topluluk yapıları ve geleneksel otoriteler bugünün kentleşmiş, göç etmiş, dijitalleşmiş, çok dilli ve parçalanmış dünyasında aynı biçimde kurulamaz. Fakat bir yolun tarihsel biçimleri çözüldü diye onun etik sorusu ortadan kalkmaz. 

Bugün rızalık yeniden ne demektir? 

Bir cemevi devlet bütçesi aldığında rızalık nasıl korunur? 

Bir Alevi kurumu devlet protokolüne girdiğinde topluluğa karşı hesap verme nasıl kurulacaktır? 

Bir Kürt Alevinin dili inkâr edildiğinde can kavramı ne anlam taşır? 

Bir Tahtacı Alevinin katliam hafızası “devletle aramızı bozmayın” diye susturulduğunda yol nerede durur? 

Munzur’a kanalizasyon, maden ya da yol girdiğinde kutsal coğrafya nasıl savunulur? 

Bir Alevi lider devletin en yüksek makamına aday olduğunda bu temsilin özgürleştirici sınırı nerede başlar, devlet merkezli arzu nerede başlar? 

Bunlar teorik sorular değil; yolun bugünkü görgüsüdür. 

Belki de bugünün görgü meydanı artık yalnızca cem odası değildir. Munzur vadisidir. Ortaca hafızasıdır. Zorunlu din dersi sınıfıdır. Cemevi'nin elektrik faturasıdır. Devlet başkanlığının bütçesidir. Kılıçdaroğlu videosunun milyonlarca izlenmesi. Bahçeli’nin temsil formülüdür. Hacıbektaş’taki camidir. Cem Vakfı’nın devletle kurduğu ilişkidir. Dersim’de açılan yoldur. Kırmancki/Zazakî’nin unutulmasıdır. Tahtacı’nın acısının inkârıdır. 

Yol bugün buralarda sınanıyor. 

Ve belki de asıl mesele, Aleviliği bir kez daha “tanımlamak” değil, tanımlama arzusunu sorgulamaktır. 

Çünkü devlet tanımlar. 

Akademi tanımlar. 

İlahiyat tanımlar. 

Milliyetçiliği tanımlar. 

Vakıf başkanı tanımlar. 

Parti tanımlar. 

Başkanlık tanımlar. 

Yol ise, tanımdan önce ilişki ister. 

Rıza ister. 

Hafıza ister. 

Sorumluluk ister. 

Canı yalnızca insan olarak değil, yaşamla kurulan bir bağ olarak düşünmeyi ister. 

Bu yüzden Aleviliğin geleceği yalnızca “cemevleri ibadethane midir?” sorusuna indirgenemez. Evet, cemevlerinin hukuki statüsü önemlidir. Evet, eşit yurttaşlık önemlidir. Evet, devletin Sünni-Diyanet rejimi karşısında Alevilerin hak talepleri meşrudur. Fakat bütün bunlar yolun kendisini kurmaya yetmez. Bir cemevi hukuken tanınabilir ve yine de yol çözülmüş olabilir. Bir Alevi cumhurbaşkanı yardımcısı olabilir ve yine de Alevilik devletin temsil kategorisine indirgenmiş olabilir. Bir Alevi kurumu bütçe alabilir ve yine de topluluğun rızası kaybolmuş olabilir. 

Bu yazının iddiası tam burada düğümleniyor: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Alevilik yalnızca bastırılmadı; yeniden adlandırıldı, mekânı dönüştürüldü, dili değiştirildi, temsilcileri üretildi, Türklük ve kültür rejimleri içinde kodlandı, günümüzde de başkanlık ve temsil siyasetiyle devlet makinesine bağlanmaya çalışılıyor. Buna karşı yolun imkânı, saf bir geçmişte değil; devletin, milletin, kimliğin ve temsilin yerine rızalık, hafıza, özerklik ve yaşam ilişkisini yeniden kurabilmekte aranmalıdır. 

Yolun yerine kimin geçtiğini sormak, bu yüzden yalnızca teşhis değildir. 

Aynı zamanda çağrıdır. 

Çünkü yolun yerine devlet geçtiyse, onu geri çağırmak mümkündür. 

Yolun yerine millet geçtiyse, canı yeniden hatırlamak mümkündür. 

Yolun yerine temsilci geçtiyse, rızalığı yeniden kurmak mümkündür. 

Yolun yerine kimlik geçtiyse, ilişkiyi yeniden düşünmek mümkündür. 

