İdamın Görüntüsü, Arşivin Sessizliği: Dersim Fotoğrafları ve Dekolonyal Karşı-Arşivin İmkânı -- Yücel Tekin
- 18 Tem
- 19 dakikada okunur

Sunuş
Bazı fotoğraflar yalnızca geçmişi göstermez; geçmiş hakkında bildiklerimizi değiştirir. Uzun yıllar boyunca kamusal dolaşıma girmemiş birkaç kare, kimi zaman yüzlerce resmî belgeden daha büyük bir epistemolojik kırılma yaratabilir. Bunun nedeni fotoğrafın hakikati eksiksiz temsil etmesi değildir. Tam tersine, fotoğrafın eksik bırakılan kısmını görünür kılma gücüdür. Böyle anlarda görüntü yalnızca tarihsel bir belge olmaktan çıkar; arşivin sessizliğini, hafızanın kuruluşunu ve bilginin hangi iktidar ilişkileri içinde üretildiğini yeniden düşünmeye çağıran tarihsel bir olaya dönüşür.
Yakın zamanda kamuoyuna ulaşan Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamına ait fotoğraflar da bu anlamda yalnızca yeni ortaya çıkmış görseller değildir. Bu görüntüler, Dersim'e ilişkin tarih yazımında şimdiye kadar kabul edilmiş pek çok sınırı yeniden tartışmaya açmaktadır. Çünkü fotoğraf yalnızca bir infazı kaydetmez; aynı zamanda onu kaydeden iktidarı, o iktidarın görme biçimini ve bu görme biçiminin arşive nasıl dönüştüğünü de görünür kılar. Dolayısıyla mesele birkaç yeni fotoğrafın bulunmuş olması değil, bu fotoğrafların Cumhuriyet'in erken dönem kolonyal bilgi rejimine ilişkin hangi yeni soruları ortaya çıkardığıdır.
Arşiv üzerine yürütülen çağdaş tartışmalar da tam bu noktada yeni bir düşünme alanı açmaktadır. Jacques Derrida'nın gösterdiği gibi arşiv yalnızca geçmişi muhafaza eden bir kurum değildir; geçmiş hakkında gelecekte neyin söylenebileceğini de belirleyen kurucu bir otoritedir. Michel Foucault açısından arşiv, belgelerin toplamından çok, hangi ifadelerin bilgi olarak dolaşıma girebileceğini belirleyen söylemsel bir oluş koşuludur. Ann Laura Stoler ise kolonyal devletlerin arşivlerini yalnızca kayıt sistemleri olarak değil, sömürge yönetiminin gündelik iktidar tekniklerini üreten epistemolojik mekanizmalar olarak okur. Allan Sekula, fotoğraf ile arşiv arasındaki ilişkinin modern devletin sınıflandırma, denetim ve kimlik üretme pratiklerinin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösterirken, Ariella Azoulay, görüntünün resmî tarihin tamamlanmış anlatısını sürekli kesintiye uğratan yeni tarihsel imkânlar taşıdığını ileri sürer. Gilles Deleuze'ün oluş düşüncesi ise donmuş görünen her görüntünün yeni ilişkiler kurdukça yeniden hareket kazandığını, dolayısıyla hiçbir tarihsel imgenin tek ve kapanmış bir anlam taşımadığını hatırlatır. Birlikte düşünüldüklerinde bu yaklaşımlar, fotoğrafı geçmişi temsil eden durağan bir nesne olmaktan çıkararak bilgi, iktidar ve hafıza arasındaki ilişkilerin sürekli yeniden kurulduğu dinamik bir düşünme alanına dönüştürmektedir.
