Suruç Katliamı, Ankara Gar Katliamı ve 15 Temmuz’u Birlikte Düşünmek -- Yücel Tekin
- 21 Tem
- 10 dakikada okunur

Bölüm 1: Korkunun Dolaşıma Girdiği Toplum
Türkiye’nin son on yılını anlamaya çalışırken olayları çoğu zaman birbirinden ayırıyoruz. Suruç başka bir başlık altında tartışılıyor, Ankara Garı başka, Ceylanpınar başka; 15 Temmuz ise neredeyse tamamen farklı bir literatürün konusu hâline geliyor. Ardından Olağanüstü Hâl, anayasa değişikliği ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi geliyor. Böyle bakıldığında elimizde kronolojik olarak sıralanmış birçok önemli olay var; fakat bu olayların birlikte nasıl bir toplumsal deneyim ürettiği gözden kaçıyor. Oysa insanlar tarihi tek tek olaylar olarak yaşamaz. Bir dönemi, birbirine eklemlenen deneyimler, duygular ve kırılmalar içinde yaşarlar.
Bu yazı, tek tek olayların faili üzerine yeni bir hüküm kurmaktan çok, 2015 sonrasında korkunun nasıl toplumsal dolaşıma girdiğini ve siyasal hayatı nasıl yeniden şekillendirdiğini anlamaya çalışıyor. Rejimler yalnızca anayasal değişikliklerle kurulmaz. İnsanların kamusal alanla ilişkisi değiştiğinde, siyasal katılımın bedeli yeniden tanımlandığında ve gelecek beklentileri korku etrafında örgütlenmeye başladığında yeni bir rejim de inşa edilir. Hukuki dönüşüm çoğu zaman bu toplumsal dönüşümün ardından gelir.
Türkiye elbette 2015’ten önce de ağır şiddet dönemlerinden geçti. Darbeler, faili meçhuller, yakılan köyler, siyasi cinayetler ve cezaevlerinde ölümler yaşandı. Özellikle Kürtler, Aleviler ve sosyalist hareket için ölüm hiçbir zaman uzak bir ihtimal değildi. Fakat 2015’i önceki dönemlerden ayıran şey yalnızca şiddetin yoğunluğu değil, şiddetin dolaşım biçimiydi. Ölüm, belirli coğrafyalarla ya da belirli mücadele alanlarıyla sınırlı görünmekten çıktı; meydanlar, tren garları, konser alanları ve gündelik hayatın sıradan mekânları da tehdidin parçası hâline geldi.
Bu dönüşümün ilk büyük eşiği Gezi Direnişi’ydi. Gezi, büyük şehirlerde siyaset yapmanın ölümle sonuçlanabileceğini gösterdi; fakat baskın duygu yalnızca korku değildi. İnsanlar birbirlerine evlerini açıyor, yaralıları taşıyor, gönüllü sağlık noktaları kuruyor ve dayanışmayı yeniden üretiyor. Şiddet vardı; buna rağmen kamusal alan ortaklaşmanın üretildiği bir yer olmaya devam ediyordu. 2015’te değişen, tam da bu ortaklaşma imkânının doğrudan hedef hâline gelmesiydi.
Bu nedenle yazının temel sorusu yalnızca ‘ne oldu?’ değildir. Asıl soru, Suruç’tan Ankara Garı’na, seçim atmosferinden 15 Temmuz’a ve OHAL’e uzanan süreçte yaşananların Türkiye toplumunda nasıl bir korku rejiminin zeminini hazırladığıdır.
Bölüm 2: Suruç’tan Sonra Değişen Sadece Güvenlik Değildi
Suruç Katliamı’nın ardından kamuoyunda en çok tartışılan konulardan biri güvenlik zafiyetiydi. Saldırının nasıl gerçekleştiği, istihbaratın neden harekete geçmediği ve gerekli önlemlerin neden alınmadığı cevaplanması gereken sorulardı. Ancak Suruç’un siyasal etkisi yalnızca güvenlik tartışmalarıyla açıklanamaz. Katliam, otuz üç insanın yaşamını yitirmesiyle sınırlı kalmadı; siyasal dayanışmanın ve kamusal katılımın anlamını değiştirdi.
Suruç’a giden gençler, Gezi sonrasında güçlenen dayanışmacı siyaset anlayışının içinden geliyordu. Yanlarında silah yoktu; oyuncak, ilaç, kitap ve inşaat malzemesi vardı. Kobani’ye taşımak istedikleri şey yalnızca yardım malzemeleri değil, yıkılmış bir kenti birlikte yeniden kurma fikriydi. Bu nedenle hedef alınan yalnızca bir grup genç değil, dayanışmanın kendisiydi.
