Kimin Entegrasyonu, Kimin Felaketi?---Seyit İbrahim
- 2 Ağu
- 17 dakikada okunur

Hasan Basri Karabey’in 1 Ağustos 2026 tarihinde Yeni Yaşam’da yayımlanan “Sultan Hamid’in Entegrasyon Siyaseti” başlıklı yazısı (*), sıradan bir tarih değerlendirmesi olarak okunamaz. Yazının güncel “demokratik entegrasyon” tartışmalarının ortasında yayımlanması, Yavuz Sultan Selim’den II. Abdülhamid’e uzanan Osmanlı-Kürt ittifakını bugünkü siyasal sürecin tarihsel dayanağı olarak sunması ve buradan Kürt hareketinin devletle kuracağı yeni ilişkiye olumlu bir geçmiş üretmesi, onu doğrudan güncel siyasal tartışmanın parçası hâline getiriyor.
Bu nedenle mesele, II. Abdülhamid’in Kürtleri sevip sevmediği, onları “asli unsur” kabul edip etmediği ya da bazı Kürt aşiretlerine devlet içinde alan açıp açmadığı değildir. Asıl soru şudur:
Bu entegrasyon hangi devlet düzenine, hangi yerel güçler aracılığıyla, kimlere karşı ve kimlerin toprakları, malları ve hayatları pahasına gerçekleştirilmiştir?
Bu sorular sorulmadığında “entegrasyon”, “asli unsur”, “rıza” ve “tarihsel ittifak” gibi kavramlar, geçmişteki zorbalıkları örten siyasal bir güzellemeye dönüşür.
Karabey’in yazısında tam olarak böyle bir güzelleme vardır.
Üstelik bu yazı, Abdullah Öcalan’ın yeni süreçle birlikte geliştirdiği tarihsel ve siyasal söylemden bağımsız değildir. Öcalan’ın “Türksüz Kürt, Kürtsüz Türk olmaz”, “cumhuriyetle barışma”, “tarihsel birlik ruhunu canlandırma”, “kardeşlik hukuku” ve “demokratik entegrasyon” kavramlarıyla kurduğu yeni çizgi, Karabey’in metninde Yavuz’un Kürt beyleriyle ittifakı, Abdülhamid’in hilafet siyaseti ve Hamidiye Alayları üzerinden tarihsel bir anlatıya dönüştürülmektedir.
Dolayısıyla burada yalnızca geçmişin nasıl anlatıldığıyla değil, nasıl bir geleceğin hangi geçmiş üzerine kurulmak istendiğiyle karşı karşıyayız.
“Türk-Kürt birliği” anlatısının dışarıda bıraktıkları
Karabey’in yazısı, Osmanlı ile Kürtler arasındaki tarihsel ilişkiyi Yavuz Sultan Selim döneminde kurulan ittifakla başlatıyor. Kürt beyliklerinin Safevilere karşı Osmanlı’yla anlaşması, özerkliklerini korumaları ve Osmanlı sınır düzenine dâhil olmaları olumlu bir tarihsel başlangıç olarak sunuluyor. Ardından Abdülhamid dönemindeki aşiret, tarikat ve Hamidiye ilişkileri bu ittifakın daha ileri ve başarılı bir biçimi olarak anlatılıyor.
Fakat bu tarih, “Türkler” ve “Kürtler” denilen iki homojen Müslüman halk arasında kurulmuş masum bir kardeşlik tarihi değildir. Bu, aynı zamanda Sünni Osmanlı merkezi ile bazı Sünni veya Şafii Kürt beyleri ve yerel güçleri arasında Kızılbaşlara, Alevilere, Êzidîlere, Ermenilere, Süryanilere, Keldanilere ve bölgenin diğer Hristiyan ve heterodoks halklarına karşı kurulmuş bir iktidar tarihidir.
Türklük ve Kürtlük, yazıda İslam ortak paydası içinde iki doğal tarihsel özne gibi sunuluyor. Oysa hem Türklerin hem de Kürtlerin içinde Sünni olmayan, Osmanlı’nın meşru din ve siyaset düzenine dâhil edilmeyen veya bu düzene karşı konumlanan topluluklar vardı. Alevi Kürtler, Kızılbaş Türkmenler ve Êzidî Kürtler bu “Türk-Kürt ve İslam kardeşliği” anlatısının neresindedir?
Yazının buna bir cevabı yoktur.
Çünkü burada “Türk-Kürt birliği” denilen şey, gerçekte bütün Türklerin ve bütün Kürtlerin birliği değildir. Sünni devlet merkeziyle ona bağlanan Sünni veya Şafii yerel güçlerin birliğidir.
Bu birlik anlatısı, kendi dışına attığı halkları ve inançları görünmez kılarak kurulmaktadır.
Yavuz ittifakını güzellemek
Yavuz Sultan Selim dönemindeki Osmanlı-Kürt beyleri ittifakını olumlu bir tarihsel miras olarak sunmak başlı başına büyük bir sorundur. Çünkü bu dönem yalnızca Çaldıran Savaşı, sınır güvenliği ve Kürt beyliklerinin özerkliği üzerinden anlatılamaz. Aynı zamanda Anadolu’daki Kızılbaş toplulukların devlet tarafından iç düşman olarak kodlandığı, takibata uğratıldığı, fişlendiği, sürüldüğü ve öldürüldüğü bir dönemdir.
Kaç Kızılbaşın öldürüldüğüne ilişkin tarihsel rakamların tartışmalı olması, bu takibatın ve katliam siyasetinin varlığını ortadan kaldırmaz. Burada belirleyici olan yalnızca sayı değildir. Bir inanç topluluğunun devletin siyasal ve dinsel düzeni tarafından meşru toplumun dışına çıkarılması, canının ve malının dokunulabilir hâle getirilmesidir.
Yavuz dönemindeki ittifakı “Türklerle Kürtlerin tarihsel birliği” olarak övmek, Kızılbaşların uğradığı felaketi bu birliğin önemsiz bir yan sonucu olarak görmek demektir.
Kızılbaş katliamıyla birlikte gelişmiş bir süreci, İslam birliği ve Türk-Kürt kardeşliği adına kurucu bir mirasa dönüştürmek, bugün herhangi bir Alevi açısından yalnızca tarihsel bir yanlışlık değildir. Doğrudan tehdit edici bir siyasal mesajdır.
Çünkü bu anlatı Aleviye şunu söylemektedir:
Geçmişte seni dışlayan, sapkın ilan eden, öldüren ve topraklarından süren ittifak, bugün kurulacak demokratik birliğin tarihsel temelidir.
