top of page

İktidardaki çete Türkiye'yi İran'a karşı bir savaşa sürükleyebilir mi? -- Aykan Sever

  • 11 Tem
  • 4 dakikada okunur


Mevcut post-modern karakterli 3. Dünya Savaşı'nın gölgesinde cereyan eden herhangi bir şeye olmuş bitmiş gözüyle bakmak pek doğru değil. Zira Savaş'ın en temel özelliklerinden biri yeni çelişkiler eşliğinde süreklileşmiş belirsizlik zeminleri üretmesidir. Hele NATO zirvesi gibi göründüğünde öte çok daha fazla çelişkiyi barındıran tabloları değerlendirirken bu durumu dikkate almalıyız. Yine de Ankara'daki zirveyi özetleyecek olursak, en nihayetinde artık "yeşil politika" türünden yan yollarda oyalanmak yerine  her şey açıktan kapitalizmin yani onun temel dinamiği olan Savaş'ın hizmetine sunuluyor. Zirve sonuç bildirgesine(1) de yansıdığı üzere silah endüstrisinin geliştirilmesine ve buradaki yarışa odaklanılıyor denilebilir.


NATO zirvesi daha doğrusu 3. Dünya Savaşı'nın geldiği etap birçok yeni gelişmeye gebe. Burada sadece bu meselenin bir kısmına dikkat çekeceğim. Girişte de bahsedildiği üzere NATO etrafında kümelenen güç odakları özellikle ABD dışındakiler silah sanayisini güçlendirmek ve çeşitlendirmek için yeni ve daha merkezileşmiş yatırımlara yöneliyorlar. Ayrıca Kanada'nın öncülük yaptığı TC'nin de katıldığı, dokuz ülke iştirakiyle silah endüstrisinin teşvik için yeni banka da kuruluyor. Başlangıçta bu işler için milyar dolarlar üzerinden konuşulsa da geçen yıl 2.9 trilyon dolara ulaşan silah ticaretinin katlanarak büyümesi kaçınılmaz. Buradan elde edilecek "kazanç" üç beş zenginin cebini daha fazla doldurmasına yol açarken milyonlarca insanın hayatını kaybetmesinin yanı sıra sefalete sürekleneceği ise açık bir gerçek. Trilyon dolar sahibi Elon Musk servetini kaç yüzyılda yiyip bitirebilir? Yada bütün insanlığa ve doğaya böylesi bir felaketi gelecek diye pazarlayan kişileri neden kendi oylarımızla ödüllendiriyoruz diye sorsak, bize "aptalın dert ettiği şeye bak!" deyip suratımıza tükürmeyeceklerinin garantisi var mı? Maalesef öyle zamanlardayız...


NATO nereye ?

İşin bir diğer boyutuna gelince NATO 3. Dünya Savaşı koşullarına uyumlanmak için kendini yenileme ve büyütme uğraşında. Bunun için Batı Asya'da Ermenistan, Azerbaycan ve  Gürcistan'la "hukuki" hamlelerle ortaklıklar kurulmaya çalışılırken Irak ve Suriye ile de filli ortaklıklara yaratmanın yoluna bakılıyor. İşin bir diğer boyutuysa özellikle ABD'nin ihtiyaçları üzerinden (Savaş'ı Çin'in sahasına taşıma arayışı) son yıllarda  Asya Pasifik'teki Güney Kore, Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerin  NATO toplantılarına da dahil edilerek ittifakın fiilen genişletildiğini görüyoruz. Elbette kim söylerse söylesin bir şey hemen ol deyince olmuyor ancak yönelimleri göz ardı edemeyiz. Bütün bunların paralelinde Abya Yala kıtasında ABD'nin militarizm ve korku üzerine kurulu  hegemonyasını her geçen  genişlettiğini ilave edilmeli.


Başlıktaki soruya dönersek, İran savaşı ve Batı Asya'da yeni enerji-mal ikmal hatlarının gündemde olduğu bu süreçte İsrail-ABD  ve zımnen saldırıları onaylayan Batılı ülkeler, Tahran'daki rejimi devirmekte yetersiz kaldı. TC'nin gerek Suriye gerekse Irak-Güney Kürdistan'daki hamleleri NATO'ya genelde aykırı olmadı. Onlar tarafından da böyle karşılandı. Ancak şimdi yeniden sınırların değişebileceği bir dönemdeyiz, kim neyi ne kadar yapar yada yapamaz ayrı bir soru fakat ABD'nin Suriye'yi "terörü destekleyen ülkeler" listesinden çıkarması ve Lübnan'daki Hizbullah'ın halledilmesini Colani'nin önüne bir görev olarak koyması bu sürecin yansımalarından. TC içinse Trump'ın CAATSA yaptırımlarını kaldırma, uçak motoru satışı ve F-35 ortaklığına geri alma türünden lafları ileriye dönük başka pazarlıklara da işaret ediyor olabilir. TC'nin son dönemde Güney Kürdistan'daki yerleşikliği artırdığı ve buradaki parti ve grupları kendi kanatları altına almaya çalıştığı görülüyor. Bu durum sadece mevcut Irak yönetiminin İran etkisini kırmakta başarısız olursa TC'nin devreye gireceği bir sürece dönük hazırlık gibi okunabileceği  gibi İran'a karşı olası bir kara harekatının alt yapısını oluşturma çabası olarak da değerlendirilebilir. Kağıt üzerindeki tasarımlar mutlaka karşılık bulur, tutar, veya başarılsın diye önerilmeyeceği/düşünülemeyeceği gibi bölgenin asıl dinamiği halkların böylesi kanlı hülyaları kabullenip kolayca sürecin piyonu olmaya rıza göstereceklerini düşünmek de elbette yanıltıcı olur.


