top of page

KÜRESEL SİSTEMİN KIRILMA EŞİĞİ: ÇİN -- Mehmet Mustafa Kapıkıran

  • 30 Tem
  • 14 dakikada okunur

Ağustos ayında, Hunan Kömür Sanayi Grubu'nda, patronların madenlerin özelleştirilmesi hazırlıklarının bir parçası olarak öne sürdüğü taleplere karşı grev çıktı. 02 Ekim 2009
Ağustos ayında, Hunan Kömür Sanayi Grubu'nda, patronların madenlerin özelleştirilmesi hazırlıklarının bir parçası olarak öne sürdüğü taleplere karşı grev çıktı. 02 Ekim 2009

Atlantik Merkezli Dünyada Asya-Pasifik’in Yükselişi ve Uzun Geçiş Dönemi

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği kapanırken, dünya alıştığı tarihsel koordinatları kaybediyor. Serbest ticaretin yerini gümrük duvarları, ekonomik karşılıklı bağımlılığın yerini ise güvenlik kaygıları alıyor. Yarı iletkenler, yapay zekâ, bataryalar, veri merkezleri ve kritik mineraller, sanayi politikasının konusu olmaktan çıktı; askerî ve siyasal güç mücadelesinin araçlarına dönüştü. Enerji hatları yeniden savaş haritalarına işlendi. Tedarik zincirlerinin nereden geçeceği, hangi ülkenin hangi teknolojiye ulaşabileceği, limanların ve boğazların kim tarafından denetleneceği artık şirket bilançolarından önce devletlerin güvenlik belgelerinde tartışılıyor.

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş, İran’ı ve Hürmüz Boğazı’nı bu mücadelenin merkezlerinden biri hâline getirdi. Savaş beşinci ayını doldururken boğazdaki geçiş düzeni hâlâ pazarlık konusu; dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümü siyasî ve askerî kararlara bağlı durumda. Tayvan çevresinde süren askerî hareketlilik, Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki teknoloji ve ticaret çekişmesiyle birleşiyor. Bir tarafta enerji geçitleri, diğer tarafta yarı iletken fabrikaları var. İkisi de çağımızın güç haritasını belirliyor.

Yaşananları iki büyük devlet arasındaki sıradan bir rekabet olarak göremeyiz. Karşımızda, üretimin, finansın, teknolojinin ve askerî gücün birbirinden farklı hızlarla yer değiştirdiği bir dünya var. Atlantik merkezli düzen ortadan kalkmış değil, fakat bu düzenin eski güveni, kuralları ve birlik duygusu sürekli biraz daha yıpranıyor. Asya-Pasifik, dünya üretiminin ve teknolojik yeniliğin başlıca sahasına dönüşürken, siyasal ve askerî üstünlük hâlâ büyük ölçüde Washington’un elinde bulunuyor. Bugünün gerilimi de tam olarak burada doğuyor diyebiliriz. Ekonomik ağırlık doğuya kayıyor, onu yönetecek kurumlar ve güvenlik düzeni aynı hızla değişmiyor.


Hegemonya Değişimleri Nasıl Gerçekleşir?

On dokuzuncu yüzyılda İngiltere’nin üstünlüğü Manchester fabrikalarından ibaret değildi. Deniz yolları, sterlin, Londra finans piyasası, sömürgeler ve donanma aynı düzenin parçalarıydı. Amerika Birleşik Devletleri, yirminci yüzyılın ortasında daha çok mal ürettiği için hegemon olmadı. İki dünya savaşı, 1929 Büyük Bunalımı, Avrupa’nın yıkımı, sömürge imparatorluklarının çözülmesi ve Bretton Woods kurumları) Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, dünya ekonomisinin ağırlık merkezini Londra’dan Washington’a taşıdı.

Hegemonya, üretim üstünlüğünden daha fazlasını gerektirir. Para biriminin dünya çapında kullanılmasını, kredi ve yatırım akımlarının denetlenmesini, askerî ittifakları, uluslararası kurumları ve başka ülkelere kabûl edilebilir bir gelecek vaadini içerir. Üstünlük zorla korunabilir; hegemonya ise belirli bir ölçüde rıza üretmeden kalıcı olamaz.

Bu nedenle Çin’in yükselişiyle Çin’in hegemonyasını birbirine karıştırmamak gerekir. Çin, dünya ekonomisinin üretim yapısını kökten değiştirdi. Birçok sanayi kolunda Batı’nın üstünlüğüne son verdi. Buna karşılık dolar, Amerikan finans piyasalarının ve ABD öncülüğündeki askerî ittifakların yerini alacak bütünlüklü bir düzen henüz kuramadı. İçinde bulunduğumuz dönem, bir hegemonun çekilip diğerinin onun koltuğuna oturduğu basit bir nöbet değişimine benzemiyor. Eski merkezin gücünü yitirdiği, yenisinin ise sınırları belirlenmiş bir düzen kuramadığı uzun bir geçiş dönemi yaşanıyor.