Böyle bir tarih okumasında katledilenlerin hafızası değil, katliamı mümkün kılan ittifak değerli kabul edilmektedir.
Karabey, Çaldıran sonucunda Türkmen aşiretlerinin İran’a geçtiğini ve boşalttıkları yerlerin Kürtlere tahsis edildiğini anlatırken bile bu nüfus ve mülkiyet değişimini neredeyse doğal bir jeopolitik sonuç gibi aktarıyor. Oysa insanlar ve topluluklar haritaların üzerinde yer değiştiren renksiz nüfus parçaları değildir. “Boşalan” yerlerin nasıl boşaldığı, kimlerin sürüldüğü, hangi inanç topluluklarının güvenliklerini kaybettiği ve bu yeni düzenin hangi yerel güçleri avantajlı hâle getirdiği sorulmalıdır.
Bir coğrafyanın demografisinin “iki Türk devleti arasındaki savaş” tarafından tayin edildiğini söylemek yetmez. Bu tayinin Kızılbaşlar, Aleviler ve diğer topluluklar bakımından ne tür bir yıkım ürettiğini de söylemek gerekir.
Alevi Kürtlerle Sünni ve Şafii Kürtler arasındaki tarihsel yara
Yavuz dönemi ittifakının güzellenmesi, yalnızca Osmanlı devletinin Kızılbaşlara karşı işlediği suçları görünmezleştirmez. Kürt toplumunun kendi içindeki tarihsel yaraları da yeniden açar.
Osmanlı merkeziyle bazı Sünni veya Şafii Kürt beyleri arasında kurulan ittifak, Alevi Kürtlerin belleğinde tarafsız bir siyasal uzlaşma değildir. Bu ittifak, Kızılbaşların dışlanması, takip edilmesi ve devletin meşru din düzeninin dışında bırakılmasıyla birlikte hatırlanmaktadır. Devletle bütün Kürtlerin değil, belirli mezhepsel ve yerel güçlerin kurduğu ilişki, sonraki yüzyıllarda Alevi Kürtlerle Sünni ya da Şafii Kürt topluluklar arasındaki güvensizliğin tarihsel kaynaklarından birine dönüşmüştür.
Bu güvensizlik yalnızca geçmişe ait değildir. Aile anlatılarında, bölgesel hafızalarda, aşiret ilişkilerinde, evlilik sınırlarında, siyasal tercihlerde ve devletle kurulan ilişkiye yönelik farklı tutumlarda yaşamaya devam etmektedir.
Alevi Kürtlerin hafızasında Osmanlı merkezi, yalnızca uzak bir devlet değildir. Bazen komşu Sünni veya Şafii aşiretlerle kurduğu ittifak üzerinden yaklaşan, yerel toplumsal güçleri kendi adına kullanan bir tehdit olarak yer alır. Bu nedenle bugün aynı tarihsel ittifakın yeniden kardeşlik, asli unsur olma ve demokratik entegrasyon adına yüceltilmesi, Alevi Kürtlerin tarihsel korkularını azaltmaz. Onları derinleştirir.
Kürt toplumu içindeki mezhepsel ayrılmaları aşmanın yolu, bu travmanın üzerini “hepimiz Kürdüz” veya “bin yıllık İslam kardeşliği” söylemiyle örtmek değildir. Önce bu bölünmenin hangi devlet politikalarıyla, hangi yerel ittifaklarla ve hangi şiddet biçimleriyle üretildiğini kabul etmek gerekir.
Aksi hâlde Türk-Kürt tarihsel ittifakını yücelten her yeni söylem, Alevi Kürtlere yeniden şu mesajı verir:
Devletle kurulacak birlik, sizin hafızanızdan, korkularınızdan ve uğradığınız zulümden daha önemlidir.
Bu yaklaşım Kürtlerin birliğini sağlamaz. Alevi Kürtlerle Sünni veya Şafii Kürtler arasındaki tarihsel mesafeyi daha da büyütür. Geçmişte devletin yarattığı mezhepsel bölünmeyi aşmak yerine, onu bugünün siyasal dili içinde yeniden üretir.
Dolayısıyla Yavuz dönemini demokratik entegrasyonun tarihsel öncülü gibi sunmak yalnızca kötü tarihçilik değildir. Kürt toplumunun iç barışını tehdit eden güncel bir siyasal tercihtir.
Abdülhamid ve Hamidiye düzeni
Karabey’in Abdülhamid değerlendirmesi de aynı siyasal mantık üzerine kuruludur. Abdülhamid’in Kürtleri devletin “asli unsuru” olarak gördüğü, onların rızasını aldığı ve Kürdistan’ın özgül dengelerini tanıdığı ileri sürülüyor. Aşiret reisleriyle, Nakşibendi şeyhleriyle ve yerel seçkinlerle kurduğu ilişkiler, devletle Kürtler arasında yakın ve samimi bir temasın işareti sayılıyor.
Oysa burada Kürt halkının eşitliği değil, bazı Kürt yerel güçlerinin devlet tarafından yetkilendirilmesi söz konusudur.
Aşiret reislerinin, şeyhlerin ve silahlı yerel önderlerin devlete bağlanması, sıradan Kürtlerin eşit yurttaşlar hâline gelmesi anlamına gelmez. Kadınların, yoksul köylülerin, Alevi Kürtlerin, Êzidîlerin, aşiret düzeni dışında kalanların veya yerel iktidarlara tabi yaşayanların rızası hiçbir zaman sorulmamıştır.
“Rıza” olarak sunulan şey, belirli erkek egemen yerel seçkinlerin merkezî devletle kurduğu çıkar, statü ve güç ilişkisidir.
Bu ilişkinin doruk noktası Hamidiye Alayları'dır.
Karabey, Hamidiye Alayları'nın “zararının faydasından büyük olduğunu” söyleyerek meseleyi kötü tasarlanmış bir askerî teşkilatın başarısızlığına indiriyor. Oysa söz konusu olan yalnızca disiplinsiz bir silahlı yapılanma değildir. Hamidiye düzeni, devlet tarafından bazı Kürt aşiretlerine verilen askerî ve siyasal gücün Ermeni, Süryani, Êzidî ve başka topluluklar üzerinde yağma, şiddet, zorla yerinden etme ve mülksüzleştirme üretmesidir.
Bu yapı içinde devlet, bazı yerel güçleri başka halkların hayatı ve mülkü üzerinde yetkilendirmiştir.