Suruç’la birlikte ölüm, yeni bir siyasal kuşağın arkadaş çevresinin ve gündelik hayatının içine doğrudan girdi. Yaralı arkadaşını taşımak, morg önünde beklemek, saatlerce telefonlara ulaşmaya çalışmak ve parçalanmış bedenlerle yüz yüze gelmek ortak bir kuşak deneyimine dönüştü. Kalabalık artık yalnızca birlikte olmanın değil, savunmasız kalmanın da simgesiydi.
İnsanlar mücadeleden tümüyle vazgeçmediler; fakat mücadeleyi başka bir bedenle sürdürmeye başladılar. Etkinliklere giderken çıkış yollarını hesaplayan, yakınlarına nerede olduğunu ayrıntılı biçimde bildiren ve her saldırı haberinde önce tanıdıklarını arayan bir bedenle… Suruç’un açtığı kırılma, korkuyu geçici bir psikolojik tepki olmaktan çıkarıp siyasal katılımın koşullarından biri hâline getirdi.
Katliamın ardından Ceylanpınar’da iki polis memurunun öldürülmesi, çözüm sürecinin fiilen sona ermesi ve çatışmaların yeniden başlaması, toplumun yas tutmasına dahi izin vermeyen yeni bir hız üretti. Suruç’un yarası kapanmadan ülke daha geniş bir güvenlik krizinin içine çekildi.
Bölüm 3: Güvenlik Kimin İçindi?
Suruç’un ardından güvenlik kavramının kamusal alandaki görünürlüğü hızla arttı. Toplumun beklentisi benzer katliamların önlenmesiydi; fakat takip eden aylarda tartışmanın odağı, saldırıları planlayan yapıların nasıl engelleneceğinden çok, kamusal alanın nasıl denetleneceğine kaydı.
Suruç’u ve daha sonra Ankara Garı’nı gerçekleştiren canlı bombaların önemli bir kısmının güvenlik birimlerince bilindiği, haklarında istihbarat kayıtları bulunduğu ya da çeşitli tarihlerde ihbar edildikleri yargı süreçlerinde ve haberlerde ortaya çıktı. Buna rağmen saldırılar engellenemedi. Aynı devlet, protesto alanlarını denetleme konusunda giderek daha görünür ve daha sert bir kapasite sergiledi.
Meydanlar kilometrelerce uzanan demir bariyerlerle çevrildi; girişler dar koridorlara indirildi; insanlar metal dedektörlerinden, X-ray cihazlarından ve üst aramalarından geçirilerek içeri alındı. Anayasal bir hakkı kullanmak isteyen yurttaş, daha meydana ulaşmadan yoğun bir güvenlik rejiminin içinden geçiyordu. Bu manzara zamanla olağanüstü değil, normal kabul edilmeye başlandı.
Bu tedbirler insanlara yalnızca güvenlik sağlamıyordu, aynı zamanda sürekli tehdit altında olduklarını hatırlatıyordu. Her bariyer, polis noktası ve arama, kamusal alana aynı mesajı yazıyordu: Burada her an bir saldırı olabilir. Böylece korku, yalnızca geçmiş bir olayın hatırası olarak kalmıyor; kamusal alanın mimarisi aracılığıyla yeniden üretiliyordu.
Ortaya çıkan tablo paradoksaldı: Canlı bombaları engelleyemeyen ya da engelleyemediği düşünülen devlet, protesto hakkını kullanan yurttaşları olağanüstü denetim altında tutuyordu. Güvenlik kapasitesi ortadan kalkmamış, yön değiştirmişti. Şiddetin kaynağını durdurmakta yetersiz görünen mekanizma, siyasal alanı düzenlemek söz konusu olduğunda son derece etkiliydi.
Bölüm 4: Ankara Garı ve Barışın Hedefe Dönüşmesi
10 Ekim 2015 sabahı Ankara Garı önünde toplanan binlerce insan, Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi için bir araya gelmişti. Ankara Garı Katliamı’nın yarattığı etki farklıydı; çünkü hedef alınan, çatışmaların yeniden başladığı bir dönemde barış talebini kamusal olarak dile getirme iradesiydi.