Aşağılanma Yüzyılından Ulusal Yeniden Doğuşa:

Çin’in bugünkü siyasal aklı son kırk yılın büyüme rakamlarından doğmadı. Afyon Savaşları’yla başlayan dönemde ülke, Batılı güçlerin ve Japonya’nın askerî müdahalelerine uğradı; limanlarını açmaya zorlandı; ekonomik ve siyasal egemenliğinin önemli bir bölümünü kaybetti. Çin devletinin resmî tarih anlatısında “Aşağılanma Yüzyılı” diye anılan bu dönem, geçmişte kalmış bir felâket olmaktan daha çok bugünkü iktidarın meşruiyet kaynaklarından biridir.

Bu deneyim bazen Almanya ve İtalya’nın geç uluslaşmasıyla karşılaştırılıyor. Her iki ülke de sanayileşmeye ve sömürge paylaşımına geç katılmış, bu gecikmişliği saldırgan bir yayılma siyasetinin gerekçesi hâline dönüştürmüştü. Çin’in tarihi başka türlü aktı. Çin, paylaşım yarışına geç katılan genç bir ulus-devlet değil, emperyalist müdahaleler sonucunda parçalanan eski bir imparatorluk ve uygarlık olarak kendisini yeniden kurdu.

Aradaki fark önemlidir. Pekin’in “ulusal yeniden doğuş” söylemi, ekonomik kalkınma vaadinin ötesinde, geçmişteki parçalanmışlığın tekrarlanmayacağı iddiasını da taşır. Şi Jinping’in konuşmalarında Afyon Savaşları’ndan ulusal yeniden doğuşa uzanan çizginin sürekli hatırlatılması rastlantı olmasa gerek. Çin Komünist Partisi, ülkenin yeniden zayıflamasını önleyebilecek tek siyasal güç olarak sunulmaktadır.

Tayvan, Güney Çin Denizi, teknoloji ambargoları ve ‘Kuşak ve Yol Girişimi’ bu tarih anlayışından bağımsız olarak ele alınamaz. Bununla beraber, devletin geçmişi anlatma biçimi ile tarihsel gerçeklik arasında da bir mesafe bırakmak gerekir. “Aşağılanma Yüzyılı” yaşanmış müdahaleleri hatırlatır; fakat hangi olayların öne çıkarılacağını, hangi toplumsal çatışmaların unutulacağını da iktidar belirler. Tarih, burada hafıza olduğu kadar bir yönetim aracıdır.


Neoliberal Küreselleşmenin Çin Paradoksu:

Bugünkü Çin’in yükselişinin, neoliberal küreselleşmenin kendi iç çelişkilerinden doğdu demek ilk bakışta abartılı gelebilir.

1970’lerden itibaren Batılı şirketler, üretim maliyetlerini düşürmek amacıyla fabrikalarını Asya’ya taşımaya başladı. Deng Şiaoping dönemindeki reformlarla Çin bu hareketin başlıca merkezine dönüştü. Özel ekonomik bölgeler açıldı, yabancı sermaye teşvik edildi, kırsal nüfus yeni sanayi kentlerine aktı. Çin’in 11 Aralık 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne katılması, ülkenin küresel üretim zincirlerine yerleşmesini hızlandırdı.

Washington’da ve Avrupa başkentlerinde yaygın olan beklenti açıktı. Çin dünya piyasasına girdikçe piyasa kurallarını benimseyecek; büyüyen orta sınıf siyasal özgürlük talep edecek; ekonomik bütünleşme ülkeyi Batı düzenine yaklaştıracaktı. Ticaretin siyasal yakınlaşma yaratacağı düşünülüyordu.

Tarih farklı yönde ilerledi.

Batılı şirketler üretimi Çin’e taşırken makinelerle beraber mühendislik bilgisini, kalite ölçülerini, iş örgütlenmesini ve tedarik zinciri deneyimini de taşıdı. Çin yönetimi ise bu süreci kendi hâline bırakmadı. Devlet planlamasını korudu; kamu bankalarını sanayi politikasının hizmetine verdi; teknoloji aktarımını teşvik etti; altyapıya büyük kaynak ayırdı; yerli şirketleri kamu alımları ve uzun vadeli kredilerle destekledi. Yabancı sermaye, Çin’in kalkınma hedeflerine bağlandığı ölçüde kabul edildi.