Dolayısıyla Hamidiye düzeni, Kürtlerin demokratik entegrasyonunun tarihsel öncülü değildir. Bazı Kürt güçlerinin devlet adına diğer halklar üzerinde iktidar kurmasının tarihidir.
Bu ayrım yaşamsaldır.
Bir halkın devlete yakınlaştırılması, başka halkların toprakları ve malları üzerinde kurulmuşsa, burada eşitlikçi bir entegrasyon değil, fail ve mağdurlar üreten sömürgeci bir iktidar düzeni vardır.
“Asli unsur” sayılmak da bu gerçeği değiştirmez. Bir topluluk devletin askerî ve jeopolitik ihtiyaçları açısından vazgeçilmez görülebilir, buna rağmen hak sahibi eşit yurttaşlardan oluşan bir siyasal özne olarak tanınmayabilir. Devlet için gerekli olmak, devlet karşısında eşit olmak değildir.
Hamidiye düzeninin Alevi Kürtlerde bıraktığı korku
Hamidiye siyasetinin Alevi Kürtler bakımından yarattığı sorun da yalnızca Ermeni katliamlarının görmezden gelinmesinden ibaret değildir. Abdülhamid’in Kürt politikasının temel araçları olarak Sünni aşiretlerin, Nakşibendi şeyhlerinin ve silahlı yerel güçlerin yüceltilmesi, Alevi Kürtlerin tarihsel deneyimini bir kez daha Kürt tarihinin dışına iter.
Alevi Kürtler açısından devletle bazı Sünni ve Şafii Kürt güçleri arasında kurulan bu yakınlık, bir kardeşlik ya da eşitlik modeli olarak hatırlanmamaktadır. Devletin yerel Sünni güçleri tahkim ettiği, mezhepsel hiyerarşileri güçlendirdiği ve Sünni olmayan toplulukların güvenliğini devletin veya yerel egemenlerin insafına bıraktığı bir dönem olarak da yaşanmıştır.
Bu nedenle Hamidiye ittifakını bugünün Kürtleri için olumlu bir tarihsel miras olarak sunmak, Alevi Kürtlerin yaşadığı korkunun tarihsel nedenlerini yok sayar.
Yavuz döneminde Kızılbaşlara yönelen Sünni devlet-yerel güç ittifakı ile Abdülhamid döneminde Nakşibendi ağları ve Sünni aşiretler üzerinden kurulan düzen birbirinin aynı değildir. Ancak Alevi Kürtlerin tarihsel hafızasında bunları birbirine bağlayan bir süreklilik vardır: Devletin, kendilerine karşı veya kendilerini dışarıda bırakarak belirli Sünni Kürt güçleriyle ittifak kurabilmesi.
Bugün Kürt hareketinin bu ittifakları eleştirmek yerine demokratik entegrasyonun tarihsel temelleri olarak yüceltmesi, geçmişte oluşmuş mezhepsel korkuyu yeniden üretir.
Bir Alevi Kürt açısından mesele yalnızca devletin kendisine ne yapacağı değildir. Devletle yeni bir yakınlık kuran Sünni veya Şafii Kürt güçlerin bu ilişkide nasıl konumlanacağı da tarihsel bir kaygıdır.
Bu kaygıyı küçümsemek, Alevi Kürtleri mezhepçilik yapmakla suçlamak veya ayrı bir kimlik oluşturmakla itham etmek, devletin yarattığı tarihsel yarayı mağdurun üzerine yıkmaktır.
Gerçek bir Kürt birliği, Alevi Kürtlerden bu hafızayı unutmalarını isteyerek kurulamaz. Sünni ve Şafii Kürt siyasal öznelerin, geçmişte devletle kurulan ittifakların Aleviler, Ermeniler, Süryaniler ve Êzidîler bakımından ne anlama geldiğiyle yüzleşmesini gerektirir.
Mülksüzleştirilenlerin toprağında “tarihsel kardeşlik”
Bugün Kürdistan olarak adlandırılan geniş coğrafya yalnızca Türklerle Kürtlerin tarihsel karşılaşma alanı değildir. Burası aynı zamanda Ermeni yaylalarının, Batı Ermenistan’ın, Süryani ve Asuri yurtlarının, Keldani yerleşimlerinin, Êzidî kutsal coğrafyalarının ve çok sayıda başka halkın tarihsel yaşam alanıdır.
Bu gerçeklik, bugünkü Kürt varlığını inkâr etmek veya Kürtlerin bu coğrafyayla bağını reddetmek için değil; coğrafyanın tarihini iki halkın İslam içindeki fetih ve ittifak hikâyesine indirgememek için hatırlanmalıdır.
Yüzyıllar boyunca bu coğrafyanın demografisi yalnızca doğal göçlerle değişmedi. Katliamlar, sürgünler, zorla din değiştirmeler, mülksüzleştirmeler, el koymalar ve devlet destekli nüfus mühendisliğiyle değiştirildi.
Bazı yerel Kürt güçleri de bu süreçlerin faili, ortağı veya maddi yararlanıcısı oldu.
Bu hakikat dile getirildiğinde Kürt halkı topluca suçlanmış olmaz. Tam tersine, bütün Kürtleri tek ve masum ya da tek ve suçlu bir tarihsel özne gibi sunan anlatı parçalanır; sınıfsal, mezhepsel, bölgesel ve siyasal ayrımlar görünür hâle gelir. Devletle işbirliği yapan aşiret reisleriyle onların tahakkümü altında yaşayan yoksul Kürt köylülerinin aynı tarihsel konuma sahip olmadığı anlaşılır.
Ancak geçmişte Ermenilerin, Süryanilerin, Keldanilerin ve diğer halkların topraklarına el koymuş yerel güçlerin torunlarının bugün hâlâ bu mülklerin üzerinde yaşıyor olabileceği gerçeğini görmezden gelerek “bin yıllık kardeşlik” anlatısı kurulamaz.
Dedeleri devletin sağladığı silahlı güçle komşusunun evine, tarlasına ve malına çökmüş olanların torunlarına bu düzeni başarılı bir entegrasyon modeli olarak anlatmak, mağdurların torunlarına yöneltilmiş ikinci bir şiddettir.
Bu yalnızca unutmak değildir.
Failin tarihini ortak ve olumlu tarih olarak dayatmaktır.