Katliamın hemen ardından yaşananlar da hafızaya kazındı. İnsanlar yaralıları kurtarmaya çalışırken sağlık ekiplerinin ulaşımında yaşanan gecikmeler ve polis müdahalesi uzun süre tartışıldı. Yaralıların ve yaşamını yitirenlerin bulunduğu alana biber gazı sıkılması, güvenlik zaafının ötesinde devlet ile yurttaş arasındaki ilişkinin nasıl değiştiğini gösteren güçlü bir simgeye dönüştü.
Suruç’tan sonra insanlar bir saldırının mümkün olduğunu öğrenmişti. Ankara Garı ise bunun bir istisna olmadığını düşündürdü. Sendikalar, meslek örgütleri, öğrenci toplulukları ve demokratik kitle örgütleri açısından kitlesel buluşmalar doğrudan hedef olarak algılanmaya başladı. Etkinlikler küçültüldü, anmalar kapalı salonlara taşındı ve kamusal alan fiilen daraldı.
Bu daralma yalnızca yasaklarla gerçekleşmedi. Korku, insanların karar alma süreçlerinin içine yerleşti. Birçok kişi resmî bir engelle karşılaşmadan da mitinge gitmemeyi tercih etti. Devletin fiziksel müdahalesine gerek kalmadan bireyin kendi davranışını sınırlaması, korku rejiminin en kalıcı sonuçlarından biri oldu.
Ankara Garı, barış talebini hedefe dönüştürürken ülkeyi 1 Kasım seçimlerine götüren siyasal atmosferi de ağırlaştırdı. Bundan sonra güvenlik ve istikrar giderek aynı siyasal cümlede kurulacaktı.
Bölüm 5: Haziran’dan Kasım’a: Korkunun Siyasal Dile Dönüşmesi
7 Haziran seçimlerinin ardından kurulamayan hükümet, yeniden başlayan çatışmalar, peş peşe gelen saldırılar ve yaklaşan erken seçim, ülkenin gündemini güvenlik başlığı altında topladı. Toplum her yeni güne başka bir krizle uyanıyor, hiçbir olayı sindiremeden bir sonrakinin içine sürükleniyor.
Bu dönemin belirgin özelliklerinden biri zaman duygusunun parçalanmasıydı. Suruç’un yasını tutmaya fırsat kalmadan çatışmalar başlamış, çatışmalar sürerken Ankara Garı’nda yaşanmış, onun ardından seçim atmosferi bütün ülkeyi kaplamıştı. Hiçbir olayın nedenleri ve sonuçları üzerine yeterince konuşulamıyor; toplumsal muhasebe sürekli erteleniyordu.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 7 Haziran sonrasında kullandığı ‘400 milletvekilini verin ve bu iş huzur içinde çözülsün’ sözü, güvenlik ile siyasal istikrarın nasıl aynılaştırıldığını gösteriyordu. Mesaj belirsizliğin ve şiddetin çözümünü daha güçlü ve daha merkezî bir iktidarda arıyordu. Seçim, farklı programların yarıştığı bir süreç olmaktan çok, istikrar ile kaos arasında yapılacak bir tercih gibi sunuluyordu.
Korkunun tek başına seçim sonucunu belirlediğini söylemek indirgemeci olur. Ancak siyasal kararların hangi duygusal ve toplumsal iklim içinde alındığını görmezden gelmek de mümkün değildir. Sürekli saldırılar, cenazeler ve çatışma haberleriyle çevrili bir toplumda güvenlik talebinin öne çıkması şaşırtıcı değildi. Asıl sorun, bu talebin hangi yönetim anlayışına tercüme edildiğiydi.
1 Kasım seçimleriyle güvenlik merkezli söylem daha güçlü bir toplumsal meşruiyet kazandı. Terörle mücadele, millî birlik, beka ve güçlü yönetim kavramları siyasal tartışmaların merkezine yerleşti. Yaklaşık sekiz ay sonra yaşanacak 15 Temmuz darbe girişimi, bu zemini yeni bir rejimin kuruluş anına dönüştürecekti.
Bölüm 6: 15 Temmuz: Korkunun Kurucu Ana Dönüşmesi
15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan darbe girişimi Türkiye’nin yakın tarihindeki en sarsıcı kırılmalardan biriydi. Meclis bombalandı, savaş uçakları alçak uçuş yaptı, yüzlerce insan yaşamını yitirdi ve binlerce kişi yaralandı. Bu yönüyle 15 Temmuz, yalnızca siyasal iktidarı hedef alan askerî bir kalkışma değil, toplumun tamamını etkileyen travmatik bir olaydı.