Sonuçta Batı’nın düşük maliyetli üretim üssü olarak görülen ülke, Batı’nın başlıca sanayi rakibine dönüştü. Neoliberal küreselleşme sermayeye ucuz emek ve yüksek kâr sağlarken Batı’daki sanayi üretiminin coğrafyasını değiştirdi. Fabrikalar kapandı, bazı bölgeler uzun süreli işsizlik ve yoksullaşmayla karşılaştı. “Çin şoku” adı verilen süreç, ithalat rekabetine açık Amerikan sanayi bölgelerinde ücretleri, istihdamı ve toplumsal hayatı yıllar boyunca etkiledi.

Küreselleşmenin kurucuları kendi başarılarının sonuçlarıyla karşı karşıya kaldılar. Sermaye sınırları aşmış, üretim dünyanın başka bir bölgesinde yoğunlaşmıştı. Fakat devletler, sanayi gücünün el değiştirmesini siyasî bir mesele olarak görmeye başladığında serbest piyasa öğretisi hızla geri çekildi.


Dünyanın Fabrikasından Teknoloji Gücüne:

Çin’in gelişmesini hâlâ ucuz işgücü üzerinden anlatmak gerçeği yakalamamıza yetmiyor. Ülke, düşük maliyetli tüketim mallarının ötesine geçti. Elektrikli araçlar, bataryalar, güneş panelleri, yüksek hızlı trenler, haberleşme altyapısı, gemi yapımı, insansız hava araçları ve sanayi robotlarında dünya pazarının belirleyici üreticilerinden biri hâline geldi.

Uluslararası Enerji Ajansı'na göre Çin, 2025’te dünya elektrikli otomobil üretiminin yüzde 70’ini, batarya hücresi üretiminin yüzde 80’den fazlasını gerçekleştirdi. Elektrikli araç bataryalarında kullanılan katot malzemelerinin yaklaşık yüzde 85’i, anot malzemelerinin yüzde 90’dan fazlası Çin’de üretildi. Bu yoğunluk, tek tek şirketlerin başarısından daha büyük bir olguyu anlatıyor. Madenlerin işlenmesinden ara malına, batarya hücresinden tamamlanmış araca kadar bütün üretim ağı aynı coğrafyada kurulmuş durumda.

Çin’in teknoloji gücü, üretim hacmiyle de sınırlı değil. Dünya Fikrî Mülkiyet Örgütü’nün 2025 Küresel Yenilik Endeksi’nde Çin ilk kez ilk on ülke arasına girdi. Patent başvurularında dünya lideri oldu; en büyük yüz yenilik kümesinin yirmi dördüne ev sahipliği yaptı. Şincan-Hong Kong-Guangzhou bölgesi dünyanın en büyük yenilik kümesi olarak sıralandı.

Üniversiteler ve meslek eğitimi de bu yönelişe göre yeniden düzenleniyor. Ceren Ergenç’in Çin Eğitim Bakanlığı verilerinden aktardığına göre 2021-2025 arasında 12 bin 200 lisans programı kapatıldı ya da askıya alındı, bunların yerine 10 bin 200 yeni program açıldı. Kapanan programların önemli bir bölümü sanat, beşerî bilimler, yabancı dil ve işletme alanlarında yoğunlaşırken, yeni programlar robotik, yapay zekâ ve devletin teknoloji hedefleriyle bağlantılı alanlara yöneldi. Bu değişiklik sanayi politikasının eğitim üzerindeki gücünü gösteriyor; genç işsizliğini ve diploma ile iş arasındaki açılmayı da ele veriyor.

Çin’in ilerlemesi “Batı’dan kopyalanan teknoloji” açıklamasına sığmıyor. Büyük bir iç pazarın, kamu yatırımlarının, mühendislik eğitiminin, üretim ölçeğinin ve şirketler arasındaki sert rekabetin birleşimi söz konusu. Kopyalama, uyarlama, maliyet düşürme ve kendi teknolojisini üretme aynı sürecin farklı evreleri oldu.


Mao’nun Uzun Savaşının Yankısı:

Çin’in Amerika Birleşik Devletleri ile rekabetini anlamak için Mao Zedong’un 1938 tarihli “Uzatılmış Savaş Üzerine” metnine dönmek öğretici olabilir. Mao kendisinden daha güçlü bir düşmana karşı hızlı bir zafer aramıyordu. Zaman kazanmayı, üretim ve örgütlenme kapasitesini büyütmeyi, karşı tarafın iç çelişkilerinden yararlanmayı ve güç dengesi değiştiğinde saldırıya geçmeyi savunuyordu.