Bugün “Kürdistan” olarak adlandırılan coğrafyanın tarihini yalnızca Kürtlerin ulusal yurdu olarak anlatmak da aynı sorunu yeniden üretebilir. Kürtlerin bu coğrafyadaki varlığı ve hakları tartışmasızdır. Fakat bu hak, Ermeni, Süryani, Asuri, Keldani, Êzidî ve Rum varlığının silinmesi üzerinden kurulamaz.
Bir coğrafyanın sömürgeleştirilmesine karşı çıkarken, o coğrafyanın daha önceki halklarının yok edilmesini ve mülklerinin el değiştirmesini görmezden gelmek yeni bir tarihsel adalet üretmez.
“Kürdistan” adı, Ermeni yaylalarının, Süryani yurtlarının ve Êzidî coğrafyalarının hafızasını silen tekçi bir ulusal mülkiyet iddiasına dönüşmemelidir.
Abdülhamid’den İttihat ve Terakki’ye kopuş mu, süreklilik mi?
Karabey, Abdülhamid’in siyasetini İttihat ve Terakki’den keskin biçimde ayırıyor. Abdülhamid’in Kürtlerin rızasını aldığını; İttihatçıların ve Kemalistlerin ise Türkçülüğe, inkâra, imhaya ve zorla asimilasyona yöneldiğini söylüyor. Kürtlere yönelik devlet politikaları bakımından bu farklılıkların varlığı tartışılabilir.
Fakat Ermeniler, Süryaniler ve diğer Hristiyan halklar açısından Abdülhamid ile İttihat ve Terakki arasında yalnızca bir kopuş değil, önemli süreklilikler de vardır.
Hamidiye döneminde oluşturulan yerel silahlı ağlar, Müslüman mülkiyet aktarımı, Hristiyanların savunmasızlaştırılması ve devlet-yerel güç ilişkileri, sonraki kitlesel imha ve mülksüzleştirme süreçlerinin toplumsal altyapılarından biri hâline geldi.
Bu nedenle Abdülhamid’in Kürt siyasetini överken İttihatçı soykırım siyasetini tümüyle başka bir tarihsel hatta yerleştirmek yanıltıcıdır. Devletin bazı Müslüman yerel güçleri Hristiyan halklara karşı örgütlemesi, yetkilendirmesi ve ödüllendirmesi bakımından önemli bir tarihsel devamlılık vardır.
Karabey’in “Cihan Harbi’nde ve Millî Mücadele’de iki milletin yekvücut hareket etmesi” diye övdüğü birlik de kimin açısından birliktir?
Ermenilerin, Süryanilerin, Rumların ve Keldanilerin yokluğu üzerinde kurulan Müslüman birlik, demokratik bir ortaklık olarak sunulamaz.
Bir halkın başka bir halkın ortadan kaldırılması sürecinde devletle birlikte hareket etmesi, “tarihsel kardeşlik” diye kutsanamaz.
Bu tarih anlatısında Müslümanların devletle kurduğu birlik ana hikâyedir; yok edilen halklar ise ya tamamen görünmezdir ya da tarihsel gelişmenin tali mağdurları olarak kalır.
Üstelik bu yokluk yalnızca demografik değildir. Evlerin, tarlaların, bağların, dükkânların, atölyelerin, kiliselerin, manastırların ve mezarlıkların el değiştirmesiyle maddi bir düzen kurulmuştur. Yeni Müslüman mülkiyet yapısı, yok edilen ve sürülen halkların mülkleri üzerinde yükselmiştir.
Bu nedenle “Türklerle Kürtlerin ortak mücadelesi” anlatısı, ortaklığın ekonomik ve maddi sonuçlarını da hesaba katmalıdır. Kimlerin malları paylaşıldı? Kimlerin evlerine yerleşildi? Kimlerin toprakları üzerinde yeni yerel zenginlikler ve siyasal nüfuzlar oluştu?
Bu sorular sorulmadan ortaklık anlatısı, soykırım ve mülksüzleştirme tarihini millî dayanışma hikâyesine çevirir.
Öcalan’ın yeni hattıyla paralellik
Karabey’in yazısı yalnızca geçmişe dair muhafazakâr bir Osmanlı güzellemesi değildir. Abdullah Öcalan’ın son dönem açıklamalarında belirginleşen “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz”, “cumhuriyetle barışma”, “tarihsel birlik ruhunu canlandırma”, “kardeşlik hukuku” ve “demokratik entegrasyon” söylemleriyle açık bir paralellik taşımaktadır.
Öcalan’ın 27 Şubat 2026 tarihli mesajında örgütün feshi ve silahlı mücadele stratejisinin sona erdirilmesi, yalnızca fiilen değil “zihnen” de şiddetten arınma ve “cumhuriyetle barışmanın ilanı” olarak tanımlanıyor. Aynı mesajda “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz” deniliyor; Cumhuriyet'in kuruluş sürecindeki temel metinlerin Türk ve Kürt birliğini ifade ettiği savunuluyor ve çağrının bu “birlik ruhunu” canlandırmayı amaçladığı belirtiliyor. Ayrıca son iki yüzyılda tersine çevrilmek istendiği söylenen kardeşliğin önündeki engellerin kaldırılması ve “kardeşlik hukukunun” gereğinin yerine getirilmesi isteniyor.
Burada da temel soru yanıtsızdır:
Hangi kardeşlik?
Hangi Cumhuriyet?
Hangi tarihsel birlik?
Bu tarihsel birlik anlatısının dışında kalan Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, Keldaniler, Aleviler ve Êzidîler nerededir?
Türklerle Kürtler arasında kurulacağı söylenen yeni birlik, geçmişte aynı iki halkın bazı siyasal ve yerel güçleri tarafından dışlanmış veya yok edilmiş halkların hafızasını ve haklarını içeriyor mu?
Yoksa devlet ile Kürt hareketinin yeni uzlaşması, eski Müslüman ittifakın demokratik entegrasyon adı altında güncellenmesi midir?
Öcalan’ın mesajında dinsel, ideolojik, kimliksel ve millî varlığın özgürce ifade edilmesi ve örgütlenmesi hakkından, “bütün gadre uğramışların” var olma hakkından söz edilmesi önemlidir. Ancak bu genel ifadeler, geçmişteki devlet-Kürt yerel güç ittifaklarının açıkça değerlendirilmesinin yerine geçemez. Eşitlik, yalnızca bütün kimliklerin kendisini ifade etmesine izin vermek değildir. Tarihsel suçların tanınmasını, mülksüzleştirmenin adlandırılmasını, fail ilişkilerinin açığa çıkarılmasını ve bugünkü maddi sonuçlarının tartışılmasını da gerektirir.