Darbe girişimi, korkunun zaten gündelik hayatın bir parçası hâline geldiği bir dönemde yaşandı. Suruç, yeniden başlayan çatışmalar, Ankara Garı, sokağa çıkma yasakları ve peş peşe gelen saldırılar toplumun geleceğe ilişkin güvenini önemli ölçüde aşındırmıştı. 15 Temmuz bu sürecin dışında ortaya çıkmadı; bir yıldır biriken korkunun üzerine bütün ülkeyi aynı anda kuşatan çok daha büyük bir kriz olarak eklendi.
Bu nedenle 15 Temmuz’u yalnızca bir darbe girişimi olarak okumak yetmez. O gece, aynı zamanda yeni bir siyasal dönemin başlangıcı oldu. Darbe bastırıldıktan sonra olay, devletin yeniden yapılandırılmasının, yürütme yetkilerinin genişletilmesinin ve siyasal alanın yeniden tanımlanmasının temel referansına dönüştü.
Korku artık yalnızca toplumda dolaşan bir duygu değildi; devletin yeniden kuruluşunda kullanılan kurucu bir siyasal kaynağa dönüşmüştü. 15 Temmuz’un ardından ilan edilen Olağanüstü Hâl, bu kurucu anın hukuki ve kurumsal çerçevesini oluşturacaktı.
Bölüm 7: Olağanüstü Hâlin Kalıcılaşması ve Yeni Rejimin İnşası
Olağanüstü hâl, anayasal sistemlerde geçici krizler için öngörülmüş istisnai bir yönetim biçimidir. Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında yaşanan süreç ise OHAL’in yalnızca belirli bir tehdidi yönetmek için kullanılmadığını, giderek yeni siyasal düzenin kuruluş biçimine dönüştüğünü gösterdi.
Kanun Hükmünde Kararnameler aracılığıyla karar alma süreçleri olağan yasama mekanizmalarının dışına taşındı. Yürütmenin merkezî konumu güçlendi; istisnai yetkiler gündelik yönetimin sıradan araçları hâline geldi. Belirleyici olan yalnızca hangi kararların alındığı değil, karar alma biçiminin değişmesiydi.
Geçici olduğu söylenen uygulamalar uzadıkça olağan ile olağanüstü arasındaki sınır belirsizleşti. İnsanlar hangi yetkinin ne kadar süreyle kullanılacağını, hangi kararın hangi gerekçeyle alınacağını ve hangi uygulamanın ne zaman sona ereceğini öngöremez hâle geldi. Hukuki belirsizlik korkunun başlıca kaynaklarından biri oldu.
2017 anayasa referandumu, OHAL koşullarında güçlenen merkezî yönetim anlayışını anayasal zemine taşıdı. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yalnızca yönetim modelini değiştirmedi; geçici kriz yönetimi ile kalıcı rejim arasındaki sınırı da büyük ölçüde ortadan kaldırdı. İstisna anayasal düzenin mantığına yerleşti.
Bölüm 8: Korkunun Kurumsallaşması
Yeni rejimin hukuki mimarisi kurumlar ve meslek alanları üzerinde geniş bir disiplin mekanizması olarak işledi. Kamu çalışanları, üniversiteler, belediyeler, basın kuruluşları, sendikalar ve sivil toplum yalnızca yeniden düzenlenmedi; hangi davranışların kabul edilebilir olduğuna ilişkin sürekli bir sınava da tabi tutuldu.
KHK’lerle on binlerce kamu çalışanı ihraç edildi. Sürecin kapsamı genişledikçe ihraçlar yalnızca bireysel bir cezalandırma olmaktan çıktı; kamu bürokrasisinin tamamına yöneltilmiş bir mesaj işlevi gördü. Devlet, cezalandırdığı kişiler kadar görevde kalanların da davranışlarını belirliyordu.
Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyum atanması, demokratik temsilin güvenlik gerekçesiyle askıya alınabileceği yeni bir anlayışı yerleştirdi. Üniversitelerde Barış Akademisyenleri’ne yönelik soruşturmalar ve ihraçlar, yalnızca belirli akademisyenleri değil, araştırma ve söz üretme sınırlarını da değiştirdi. Baskının kalıcı etkisi, cezalandırılmayanların da davranış değiştirmesiydi.