Bu metni günümüzün ticaret ve teknoloji rekabetine doğrudan uygulamak doğru olmaz. Mao, Japon işgaline karşı yürütülen halk savaşından söz ediyordu. Bugün fabrikalar, çipler, gümrük tarifeleri, sermaye hareketleri ve kritik mineraller üzerinden süren başka bir tür mücadele var. Bağ kurulacaksa, bu ancak zaman anlayışı üzerinden kurulabilir.

Çin devlet basınının Nisan 2025’te, gümrük tarifelerinin ağırlaştığı günlerde Mao’nun metnini yeniden gündeme getirmesi bu yüzden anlamlıydı. Verilen mesaj basitti: kısa süreli kayıplar karşısında geri çekilmemek, rakibin dayanma gücünü sınamak, uzun süreli mücadeleye hazırlanmak.

Şi Çinping yönetiminin bütün dış siyasetini Mao’nun öğretisinden türetmek zorlama olur. Yine de Çin yönetiminin zamanını, Trump’ın siyasetinden farklı kullandığı görülüyor. Trump, iç kamuoyuna sunabileceği hızlı ve gösterişli başarılar arıyor. Pekin ise anlaşmaların ömrünü, üretim kapasitesini ve uzun vadeli güç dengesini hesaplıyor.

Trump’ın 13-15 Mayıs 2026 tarihli Pekin ziyareti sırasında, 14 Mayıs’ta yapılan Trump-Şi görüşmesi bu farkı ortaya koydu. Beyaz Saray görüşmelerin ardından “tarihî anlaşmalar” sağlandığını duyurdu. Reuters’ın değerlendirmesi daha ölçülüydü: Ticarette büyük bir atılım gerçekleşmemiş, Pekin, İran-Savaşının sona erdirilmesi için somut bir taahhütte bulunmamıştı. Tarım ürünleri ve bazı ekonomik başlıklarda uzlaşmaya varılmış olsa da Tayvan, ileri teknoloji, kritik mineraller ve güvenlik meseleleri yerinde duruyordu.

Zirvenin önemi çözdüğü sorunlardan gelmiyordu. Bir Amerikan başkanının Çin’e giderek hem ekonomik bir anlaşma hem de İran konusunda yardım araması, güç ilişkilerindeki değişimi gösteriyordu. Pekin masaya eşitlik iddiasıyla oturmuştu; Washington’un her talebine cevap verme ihtiyacı hissetmiyordu. Gülener Kırnalı’nın zirve değerlendirmesinde dikkat çektiği gibi, Trump’ın hareket alanı İran savaşı, enerji fiyatları ve iç ekonomik baskılarla daralmış; Çin yönetimi ise artan özgüvenini sergileme fırsatı bulmuştu.


İkinci Çin Şoku ve Sanayi Politikasının Dönüşü:

Batı’da “China Shock 2.0” diye adlandırılan tartışma, Çin’in üretim düzenindeki yeni yerini anlatıyor. İlk Çin şoku tekstil, oyuncak, mobilya ve gündelik tüketim mallarıyla ilişkilendirilmişti. Bugünkü kaygının merkezinde elektrikli araçlar, bataryalar, güneş panelleri, makineler ve sayısal teknolojiler bulunuyor.

Fakat “ikinci Çin şoku” tarafsız bir kavram değildir. Çin’in sanayi başarısını kapasite fazlası, devlet yardımı ve piyasa bozucu uygulamalarla açıklayan Batılı bir bakışı da taşımaktadır. Pekin ise bu türden değerlendirmeleri rekabet gücünü kaybeden ülkelerin korumacılığına mazeret üretme çabası olarak görüyor.

Her iki tarafın söyleminde gerçek payı var. Çin’de kamu kaynaklarının yarı iletkenler, elektrikli araçlar, bataryalar, güneş ve rüzgâr teknolojileri, çelik, gemi yapımı ve ileri makine sanayisi gibi stratejik alanlara yoğun biçimde yöneltildiği açık. Özellikle güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar, çelik, cam ve bazı kimya ürünlerinde üretim kapasitesi iç talebin üzerine çıktı. Buna karşılık Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa da kendi şirketlerini vergi indirimleri, devlet yardımları, yerli üretim şartları ve ithalat kısıtlamalarıyla destekliyor. Dün serbest piyasayı savunan devletler bugün üretimin nerede, hangi teknolojiyle ve kim tarafından yapılacağına doğrudan müdahale ediyor.

Böylece sanayi politikası geri dönüyor. Daha doğrusu hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmadığı anlaşılıyor. Devlet desteği Batılı şirketlere verildiğinde çoğu zaman yenilikçilik, Çinli şirketlere verildiğinde piyasa ihlâli sayılıyor. Pekin de devlet müdahalesinin toplumsal ve çevresel maliyetlerini başarı rakamlarının arkasına saklıyor. Ticaret savaşının dili, ekonomik çıkarların üzerine geçirilmiş bir haklılık elbisesi gibi çalışıyor.