Bunlar yapılmadan “hepimiz acı çektik” veya “yeniden kardeş olmalıyız” dili, fail ile mağdur arasındaki tarihsel farkı siler.
Aleviliğin “uydurma” olarak tanımlanması
Öcalan’ın Aleviliğe ilişkin yaklaşımı dolaylı bir çıkarımdan ibaret değildir. PKK’nin 12. Kongresi’ne gönderdiği, 25 Nisan 2025 tarihli “Perspektif” metninde Şeyh Said ve Seyit Rıza üzerinden Nakşibendi ve Alevi geleneklerini tartışırken, “iki gelenek” için “aslında her ikisi de uydurma” ifadesini kullanmakta; ardından 19. yüzyıl sonu ve 20. Yüzyılın başında “uydurma Alevilik” inşa edildiğini söylemektedir. Metin, Serxwebûn’un son sayısında yayımlandıktan sonra farklı yayın organlarınca tam metin olarak aktarılmıştır.
Öcalan’ın burada bütün tarihsel Aleviliği değil, kapitalist modernite ve ulus-devlet döneminde oluşturulduğunu düşündüğü belirli bir kimlik formunu hedef aldığı savunulabilir. Fakat kullandığı dil bu ayrımı güvence altına almıyor. “Uydurma Alevilik” ifadesi, dışarıdan yorumlayan bir siyasal otoritenin Alevilerin kendi tarihsel öz tanımlarını, hafızalarını ve kurumlarını geçersizleştirebilmesine açık bir zemin yaratıyor.
Alevilik, Alevilerin kendi tarihsel deneyimi ve öz tanımı içinden değil, Kürtlerin birliği, devletle entegrasyon ve yeni siyasal strateji bakımından değerlendiriliyor.
Böylece Alevilerin uğradığı katliamların, asimilasyonun ve kurumsal eşitsizliğin değil, Aleviliğin ayrı ve özgül bir kimlik olarak varlığının sorunlaştırıldığı bir zemin doğuyor.
Bütün kimlikler tarihsel olarak üretilmiştir.
Sünnilik de, Türklük de, Osmanlılık da, Kürtlük de tarihsel, siyasal ve kurumsal süreçler içinde şekillenmiştir.
Sorun, yalnızca ezilen ve katliama uğramış kimliklerin “uydurma” veya sonradan üretilmiş olduğunun vurgulanması; buna karşılık devletin ve egemen toplumun kimliklerinin doğal, asli ve tarih dışı bırakılmasıdır.
Aleviliğin kimlik olarak üretilmişliğini tartışırken Sünniliğin devlet tarafından nasıl kurulduğunu ve korunduğunu tartışmamak, eşitlikçi bir kimlik eleştirisi değildir. Egemen kimliği görünmez bırakıp ezilenin kimliğini çözündürmektir.
Üstelik aynı “Perspektif” metninde Öcalan, savaşı yürüten devlet ile kendi hareketini barışın iki asli öznesi olarak merkeze yerleştirmekte; diğer muhatapların barışı gerçekleştirme gücünün ikincil veya yardımcı olduğunu söylemektedir.
Burada ciddi bir hiyerarşi ortaya çıkar:
Alevilik “uydurma” veya aşılması gereken bir kimlikleşme biçimi olarak çözündürülürken, devlet ile Kürt hareketi, Türk ile Kürt, tarihin asli ve belirleyici özneleri olarak yeniden kurulmaktadır.
Alevilerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Êzidîlerin ve diğer halkların varlığı ise bu iki esas tarafın kuracağı yeni siyasal düzen içinde ele alınacak ikincil bir mesele hâline gelmektedir.
Karabey’in yazısı tam olarak bu hiyerarşinin tarihsel tercümesidir.
Yavuz’un Kürt beyleriyle ittifakı, Abdülhamid’in Sünni aşiret ve Nakşibendi ağlarına dayanan siyaseti, Hamidiye Alayları ve Cihan Harbi’ndeki Müslüman birlik, bugünkü demokratik entegrasyonun olumlu tarihsel öncülleri olarak sunulmaktadır.
Alevilik “uydurma”, Türk-Kürt ittifakı “tarihsel gerçek” mi?
Buradaki çelişki son derece açıktır.
Alevilik tarihsel olarak üretilmiş veya “uydurma” sayılırken, Türklerle Kürtlerin birliği doğal, kadim ve tarihsel bir zorunluluk gibi sunulmaktadır.
Oysa Türk-Kürt birliği anlatısı da seçilmiş, kurulmuş ve siyasal amaçlarla düzenlenmiş bir tarih anlatısıdır.
Türklerle Kürtlerin yüzyıllar boyunca sürekli ve kesintisiz bir kardeşlik içinde yaşadığı iddiası, savaşları, isyanları, mezhepsel çatışmaları, devlet şiddetini, yerel işbirliklerini ve farklı halkların tasfiyesini dışarıda bırakan bir siyasal kurgudur.
Alevilik “üretilmiş” ise bu kardeşlik anlatısı da üretilmiştir.
Sünnilik de üretilmiştir.
Osmanlı hilafeti etrafındaki Müslüman birlik fikri de üretilmiştir.
Cumhuriyetin Türk-Kürt ortaklığı üzerine kurulduğu tezi de belirli belgelerin seçilmesi ve diğer tarihsel gerçeklerin dışarıda bırakılmasıyla üretilmektedir.
Fakat Öcalan’ın ve Karabey’in anlatısında eşit bir tarihsel yapıbozum yoktur. Ezilen kimlikler çözündürülürken, devletle kurulacak yeni ittifakın ihtiyaç duyduğu kimlikler ve tarihsel bağlar güçlendirilmektedir.
Aleviliğe “uydurma” denilirken Türk-Kürt kardeşliği “tarihsel özgünlük” olarak kutsanmaktadır.
Bu, kimlikleri aşmak değildir.
Yeni siyasal ittifaka uygun kimlikleri merkezileştirirken, ona engel olarak görülen kimlikleri zayıflatmaktır.
Aleviler açısından neden tehdittir?
Bu söylem boşlukta kurulmamaktadır.
Yavuz dönemindeki Kızılbaş takibatının, Osmanlı-Sünni düzeninin, Dersim’den Maraş’a, Çorum’dan Sivas’a uzanan katliamların ve bugünkü Diyanet merkezli Sünni devlet yapısının henüz gerçek anlamda tanınmadığı bir tarih içinde kurulmaktadır.