Ve belki de Kızılbaş-Alevi hafızasının bugüne söyleyebileceği en güçlü şey budur: 

Hakikat, devletin verdiği adlarda değil; canların birbirleriyle, ölüleriyle, sularıyla, dağlarıyla ve hafızalarıyla kurduğu rızalık ilişkisinde yaşar. 

 


Kaynakça ve Başvuru Kaynakları 

Agamben, Giorgio. Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life. Stanford University Press, 1998. 

Asad, Talal. Formations of the Secular: Christianity, Islam, Modernity. Stanford University Press, 2003. 

Barkey, Karen. Empire of Difference: The Ottomans in Comparative Perspective. Cambridge University Press, 2008. 

Birge, John Kingsley. The Bektashi Order of Dervishes. Luzac, 1937. 

Cartledge, Yvonne & Griffin, Ben. “Paulicians and Tondrakians: Re-examining the Relationship between Two Medieval Heretical Movements.” Cerae: An Australasian Journal of Medieval and Early Modern Studies, 2022. 

Deleuze, Gilles & Guattari, Félix. A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia. University of Minnesota Press, 1987 [1980]. 

Dressler, Markus. Writing Religion: The Making of Turkish Alevi Islam. Oxford University Press, 2013. 

Foucault, Michel. Discipline and Punish: The Birth of the Prison. Pantheon, 1977. 

Foucault, Michel. Security, Territory, Population: Lectures at the Collège de France, 1977–1978. Palgrave Macmillan, 2007. 

Garsoïan, Nina G. The Paulician Heresy: A Study of the Origin and Development of Paulicianism in Armenia and the Eastern Provinces of the Byzantine Empire. Mouton, 1967. 

Hamilton, Janet & Hamilton, Bernard, eds. Christian Dualist Heresies in the Byzantine World c. 650–c. 1450. Manchester University Press, 1998. 

Karakaya-Stump, Ayfer. The Kizilbash-Alevis in Ottoman Anatolia: Sufism, Politics and Community. Edinburgh University Press, 2020. 

Karabulut, Özkan. The Rehabilitation of the Bektashi Order and the Politics of Religious Sufi Orders in the Ottoman Empire, 1826–1876. Sabancı University MA Thesis, 2017. 

Kieser, Hans-Lukas. “Dersim Massacre, 1937–1938.” In Encyclopedia of Genocide and Crimes Against Humanity, 2005. 

Maden, Fahri. Bektaşi Tekkelerinin Kapatılması (1826) ve Bektaşiliğin Yasaklı Yılları. Türk Tarih Kurumu, 2013. 

Massicard, Élise. The Alevis in Turkey and Europe: Identity and the Management of Territorial Diversity. Routledge, 2013. 

Mélikoff, Irène. Hadji Bektach: Un mythe et ses avatars. Brill, 1998. 

Obolensky, Dimitri. The Bogomils: A Study in Balkan Neo-Manichaeism. Cambridge University Press, 1948/1972. 

Ocak, Ahmet Yaşar. Babailer İsyanı: Aleviliğin Tarihsel Altyapısı. Dergâh Yayınları, 1980/2000. 

Ocak, Ahmet Yaşar. Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler. Türk Tarih Kurumu, 1992. 

Ocak, Ahmet Yaşar. Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri. İletişim Yayınları, 2011. 

Scott, James C. Seeing Like a State: How Certain Schemes to Improve the Human Condition Have Failed. Yale University Press, 1998. 

Shankland, David. The Alevis in Turkey: The Emergence of a Secular Islamic Tradition. RoutledgeCurzon, 2003. 

Soileau, Mark. Humanist Mystics: Nationalism and the Commemoration of Saints in Turkey. University of Utah Press, 2018. 

Stoyanov, Yuri. The Other God: Dualist Religions from Antiquity to the Cathar Heresy. Yale University Press, 2000. 

Van Bruinessen, Martin. “Kurds, Turks and the Alevi Revival in Turkey.” Middle East Report, no. 200, 1996. 

Zarcone, Thierry. “Bektashiyya.” In Encyclopaedia of Islam, THREE. Brill, 2011. 

Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, “Mevzuat.” Kurumun resmî sayfası; 112 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ve ilgili mevzuat bilgileri. � 

Bianet. “Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu.” 9 Kasım 2022. � 

Bianet 

Bianet. “Kılıçdaroğlu’nun ‘Alevi’ videosu 100 milyonu geçti.” 22 Nisan 2023. � 

Bianet 

Bianet. “Devlet Bahçeli ‘Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcısı’ sözlerini doğruladı.” 22 Temmuz 2025. � 

Bianet 

Lexpera / Resmî Gazete metni. 112 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı görevleri. � 

 

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page