Çin’in Yükselişinin İç Sınırları:

Çin’in sanayi gücü, önünde engel bulunmayan bir yükseliş çizgisi oluşturmuyor. Ülkenin bugünkü büyüme modeli ciddi sorunlarla karşı karşıya.

Uzun yıllar boyunca büyümeyi emlâk yatırımları, altyapı harcamaları, ucuz kredi ve ihracat taşıdı. Bu bileşim eski verimliliğini kaybediyor. Konut sektöründeki daralma, büyük müteahhitlerin borç sorunlarından ibaret değil. Konut, Çinli ailelerin başlıca servet birikim araçlarından biri. Fiyatlar düştüğünde haneler kendilerini yoksullaşmış hissediyor ve harcamalarını kısıyor. Arazi satışlarından gelir elde eden yerel yönetimler kaynak kaybediyor. İnşaat, çelik, çimento, beyaz eşya ve perakende sektörü bu gerilemeden etkileniyor.

Dünya Bankası, Çin ekonomisinin 2026’da yüzde 4,4 büyümesini bekliyor. İlk bakışta yüksek görünen bu oran, ülkenin geçmişteki büyüme hızlarının altında. Banka, tüketimin zayıf kalacağını, özel yatırımların emlâk sektöründeki düzelme ve düşük şirket kârlılıkları nedeniyle baskı altında bulunacağını belirtiyor. IMF de yaşlanan nüfus, verimlilik artışındaki yavaşlama, borçlar ve kamu öncülüğündeki verimsiz yatırımları orta vadeli sorunlar arasında sayıyor.

Çin ekonomisinin temel açmazlarından biri, üretim kapasitesiyle hane tüketimi arasındaki mesafedir. Devlet kaynakları sanayiye, altyapıya ve emlâka yönelirken ücretlerin millî gelir içindeki payı ve sosyal harcamalar aynı hızda büyümedi. Sağlık, eğitim, konut, işsizlik ve yaşlılık konusunda kendisini güvende hissetmeyen insanlar tasarruf ediyor. Fabrikalar daha fazla mal üretiyor, fakat iç pazar bu malları aynı hızla tüketemiyor.

Onur Türkmen’in Çin’in 2026’daki iç görünümüne ilişkin gözlemleri, büyüme rakamlarının arkasındaki durgunluğu anlatıyor: Yılın ilk yarısında perakende pazarı sınırlı büyürken şehir merkezlerindeki alışveriş yerlerinde kapanan mağazalar çoğaldı. İhracat ve ileri teknoloji üretimi canlılığını korusa da gündelik ekonomide aynı iyimserlik hissedilmiyor.

İç tüketim yetersiz kaldıkça Çinli şirketler dış pazarlara daha fazla yöneliyor. Bu kez başka ülkelerin sanayileri Çin’in ölçeği ve fiyatları karşısında korunma talep ediyor. Çin’in başarısı kendi karşı hareketini doğuruyor: Gümrük tarifeleri yükseliyor, yatırımlar güvenlik incelemesine alınıyor, teknoloji aktarımı sınırlanıyor.


Emek Rejimi, Genç İşsizliği ve Yaşlanan Toplum:

Çin mucizesinin maddî temelinde yüz milyonlarca emekçinin kırdan kente hareketi bulunuyor. Kıyı şehirlerindeki fabrikalar, inşaat alanları ve lojistik merkezleri bu büyük göç sayesinde büyüdü. Çin Ulusal İstatistik Bürosuna göre 2025’te kırsal göçmen işçilerin sayısı 301 milyonu aştı. İşletmelerde haftalık ortalama çalışma süresi 48,6 saate ulaştı.

Çin’de hane kayıt sistemi, insanları doğdukları ya da resmen kayıtlı oldukları yere bağlıyor. Bu nedenle kırsaldan kentlere çalışmaya gelen milyonlarca göçmen işçi, yıllarca yaşadıkları ve çalıştıkları şehirlerde eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve konut gibi kamu hizmetlerinden kent sakinleriyle aynı koşullarda yararlanamadı. Son yıllarda bazı kısıtlamalar gevşetilmiş olsa da kayıt yeri ile fiilen yaşanan yer arasındaki ayrım bütünüyle ortadan kalkmış değil. Uluslararası Çalışma Örgütüne göre sosyal güvenlik sisteminin parçalı yapısı ve yerel kayıt şartları, göçmen işçilerin bu haklara erişmesini hâlâ zorlaştırıyor.