Alevilik bu koşullarda “uydurma” olarak tanımlandığında, Alevilere uygulanan şiddet değil, Alevilerin kendilerini ayrı ve özgül bir kimlik olarak görmesi sorun hâline gelir.
Böylece şu sonuç ortaya çıkar:
Sorun Alevilere karşı uygulanan tarihsel ayrımcılık değil, Alevilerin farklılıklarında ısrar etmeleridir.
Bu yaklaşım Aleviliği tanımaktan çok çözündürmeye yönelir. Alevilerin eşit haklara sahip olması, tarihsel katliamların tanınması, cemevlerinin statüsü, zorunlu din dersleri, Diyanet’in Sünni yapısı ve kamusal ayrımcılık gibi sorunlara çözüm önermek yerine Aleviliğin tarihsel geçerliliği tartışmaya açılır.
Bugün herhangi bir Alevi geçmişe baktığında şu gerçeği görmek zorundadır:
Süryanilerin, Ermenilerin, Rumların, Keldanilerin ve Êzidîlerin başına gelenlerin kendi başına yarın gelmeyeceğini güvence altına alan köklü bir devlet ve toplum dönüşümü henüz gerçekleşmemiştir.
Aleviler hâlâ kendi inanç mekânlarının statüsünü, çocuklarının zorunlu Sünni din eğitimine tabi tutulmamasını, Diyanet’in mezhepsel yapısının değiştirilmesini, geçmiş katliamların tanınmasını ve kamu kurumlarında eşit muameleyi talep ediyor.
Devlet, Alevilere yönelik tarihsel suçlarla yüzleşmiş değildir.
Devletin Sünni karakteri ortadan kalkmış değildir.
Kızılbaşları düşmanlaştıran tarih anlatısı bütünüyle terk edilmiş değildir.
Bu koşullarda Kürt hareketinin kendi gelecek tasavvurunu devletle tarihsel İslam ittifakı üzerinden kurması Alevilere güvence vermek bir yana, ciddi bir kaygı üretir.
Çünkü tarihsel örnekler şunu gösteriyor: Devlet merkezi bazı Kürt güçleriyle uzlaştığında bu uzlaşma her zaman bütün halkların ve inançların özgürleşmesi anlamına gelmedi. Bazen tam tersine, başka toplulukların baskı altına alınmasının aracı oldu.
Yavuz döneminde bazı Kürt beyleri Osmanlı-Sünni düzenine Kızılbaşlara ve Safevilere karşı bağlandı.
Abdülhamid döneminde bazı Sünni aşiretler ve Nakşibendi ağları Hamidiye sistemi içinde güçlendirildi.
İttihat ve Terakki döneminde Müslüman yerel güçlerin bir bölümü Hristiyan halkların tasfiyesine, sürülmesine ve mülklerinin el değiştirmesine katıldı.
Bugün bu tarih, eleştiri ve yüzleşme konusu yapılmadan yeniden “Türk-Kürt birliğinin” şanlı geçmişi olarak anlatılıyorsa, Aleviler açısından geleceğe dair nasıl bir güvence üretilebilir?
Kürt hareketinin Alevi Kürtlerle ilişkisi
Kürt hareketi açısından sorun daha da ağırdır. Çünkü Alevi Kürtler yalnızca devletin baskısına uğramış bir inanç topluluğu değildir. Kürt toplumunun kendi içindeki mezhepsel hiyerarşilerle ve Sünni merkezli Kürtlük tanımlarıyla da mücadele etmişlerdir.
Alevi Kürtlerin Kürt hareketine mesafeli veya ihtiyatlı yaklaştığı dönemleri yalnızca devletin asimilasyon politikalarıyla açıklamak yetersizdir. Osmanlı döneminden beri Sünni ve Şafii Kürt güçlerin devletle kurduğu ittifakların yarattığı korku, bu mesafenin tarihsel kaynaklarından biridir.
Alevi Kürtler açısından “Kürt birliği” çağrısı, Sünni Kürt çoğunluğun tarihsel ve kültürel normlarını sorgulamadan yapıldığında, kendi özgün kimliklerinden vazgeçmeleri yönünde bir baskı gibi algılanabilir.
Öcalan’ın Aleviliği “uydurma” olarak nitelemesi bu korkuyu gidermek bir yana doğrular nitelikte bir etki yaratır. Alevi Kürtlere, kendilerini tanımlama biçimlerinin Kürt birliğini bölen yapay bir kimlik olduğu mesajını verebilir.
Böyle bir yaklaşımın sonucu birlik değil, daha derin bir ayrılmadır.
Kürt hareketi, Alevi Kürtlerin güvenini kazanmak istiyorsa onların kimliğini teorik olarak çözündürmek yerine, Sünni Kürtlerin ve Kürt yerel güçlerinin geçmişteki sorumluluklarını açıkça tartışmalıdır.
Yavuz dönemindeki ittifakın Kızılbaşlarda yarattığı travmayı tanımalıdır.
Hamidiye döneminin yalnızca Ermeniler ve Süryaniler bakımından değil, Alevi Kürtlerin mezhepsel güvenliği açısından yarattığı sonuçlarla yüzleşmelidir.
Alevi Kürtlerin devlete ve Sünni Kürt egemenlerine karşı geliştirdiği tarihsel ihtiyatı “üretilmiş kimlik” veya dış güçlerin siyaseti olarak açıklamamalıdır.
Aksi hâlde Kürt hareketi devletin bölme politikalarını aşmak yerine, devletin tarihsel olarak ürettiği mezhepsel ayrımları yeniden güçlendirir.
İslam birliği eşitlik değildir
Karabey yazısının sonunda demokratik toplumun yalnızca ümmet kardeşliği üzerine kurulamayacağını söylüyor. Ancak yazının bütün tarihsel omurgasını İslam birliği, hilafet, Sünni tarikat ağları ve Müslüman Türk-Kürt ittifakı üzerine kuruyor.
Böylece sonuç bölümündeki laik ve çoğulcu ifadeler, yazının ana tarih anlatısındaki mezhepsel dışlamayı ortadan kaldırmıyor.
Karabey, Abdülhamid’in İslam milletlerini halife etrafında birleştirme siyasetini ve Kürtlerin hilafete sadakatini olumlu bir miras olarak sunuyor. Fakat aynı hilafet düzeninin hangi inançları meşru, hangilerini sapkın veya düşman kabul ettiğini tartışmıyor.
İslam birliği kendiliğinden eşitlikçi değildir.
Önce şu soruların cevabı verilmelidir:
Hangi İslam?