Türk emperyalizmi

Türkiye'de iktidarı gasp etmiş olan çetenin ve onların temsil ettiği oligarşinin şu yada bu gerekçeyle İran'a girmek türünden tekliflere kapalı olacağını düşünmek fazlasıyla iyimserlik barındırıyor.  Zira Türk emperyalizmi son 15-20 yıldır Savaş'ı açıktan bir fırsat, genişleme, el koyma ve yağma olanağı gibi görüyor, değerlendiriyor. Oligarşiyi veya rejimi yanlış anladığımı iddia edecek olanlarlar öncelikle şu soruya yanıt vermelidir: Rojava , Suriye herşeyiyle yağmalanırken, pazarlanırken kimler bu işten nemalanmıştır, egemen kesimlerden bu alçaklığa itiraz eden çıkmış mıdır, yoksa keselerini doldurmaya devam mı etmişlerdir? Tıpkı 1908 sonrası İttihat Terakki'sinin Ermenilere dönük reform talebine "genişleme/toprak bütünlüğü" penceresinden baktığı gibi  bugünün egemenleri de  bazen Türk-Kürt-Arap (Sünni İslam) ittifakından bahsediyorlar.  Erdoğan elbette bu ilişkiyi barışçıl-demokratik bir tablonun parçası olarak değil Savaş'ın bir unsuru olarak, beraber kefen biçilecek toplulukların temsilen hayal ediyor. Bu çerçevede Birinci Dünya Savaşı ve Soykırım öncesi,  giderek daha çok toplumun geneline özgürlük-demokrasi propagandası yaparak etkili olmaya çalışan Ermeni devrimci hareketleriyle İttihat Terakki'nin kurduğu "politik" ilişki ibretliktir. Mevcut Savaş'a karşı çıkmak, halklar arasında örgütlülüğü yerküre çapında büyütmek için uğraşmak yerine kendine muhaliflik yakıştırmasında bulunup, gelişmelerde "jeo-stratejik fırsatlar" görenler  hangi esbaba bürünürlerse bürünsünler esasen egemen zihniyetin dahilindedir ve Trump'ın, Erdoğan'ın, Netanyahu'nun tilmizleridir. 


Elbette egemenlerin de göze alamayacağı şeyler var ancak bunlar ülkenin geleceğinden çok kendi hükümlerinin ne kadar riske girip girmeyeceğiyle  bağlantılı bir durum. Bu yüzden İran, Rusya türünden hedeflere dönük atacakları adımın terazisi de bunun üzerine kurulu olacaktır. Ne olacağı belirsizliğini korusa da Türkiye'deki egemen kesim ekonomik ve sosyal çıkmazları demokratikleşmeye değil Savaş'a yatırım yaparak "çözme" hülyalarıyla gübreliyor.

Bugün başka bir dünyadayız. Dün epey geride kaldı. Bir örnek vereyim kimin aklına  apartheit rejimi altında (1948-1994)  yıllarca  ırkçılıkla inletilen Güney Afrika halklarının bugün göçmen karşıtlığı adı altında bariz ırkçılık yaparak göçmenlere saldıracağı? Bence herhangi bir şeye "olmaz!" demeden bir kere daha düşünmekte yarar var...


Necefli maşrapalar...

Bütün aykırılıklarına rağmen muhalif kesimlerin dahi kendini ayrıştırmayı düşünmediği bir tür devşirme düzeniyle karşı karşıyayız. Çoğu kişi ve kesimin işine sen ben bizim oğlan makamından çalmak, oynamak daha iyi geliyor. Çünkü olası değişim selinin herkesi yani mevcut statükoları süpürme olasılığı çok yüksek. Aynı zamanda çoğu muhalif görünümlü çevreye hakim olan milliyetçi aklın da bu işte büyük payı var. Mesela bu zevat neredeyse TC'nin NATO ile ilişkisini AKP'nin başlattığını iddia edecek düzeyde yeni dalavereler peşinde. Halbuki bu hikaye İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde başladı ve kutlamayı da TC/CHP'nin yönlendirdiği bir güruh önce  bazı sol görüşlü kitabevi ve yayınevlerine saldırıp, yağmalayıp sonra dönemin sol gazetesi Tan'ı polis gözetim ve yönlendirmesiyle  matbasıyla birlikte yakarak kutladı. (4 Aralık 1945)   Erdoğan'ın ideolojik önderi Necip Fazıl da bu linçci güruhu önce camdan selamlıyor, sonra aralarına karışıyor; Büyük Doğu'daki yazılarında bu vahşeti yere göğe sığdıramayacak ölçüde övüyordu. CHP-AKP-MHP gibi oluşumların kökü oradadır ve  bunlar tasfiye edilmeden demokratikleşmenin önü açılmaz.


Ancak hikayenin geldiği merhalede bırakın bu köhnemişliği yıkmayı, aklından geçirmeyi/düşünmeyi dahi yasaklayan gazeteci, yazar, akademisyenden ortalık geçilmiyor, Mübarekler necefli maşrapalar misali ekranları işgal etmekle meşgul. Ne de olsa ekmek böyle kazanılıyor ! . Hiç utanma, sıkılma olmadan egemenler adına düşünüp onların sorunlarına çare bulma yolları arıyorlar; başkalarının hapsedilmesi, katledilmesi, aç kalması uğruna...


Not: Bu kez size buralardan bir hediye :)

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page