Devletin, sanayi ve teknoloji yatırımlarını yönetebilmesi, üretilen zenginliğin emekçiler lehine bölüşüldüğü anlamına gelmiyor. Çin’de resmî sendika yapısı dışında bağımsız sendikal örgütlenmeye hukukî alan tanınmıyor; resmî sendika yapısı parti-devlet düzeni içinde faaliyet gösteriyor. Uzun çalışma saatleri, platform emeği, göçmenlerin eşitsiz konumu ve işyerindeki katı disiplin sınai başarının diğer yüzünü oluşturuyor. Çin’in Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı direnmesi ile Çinli işçilerin sermaye ve devlet karşısındaki durumu ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bu ayrım yapılmadığında kamu mülkiyeti ve devlet plânlaması, toplumsal eşitliğin kendiliğinden kanıtı sayılıyor.

Genç işsizliği başka bir baskı kaynağıdır. Haziran 2026’da öğrenciler dışında tutulan 16-24 yaş grubundaki kentli gençlerin işsizlik oranı yüzde 14,9’du. Oran son bir yılın en düşük seviyesine gerilemiş olsa da genel işsizlik oranının çok üzerinde kaldı. Aynı yıl 12,7 milyon üniversite mezununun iş piyasasına girmesi bekleniyordu. Diplomaların çoğalmasıyla nitelikli ve güvenceli işlerin aynı hızda artmaması, gençlerin gelecek kaygısını artırıyor.

Nüfusun yaşlanması bu soruna başka bir boyut ekliyor. 2025 sonunda 60 yaşın üzerindeki nüfus 323 milyonu geçti ve toplam nüfusun yüzde 23’üne ulaştı. Çalışma çağındaki nüfus daralırken emeklilik, sağlık ve bakım harcamaları büyüyor. Çin, bir yandan otomasyonla daha az emek kullanmaya, diğer yandan yaşlanan toplumun sosyal yükünü karşılamaya çalışıyor.


Yeşil Sanayinin Kömür Gölgesi:

Çin, iklim krizine karşı kullanılacak teknolojilerin başlıca üreticisidir. Güneş panellerinin, bataryaların ve elektrikli araçların ucuzlamasında Çinli şirketlerin üretim ölçeği belirleyici oldu. Pek çok ülkenin enerji dönüşümü Çin’de üretilen ara mallara ve donanıma bağlıdır.

Fakat Çin’in enerji düzeni tek yönlü bir yeşil dönüşüm hikâyesi sunmuyor. Yenilenebilir enerji kapasitesi hızla artarken kömür, enerji güvenliğinin dayanağı olarak korunuyor. Uluslararası Enerji Ajansı, Çin’in kömür yatırımlarının 2025’te 54 milyar doları aşmasını bekliyordu. Çin 2024’te 66,7 gigavatlık yeni kömür santrali kapasitesine onay verdi. Bu rakam, 2022 ve 2023’te yıllık 100 gigavatı aşan onayların altında kalsa da kömüre dayalı kapasitenin genişlemeyi sürdürdüğünü gösteriyor. 2025’te yenilenebilir kaynaklardaki büyüme kömür tüketimini yataylaştırdı; buna rağmen sanayi ve elektrik üretiminin ölçeği fosil yakıtlara bağımlılığı sürdürüyor.

Bu çelişkiyi ikiyüzlülük sözüyle geçiştirmek kolay, fakat açıklayıcı değildir. Çin yönetimi enerji kesintilerinden, ithâl yakıta bağımlılıktan ve sanayi üretiminin aksamasından çekiniyor. Kömür santralleri rüzgâr ve güneş üretiminin düştüğü saatlerde güvence olarak tutuluyor. Ne var ki geçici güvence diye kurulan her santral, onlarca yıllık yeni bir bağımlılık yaratıyor.

Çin’in yeşil teknoloji üstünlüğü ekolojik bir kurtuluşla özdeşleştirilemez. Kömürün yerini güneş panelinin, benzinli aracın yerini elektrikli aracın alması önemlidir. Fakat üretimin sürekli büyümesi, maden çıkarımının genişlemesi ve tüketimin sınır tanımaması sorgulanmadıkça araçlar değişir, büyüme mantığı yerinde kalır.


Büyük Sanayi Gücü Hegemon Olur mu?

Çin, eski düzenin dışında kalan bir ülke değildir. Dünya piyasasının, uluslararası ticaretin ve küresel sermaye hareketlerinin merkezinde bulunuyor. Bu düzenin kurallarından yararlandı, o kuralları kendi ihtiyaçlarına göre kullandı ve şimdi bazılarını değiştirmek istiyor. Çin’i dünya kapitalizminin dışındaki saf bir seçenek olarak görmek de onu Batı’nın basit bir kopyası saymak da açıklayıcı değildir.