Kimin halifeliği?
Kızılbaşlar bu birliğin içinde midir?
Aleviler kendi inançlarıyla eşit midir, yoksa Sünni merkez tarafından yeniden tanımlanacak topluluklar mıdır?
Êzidîler, Hristiyanlar ve herhangi bir dine bağlı olmayanlar bu düzende hangi statüye sahiptir?
Geçmişte İslam birliği adına canı ve malı dokunulabilir hâle getirilen halklardan özür dilenmiş midir?
Mülkleri iade edilmiş midir?
Katliamlar tanınmış mıdır?
Bunların hiçbiri yokken İslam kardeşliği eşitlik değil, egemen inancın diğerlerine hoşgörü göstermesi anlamına gelir.
Hoşgörü ise hak değildir.
Bugün kabul edilen topluluk, siyasal koşullar değiştiğinde yeniden dışarı atılabilir. Gerçek güvence, egemen grubun iyi niyeti değil; bütün kimliklerin eşit kurucu haklara sahip olduğu ve hiçbir çoğunluğun bu hakları geri alamadığı siyasal düzendir.
Demokratik entegrasyon mu, yeni devlet ittifakı mı?
“Demokratik entegrasyon” kavramı, devletin de demokratikleşeceği ve Kürtlerin kendi toplumsal varlıklarını koruyarak ortak bir siyasal yapı içinde yaşayacağı iddiasıyla savunuluyor. Öcalan’ın 2026 mesajında demokratik toplum, hukuk, anayasal vatandaşlık ve kimliklerin özgürce ifade edilmesi yönünde genel ilkeler bulunuyor.
Fakat bu ilkelerin tarihsel yüzleşme olmaksızın içi doldurulamaz.
Demokratik entegrasyon, yalnızca Kürtlerin hukuki statüsünün tanınması değildir. Kürt hareketinin de kendi tarihindeki devlet ittifaklarını, yerel faillikleri, mülksüzleştirmeden yararlanan güçleri ve Kürt toplumu içindeki mezhepsel-sınıfsal hiyerarşileri açıkça tartışmasını gerektirir.
Kürtler yalnızca mağdur bir halk değildir; tarih içindeki bütün halklar gibi kendi içlerinde egemenler, ezilenler, işbirlikçiler, direnenler, failler ve mağdurlar barındıran çoğul bir toplumdur.
Bu ayrımları ortadan kaldırarak bütün Kürt tarihini özgürlük hareketinin doğal öncesi gibi anlatmak da bütün Kürtleri Hamidiye suçlarının faili saymak kadar yanlıştır.
Fakat yanlışın karşıtı susmak değildir.
Hakikat, mağduriyetle birlikte sorumluluğu da konuşmayı gerektirir.
Bugünkü süreç devletle yeni bir ittifak kurmayı hedefliyor, fakat bu ittifakın hangi tarihsel zemine dayandığını tartışmıyorsa; Yavuz’un Osmanlı-Kürt beyleri ittifakı ve Abdülhamid’in Hamidiye siyaseti olumlu modeller olarak dolaşıma sokuluyorsa; Aleviliğin özgül varlığı “uydurma” kimlik tartışmalarıyla çözündürülürken İslam ve Osmanlı ortaklığı kurucu zemin olarak öne çıkarılıyorsa, ortada yalnızca eksik bir barış programı yoktur.
Geçmişteki Sünni devlet-yerel güç ittifakının yeni siyasal dil içinde yeniden üretilmesi tehlikesi vardır.
Burada “demokratik” sözcüğünün entegrasyonun önüne eklenmesi tek başına güvence oluşturmaz.
Entegrasyonun hangi merkeze doğru gerçekleşeceği, merkezin kimliği, tarihsel suçları ve kurumsal yapısı değişmiyorsa, demokratik entegrasyon mevcut hiyerarşinin daha kabul edilebilir bir dille sürdürülmesine dönüşebilir.
Türk-Sünni devlet merkezi yerinde kalır, Kürtler bu merkezin ikinci asli Müslüman unsuru olarak kabul edilir, Aleviler ve Hristiyan halklar ise yine kültürel farklılıklar veya tali kimlikler olarak görülürse, ortaya çıkan şey eşitlik değil, egemen blokun genişletilmesidir.
Bu, merkezin demokratikleşmesi değil; merkeze yeni bir ortak alınmasıdır.
Barış, mağdurların üzerinden atlanarak kurulamaz
Gerçek bir demokratik birlik, Yavuz’un ittifakını, Abdülhamid’in aşiret siyasetini veya Millî Mücadele dönemindeki Müslüman bloklaşmasını romantikleştirerek kurulamaz.
Bu tarihlerin tamamı, dışarıda bıraktıkları ve yok ettikleri halklarla birlikte konuşulmalıdır.
Ermeni olmadan Hamidiye tarihi anlatılamaz.
Kızılbaş olmadan Yavuz tarihi anlatılamaz.
Süryani, Keldani ve Rumlar olmadan Müslüman birlik tarihi anlatılamaz.
Êzidîler ve Alevi Kürtler olmadan “Kürtlerin İslam içindeki tarihsel yeri” anlatılamaz.
Bu halklar anlatının kenarına eklenen mağdur gruplar değildir. Yaşadıkları coğrafyanın kurucu halklarıdır.
Bugünkü Kürt hareketi, devletle uzlaşmasını bu halkların yokluğunu mümkün kılmış tarihsel ittifaklar üzerinden meşrulaştırmamalıdır. Tam tersine kendi özgürleşmesini, onların tarihsel hakikatinin tanınmasıyla birlikte kurmalıdır.
Kürtlerin özgürlüğü Ermenilerin unutulmasıyla kurulamaz.
Türklerle Kürtlerin barışı Alevilerin kimlik olarak çözündürülmesiyle kurulamaz.
Demokratik entegrasyon, Süryanilerin ve Keldanilerin tarihsel yurtlarının yalnızca “Kürdistan” veya “Türk vatanı” diye yeniden adlandırılmasıyla gerçekleştirilemez.
Bir halkın özgürlüğü, başka halkların hafızasının üzerine basarak ilerliyorsa özgürlük olmaktan çıkar.
Kürt hareketi kendi sömürgeleştirilme ve inkâr tarihini anlatırken, Kürt coğrafyasındaki yerel güçlerin başka halkların yok edilmesine ve mülksüzleştirilmesine katıldığı tarihsel momentleri de konuşabilmelidir.