Medya kuruluşlarının kapatılması, gazeteciler hakkında açılan davalar ve artan idari yaptırımlar kamusal bilginin dolaşımını daralttı. Gazetecilik, yalnızca haber üretme faaliyeti değil, hukuki risklerin sürekli olarak hesaplandığı bir çalışma biçimine dönüştü.
Bu kurumsallaşma dijital alana da yayıldı. Kamuoyunda ‘sanal devriye’ olarak bilinen birimler, sosyal medya paylaşımlarını sistematik biçimde izledi. Dijital ortamın kayıt altına alınabilirliği, kamusal sözün yıllar sonra bile soruşturma konusu yapılabilmesini mümkün kıldı. Böylece gözetim, yalnızca fiziksel mekânlarda değil, gündelik iletişimin içinde de sürekli bir varlık kazandı.
Bölüm 9: Hafızanın Denetimi
Her siyasal rejim yalnızca bugünü yönetmez; geçmişi de yeniden kurar. Hafıza, bugünün meşruiyetini üretmenin ve geleceğin sınırlarını çizmenin araçlarından biridir. 15 Temmuz sonrasında darbe girişimi yalnızca anılan bir tarih olmaktan çıktı; devletin meşruiyetini sürekli yeniden üreten kurucu anlatılardan biri hâline geldi.
Sorun devletin kendi tarihini anlatması değil, bu anlatının tek meşru yorum hâline gelmesi ve alternatif değerlendirmelerin siyasal ya da hukuki risk üretmeye başlamasıdır. Demokratik toplumlarda tarihsel olaylar tartışılır, yeniden değerlendirilir ve farklı yorumlara açıktır. Hangi soruların sorulabileceğinin iktidar tarafından fiilen belirlenmesi, hafızayı siyasal denetimin bir parçasına dönüştürür.
15 Temmuz hakkında resmî anlatının dışına çıkan değerlendirmelerin yıllar sonra dahi soruşturma konusu olabilmesi, yalnızca tek tek kişilere yönelik bir hukuki işlem değildir. Toplumun tamamına, belirli tarihsel olayların hangi sınırlar içinde konuşulabileceğine ilişkin bir mesaj verir. Artık mesele yalnızca ne yaşandığı değil, yaşananlar hakkında ne söylenebileceğidir.
Bu nedenle 15 Temmuz sonrasında kurulan düzen, aynı zamanda bir hafıza rejimidir. Hangi kavramların kullanılacağı, hangi yorumların meşru sayılacağı ve hangi soruların tehlikeli kabul edileceği siyasal alanın bir parçası hâline gelir. İktidar yalnızca kamusal alanı değil, geçmişle kurulabilecek ilişkiyi ve zamanın kendisini de yönetmeye yönelir.
Bölüm 10: Korkunun Gündelik Hayatı
Bir rejimin gerçekten yerleştiği an, onun sınırlarının gündelik hayatın doğal bir parçası olarak kabul edilmeye başladığı andır. İnsanların davranışlarını değiştiren yalnızca yasalar değil, bu yasaların yaratabileceği ihtimaller de önemlidir. Korkunun en güçlü olduğu yer, çoğu zaman mahkeme salonları değil, insanların henüz hiçbir yaptırımla karşılaşmadan kendi kendilerine koydukları görünmez sınırlardır.
İnsanlar paylaşacakları bir cümleyi birkaç kez okumaya, telefon konuşmalarında kullandıkları kelimeleri seçmeye ve kalabalık ortamlarda siyaset konuşup konuşmamayı tartışmaya başlar. Bir haber bağlantısını paylaşmamak, bir imza kampanyasına katılmamak ya da protestoya gitmemek bireysel kararlar gibi görünür; oysa bunlar aynı siyasal iklimin ürünüdür.
Otosansür yalnızca ifade özgürlüğünün daralması değil, kamusal alanın sessizleşmesidir. Konuşmanın risk ürettiği bir ortamda sessizlik rasyonel bir güvenlik stratejisine dönüşür. Güven zayıfladıkça insanlar dar çevrelere çekilir; birbirini tanımayanların ortak sorunlar etrafında buluşması zorlaşır.
Bu değişim yurttaşlık anlayışını da dönüştürür. Yurttaş, yalnızca oy kullanan değil, eleştiren, talepte bulunan ve itirazını görünür kılan kişidir. Korkunun gündelik hayata yerleştiği düzende ise yurttaş, hak talep eden özne olmaktan uzaklaşıp risklerden kaçınmaya çalışan bir bireye dönüşür. Siyasal katılımın yerini siyasal temkin alır.