‘Kuşak ve Yol Girişimi’, Çin’in üretim gücünü limanlara, demiryollarına, enerji santrallerine ve ticaret koridorlarına bağladı. Asya Altyapı Yatırım Bankası, Temmuz 2026 itibarıyla 111 onaylanmış üyeye ulaşmıştı. Bu kurumlar, Batı merkezli finans yapılarının dışında hareket alanı açıyor. Dünya Bankası araştırmaları da ‘Kuşak ve Yol’ yatırımlarının ulaşım sürelerini ve ticaret maliyetlerini düşürme imkânı taşıdığını; borç sürdürülebilirliği, saydamlık, çevre ve yolsuzluk sorunları çözülmediğinde ağır maliyetler yaratabileceğini belirtiyor.

Çin’in sunduğu imkânlar Küresel Güney’de karşılık buluyor. Pekin, demokrasi ve insan hakları alanında siyasal şartlar ileri sürmeden kredi ve altyapı sağladığını söylüyor; Batı sömürgeciliğinin mirasına karşı egemenlik ve kalkınma dilini kullanıyor. Bu söylem, Washington’ın yaptırımları, gümrük tarifelerini ve mali desteği siyasal baskı aracı olarak kullandığı, kimi ülkelerde seçim süreçlerine açıkça taraf olduğu bir dönemde yankı bulmaya devam ediyor. Birçok ülke açısından Çin’le ilişki, Batı’ya bağımlılığı azaltabilecek yeni bir pazarlık alanı açıyor.

Bununla beraber rıza üretmek, kredi vermekten ve liman inşa etmekten daha zor. Borç koşulları, yerel istihdam, çevresel zararlar, sözleşmelerin saydamlığı ve Çinli şirketlerin ayrıcalıkları tartışma konusu olmaya devam ediyor. Çin’in siyasal düzeni başka toplumlara evrensel bir özgürleşme vaadi sunmuyor. Devlet egemenliğini savunan dili, iktidardaki yönetimler için çekici olabilir; işçiler, kadınlar, muhalifler ve yerel topluluklar açısından aynı çekiciliğe sahip olmayabilir.

Para ve askerî güç alanındaki fark da sürüyor. 2026’nın ilk çeyreğinde dolar, açıklanmış dünya döviz rezervlerinin yüzde 57,13’ünü oluşturuyordu. Renminbi’nin payı yüzde 1,99’du. Üretimin ağırlık merkezi doğuya kaymış olsa da dünya parası hâlâ dolardır.

Askerî harcamalarda da Amerika Birleşik Devletleri açık ara önde bulunuyor. SIPRI’nin tahminine göre ABD 2025’te 954 milyar dolar, Çin ise 336 milyar dolar askerî harcama yaptı. Çin kendi yakın çevresinde hızla güçleniyor; donanmasını, füze kapasitesini ve uzay yeteneklerini büyütüyor. Fakat ABD’nin dünya geneline yayılmış üsleri, ittifakları ve askerî kurumlarıyla karşılaştırılabilecek bir ağ kurmuş değil.

Çin yeni hegemon olmaktan önce, eski hegemonun dünyayı eskisi gibi yönetmesini zorlaştıran güçtür. Bu ayrım önemlidir.


Çin Yüzyılı mı, Tehlikeli Bir Ara Dönem mi?

Çin’in yükselişini geçici bir sapma saymak mümkün olmasa gerek. Ülke, dünya üretiminin coğrafyasını değiştirdi; birçok alanda Batı’nın teknoloji tekeline son verdi; gelişmekte olan ülkelere yeni ticaret, kredi ve altyapı imkânları sundu. Amerika Birleşik Devletleri’nin tek taraflı hareket edebileceği alanı daralttı.

Fakat eski düzenin zayıflaması, yeni düzenin kurulduğu anlamına gelmiyor. Amerika Birleşik Devletleri sanayi üstünlüğünün bir bölümünü kaybederken dolar, finans piyasaları, üniversiteler, teknoloji şirketleri, askerî ittifaklar ve kültürel etki üzerinden büyük bir güç taşımaya devam ediyor. Çin ise üretimde ulaştığı seviyeyi dünya parası, kalıcı ittifaklar ve siyasal rıza alanlarına taşıyabilmiş değil.

Üstelik kendi iç sorunları ağırlaşıyor. Emlâk krizi, yerel yönetim borçları, zayıf tüketim, genç işsizliği, nüfusun yaşlanması, gelir eşitsizliği ve siyasal katılımın sınırları, Çin’in önündeki gerçek engellerdir. Devletin yüksek örgütlenme kapasitesi bu sorunlara müdahale etme imkânı sağlıyor; aynı merkezî yapı, hataların açıkça tartışılmasını ve aşağıdan gelen taleplerin siyasete taşınmasını güçleştiriyor.