Aksi hâlde yalnızca devletin kendi halkına uyguladığı şiddet görünür olur; aynı devletle işbirliği içinde başka halklara yöneltilen şiddet görünmez kalır.
Bu seçici hafıza demokratik bir gelecek kuramaz.
Bir Alevinin güvencesi nedir?
Bugün bir Alevi Öcalan’ın açıklamalarını ve Karabey’in tarih anlatısını birlikte okuduğunda ne görecektir?
Aleviliğin “uydurma” olarak adlandırıldığını;
Yavuz dönemindeki Osmanlı-Kürt beyleri ittifakının olumlandığını;
Kızılbaşlara yönelik şiddetin bu ittifakın merkezî unsuru olarak ele alınmadığını;
Abdülhamid’in Nakşibendi şeyhlerine ve Sünni aşiretlere dayanan siyasetinin rıza ve eşitlik modeli olarak sunulduğunu;
Hamidiye Alaylarının Ermeni, Süryani ve Êzidî halklara karşı işlediği suçların “zararı faydasından büyük” sözüyle geçiştirildiğini;
Müslümanların Cihan Harbi ve Millî Mücadele’deki birliğinin, yok edilen Hristiyan halklar anılmadan yüceltildiğini;
Ve bütün bu tarihsel hattın bugünkü demokratik entegrasyona miras olarak önerildiğini görecektir.
Böyle bir tabloda Aleviye sunulan güvence nedir?
Devletin iyi niyeti mi?
Kürt hareketinin kardeşlik sözü mü?
Sünni çoğunluğun hoşgörüsü mü?
Tarih, bunların hiçbirinin kalıcı bir güvence olmadığını göstermiştir.
Alevilerin ihtiyacı, kimliklerinin yapay veya aşılması gereken bir ayrım olmadığının tanınmasıdır.
Devletin Sünni yapısının dönüştürülmesidir.
Geçmiş katliamların açıkça adlandırılmasıdır.
Kızılbaşlara karşı kurulmuş devlet-yerel güç ittifaklarının mahkûm edilmesidir.
Alevi Kürtlerin Kürt toplumu içindeki tarihsel korkularının ve deneyimlerinin tanınmasıdır.
Bunlar olmadan Alevilerden Türk-Kürt veya İslam kardeşliği söylemine güvenmeleri beklenemez.
Geçmişte Süryanilerin, Ermenilerin, Rumların ve Keldanilerin başına gelenlerin bir gün kendilerinin başına gelmeyeceğine ilişkin hiçbir yapısal güvence yoksa, Alevilerin kaygısı tarihsel paranoya değildir.
Tarihsel deneyimden doğan haklı bir güvenlik ve eşitlik talebidir.
Sonuç: Entegrasyon değil, eşit kuruculuk
Hasan Basri Karabey’in yazısındaki asıl sorun, bazı tarihsel gerçekleri eksik aktarması değildir. Yazının bütün siyasal ahlakı sorunludur.
Devletin bazı Kürt güçlerini kendi sistemine dâhil etmesi başarı olarak görülüyor.
Bu dâhil oluşun kimlere karşı gerçekleştiği tali sayılıyor.
Kızılbaşların uğradığı şiddet Yavuz İttifakı'nın dışında bırakılıyor.
Ermeni katliamları ve mülksüzleştirme Hamidiye siyasetinin “zararları” düzeyine indiriliyor.
Müslüman güçlerin Cihan Harbi ve Millî Mücadele’de kurduğu birlik övülürken, bu birliğin yok ettiği halklar görünmezleştiriliyor.
Aleviliğin tarihsel ve özgül varlığı “uydurma” diye sorunlaştırılırken, Türk-Kürt ittifakı doğal, kadim ve vazgeçilmez bir tarihsel gerçeklik gibi sunuluyor.
Sonra bütün bu tarih “demokratik entegrasyon” için olumlu bir mirasa dönüştürülüyor.
Bu kabul edilemez.
Mesele Kürtlerin devlet tarafından “asli unsur” sayılması değildir. Aleviler, Ermeniler, Süryaniler, Êzidîler, Rumlar ve Keldaniler asli olmayan unsurlar olarak kalacaksa, Kürtlerin asli unsur kabul edilmesi eşitlik değildir. Yalnızca hiyerarşide yeni bir yer edinmektir.
Mesele Kürtlerin merkeze alınması da değildir. Merkezin kendisi Türk-Sünni ve İslami bir egemenlik düzeni olarak kalıyorsa, merkeze alınmak özgürleşmek değildir.
Mesele entegrasyon hiç değildir. Entegrasyon, mevcut yapının içine katılmayı ifade ediyorsa, asıl ihtiyaç o yapının değiştirilmesidir.
Gerçek demokratik çözüm, Kürtlerin devlete yeniden bağlanması değil; devletin bütün halkların, inançların ve kimliklerin eşit kurucu özne olduğu bir yapıya dönüştürülmesidir.
Bu dönüşüm geçmişteki suçların açıkça tanınmasını, mülksüzleştirmenin konuşulmasını, mağdurların hafızasının iade edilmesini ve hiçbir halkın başka bir halkın yurdu üzerinde tek başına egemenlik iddiasında bulunmamasını gerektirir.
Aynı zamanda Kürt toplumu içinde Alevi Kürtlerle Sünni ve Şafii Kürtler arasında devlet ittifaklarının yarattığı tarihsel yarayla yüzleşmeyi gerektirir.
Bu yaranın üzerini örtmek birlik üretmez.
Aleviliği “uydurma” ilan etmek bölünmeyi aşmaz.
Yavuz ve Hamidiye ittifaklarını yüceltmek korkuyu ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, geçmişte oluşmuş mezhepsel güvensizliği yeniden üretir ve derinleştirir.
Barış, yalnızca Türklerle Kürtlerin yeniden anlaşması değildir.
Barış, geçmişte onların bir bölümünün kurduğu ittifaklar tarafından yok edilenlerin de masada olduğu bir hakikat ve eşitlik düzenidir.
Barış, Alevi Kürtlerin Sünni veya Şafii Kürt çoğunluğa güvenmelerini istemeden önce, bu güvensizliği yaratan tarihin açıkça tanınmasıdır.
Barış, Ermeni’nin mülkünü, Süryani’nin yurdunu, Êzidî’nin inancını ve Alevi’nin kimliğini Türk-Kürt kardeşliği uğruna feda etmemektir.
Yoksa kurulacak şey demokratik entegrasyon değil, eski devlet ittifakının yeni adıdır.




Yorumlar