Suruç sonrasında bedene yerleşen korku, Ankara Garı’nın ardından kamusal alanın mimarisine, 15 Temmuz sonrasında ise hukuka ve kurumlara, zamanla da gündelik alışkanlıklara nüfuz etti. Bir rejimin gerçek gücü, yalnızca insanların ne düşündüğünü değil, nasıl yaşamayı öğrendiklerini de değiştirebildiği ölçüde ortaya çıkar.
Bölüm 11: Bizim Muhasebemiz: Anti-Otoriter Mücadelenin Yeniden Kuruluşu
Bu anlatı yalnızca devletin şiddetini, güvenlik aygıtlarını ve yeni rejimin kuruluşunu teşhir eden bir metin olarak kalamaz. Aynı zamanda bu dönemin içinde yer alan siyasal hareketlerin, örgütlerin ve tek tek mücadele öznelerinin kendi konumlarını sorgulaması gerekir. Devletin ne yaptığını anlatmak, bizim ne yapamadığımız sorusunu ortadan kaldırmaz.
Marksist solun bu yıllara ilişkin kendi iç tartışmaları, özeleştırileri ve tarihsel hesaplaşmaları vardır ve bunların ayrıca sürdürülmesi gerekir. Fakat anti-otoriter ve anarşist hareket açısından da ertelenemeyecek ayrı bir muhasebeye ihtiyaç var. Suruç Katliamı’nda yitirdiğimiz genç anarşist yoldaşlarımız ve 10 Ekim Ankara Garı Katliamı’nda yitirdiğimiz Ali Kitapcı, bu muhasebenin yalnızca teorik değil, doğrudan yaşanmış tarihsel bir sorumluluk olduğunu hatırlatıyor.
Türkiye’de anarşistler de devlet şiddeti, katliam, yas ve kayıp deneyimiyle kendi siyasal tarihleri içinden yüz yüze geldiler. Buna rağmen 15 Temmuz sonrasında ağırlaşan diktatoryal ve baskıcı süreç karşısında anti-otoriter hareketin bütün bileşenlerinin iyi bir sınav verdiğini söylemek mümkün değildir. Anti-otoriter kimlik, yalnızca liberal ve görece rahat dönemlerde taşınan bir etik etiket olamaz. Devlet zorbalığının yoğunlaştığı, bedelin ağırlaştığı ve kamusal alanın kapandığı anlarda silikleşiyorsa, bu kimliğin siyasal içeriği sorgulanmak zorundadır.
Bu dönemde dayanışma ağlarının zayıflaması, politik ilişkilenme biçimlerinin süreklilik kazanamaması, ortak müdahale kapasitesinin kurulamaması ve baskıya karşı açık, etkili mücadele biçimlerinin üretilememesi yalnızca dışsal koşullarla açıklanamaz. Korku rejimi hareketleri parçalamış olabilir; fakat parçalanmanın nasıl içselleştirildiğini, hangi alışkanlıkların geri çekilmeyi normalleştirdiğini ve hangi örgütsel yetersizliklerin bu sonucu büyüttüğünü de sormak gerekir.
Özeleştiri, geçmişi suçluluk duygusu içinde tekrar etmek değildir. Yeni mücadele biçimlerini kurabilmek için yenilginin, suskunluğun ve yetersizliğin bilgisini üretmek gerekir. Anti-otoriter hareketin yeniden güç kazanması; yalnızca iktidarı eleştiren bir dil kurmasına değil, kalıcı dayanışma ilişkileri yaratmasına, baskı dönemlerinde geri çekilmeyen açık politik hatlar geliştirmesine ve toplumsal mücadelelerle yeniden bağ kurmasına da bağlıdır.
Bu yüzden Suruç’u, Ankara Garı’nı ve 15 Temmuz sonrasında kurulan korku rejimini birlikte düşünmek, geçmişi açıklamaktan ibaret değildir. Aynı zamanda geleceğe dönük bir sorudur: Korkunun dağıttığı ortaklığı nasıl yeniden kuracağız? Devletin zorbalığı karşısında yalnızca tepki veren değil, süreklilik taşıyan bir anti-otoriter mücadeleyi nasıl örgütleyeceğiz? Bu yüzleşme ertelenemez, çünkü anma ancak yeni bir siyasal sorumluluğa dönüştüğünde yaşayan bir hafıza hâline gelir.




Yorumlar