İçinde bulunduğumuz dönemi tamamlanmış bir “Çin yüzyılı” diye adlandırmak için erkendir. Daha doğru olan, eski merkezin dünyayı eskisi gibi yönetemediği, yeni merkezin ise kendi düzenini henüz kuramadığı uzun bir geçişten söz etmektir. Böyle dönemlerin barış içinde geçeceğine dair bir güvence yoktur. Ekonomik güçle siyasal düzen arasındaki mesafe açıldıkça ticaret savaşları sertleşiyor, askerî harcamalar artıyor, bölgesel çatışmalar büyük güç hesaplarına bağlanıyor.

Çin, dünya sisteminin sorunlarına verilmiş hazır bir cevap değildir. Çin’i yalnızca otoriter bir tehdit olarak anlatan Batılı söylem, kendi sömürgeci geçmişini ve neoliberal küreselleşmenin yıkımını gizler. Çin’i kendiliğinden ilerici ya da sosyalist bir karşı güç sayan yaklaşım ise ülkedeki sınıf eşitsizliklerini, emek rejimini, siyasal baskıyı ve ekolojik maliyetleri gözden kaçırır.

Asıl soru Çin’in, Amerika Birleşik Devletleri’nin yerini alıp almayacağı değildir. Üretim gücünün nasıl bir toplumsal düzene bağlanacağı, teknolojinin kimin ihtiyaçlarına hizmet edeceği, kalkınmanın maliyetini kimlerin ödeyeceği ve yeni uluslararası ilişkilerin eşitlik mi, başka türden bağımlılıklar mı üreteceği sorulmalıdır.

Dünya sisteminin kırılma eşiği tam da burada bulunuyor. Eski düzen çözüm üretemiyor. Yeni güç ise henüz nasıl bir dünya kuracağını göstermiş değil.


KAYNAKÇA

Türkçe Kaynaklar

Söyleşiler ve Güncel Değerlendirmeler

Gülener Kırnalı, “Trump’ın Çin Ziyaretine Dair Beş Kritik Not”, Medyascope, 16 Mayıs 2026. "https://medyascope.tv/2026/05/16/trumpin-cin-ziyaretine-dair-bes-kritik-not/" (https://medyascope.tv/2026/05/16/trumpin-cin-ziyaretine-dair-bes-kritik-not/)

Yıldız Önen, “Pekin’de Eşitler Masası Kuruldu”, İlke TV. "https://ilketv.com.tr/pekinde-esitler-masasi-kuruldu/" (https://ilketv.com.tr/pekinde-esitler-masasi-kuruldu/)


Çin’in Toplumsal, Siyasal ve Ekonomik Yapısı

Textum Dergi, Çin Dosyası:


Çin-ABD Rekabeti ve Dünya Sistemi


Avrupa Birliği, Rekabet ve Sanayi Politikası

Yabancı Kaynaklardan Yararlanılan Konular

Çin ekonomisi, genç işsizliği, Trump-Şi görüşmesi, İran savaşı ve Hürmüz Boğazı hakkındaki güncel haber ve değerlendirmeler;

ABD-Çin ticaret savaşı sırasında Mao Zedong’un Uzatılmış Savaş Üzerine metninin yeniden gündeme gelmesi ve Çin’in uzun vadeli rekabet anlayışı üzerine yayımlanan haber ve yorumlar;

Çin ekonomisindeki büyüme, iç tüketim, emlak sektörü, Kuşak ve Yol Girişimi ile borç ve altyapı sorunları hakkında yayımlanan raporlar;

Çin ekonomisinin orta vadeli görünümü, küresel döviz rezervleri ve renminbinin uluslararası para sistemi içindeki yeri hakkındaki veriler;

Çin’in elektrikli araç, batarya, yenilenebilir enerji ve kömür yatırımları hakkındaki güncel veriler;

Çin ile Amerika Birleşik Devletleri’nin askerî harcamalarına ilişkin karşılaştırmalı veriler;

Çin’in dünya ticaretine katılması, ticaret uyuşmazlıkları ve gümrük politikaları hakkındaki yazı ve belgelere ulaşılmaya çalışılmıştır.

Bu konularda Reuters, South China Morning Post, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Uluslararası Enerji Ajansı, Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü ve Dünya Ticaret Örgütü tarafından yayımlanan, kamuya açık haber, analiz, veri ve raporlardan yararlanılmıştır. Yabancı dildeki metinler otomatik çeviri aracılığıyla okunup anlaşılması için çaba sarf edilmiştir; bilgi ve veriler birincil ve ikincil farklı kaynaklarla karşılaştırılmıştır.

 

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page