Bu nedenle burada hareket noktası teori değil, görüntünün kendisidir. Çünkü fotoğraf yalnızca görüleni kaydetmez; görünürlüğün nasıl üretildiğini de kaydeder. Kadrajın kuruluşu, bedenlerin konumlanışı, bakışların yönü, mekânın düzenlenişi, teşhirin estetiği ve sessiz bırakılan ayrıntılar birlikte okunduğunda devlet şiddetinin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda görsel, bürokratik ve epistemolojik bir örgütlenme olduğu görülmektedir. Görüntüden başlayan bu okuma giderek mikro iktidar ilişkilerine, toplumsal hafızaya, arşivin kuruluşuna ve kolonyal bilgi rejimine uzanmaktadır. Teori bu nedenle görüntünün önüne geçmez; görüntünün açığa çıkardığı ilişkileri düşünmenin kavramsal zeminini oluşturur.
Ancak fotoğrafın ürettiği bilgi, yalnızca gösterdiklerinden ibaret değildir. Her görüntü aynı zamanda görünmez kıldıklarıyla da konuşur. Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam fotoğrafları erkek bedenlerini, infaz mekânını ve devletin görsel egemenliğini kayıt altına alırken; Dersimli kadınları, kız çocuklarını, zorunlu iskânı, evlatlık verilmeleri, ailelerin parçalanmasını, kayıp kızları ve gündelik hayatın sessiz yıkımını kadrajın dışında bırakmaktadır. Bu sessizlik tesadüf değildir. Kolonyal arşiv yalnızca bazı belgeleri değil, bazı özneleri de görünmez kılar. Bu nedenle fotoğrafın okunması, dekolonyal feminist bir perspektifi zorunlu hâle getirir. Fotoğrafta görünmeyen kadın deneyimi, anlatıya sonradan eklenecek tamamlayıcı bir unsur değil; arşivin nasıl işlediğini anlamanın temel anahtarlarından biridir. Erkek bedenlerinin kamusal teşhiri ile kadınların sistematik görünmezliği aynı kolonyal iktidarın birbirini tamamlayan iki farklı yüzünü oluşturmaktadır.
Bu bakımdan Dersim yalnızca askerî bir harekât ya da siyasal bir kırılma olarak değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin, akrabalık ağlarının, mekânsal aidiyetlerin ve hafızanın yeniden düzenlendiği kolonyal bir mühendislik süreci olarak da okunmalıdır. İdamlar, sürgünler, zorunlu iskân politikaları, evlatlık verilen çocuklar, kaybedilen mezarlar ve parçalanan aile yapıları birbirinden bağımsız olaylar değildir. Bunların her biri aynı iktidar rejiminin farklı tezahürleri olduğu kadar, aynı arşivin farklı sessizlikleridir. Bu nedenle fotoğraf yalnızca infazın belgesi değildir; görünür olan ile görünmez olan arasındaki ilişkinin belgesidir.
Buradan hareketle dekolonyal karşı-arşiv, resmî arşive alternatif belgeler biriktiren yeni bir koleksiyon olarak değil, arşivin susturduğu ilişkileri yeniden görünür kılan eleştirel bir bilgi pratiği olarak düşünülmektedir. Sözlü tarih anlatıları, aile hafızaları, kadın tanıklıkları, yerel bellek, mezarlar, özel koleksiyonlar, halk kütüphanelerine devredilen Halkevi arşivleri ve yıllar sonra ortaya çıkan fotoğraflar birbirinden bağımsız veri kümeleri değildir. Bunlar aynı tarihsel kırılmanın farklı yüzlerini taşıyan bilgi alanlarıdır. Karşı-arşiv de tam olarak bu çoğul ilişkiler ağı içinde kurulmaktadır.
Bu metin, Dersim'e ilişkin yeni bir tarih anlatısı kurma iddiasından çok, bir görüntünün arşiv, bilgi ve hafıza arasındaki ilişkileri nasıl dönüştürebileceğini tartışmaktadır. Çünkü tarih yalnızca yeni belgeler bulunduğunda değişmez; bazen aynı belgeler başka epistemolojik sorularla yeniden okunduğunda da değişir. Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam fotoğrafları bu nedenle yalnızca geçmişe ait görsel kayıtlar değildir. Aynı zamanda kolonyal arşivin sınırlarını görünür kılan, dekolonyal bir karşı-arşivin ve yeni bir tarih yazımının imkânlarını açığa çıkaran tarihsel imgelerdir.
I. Görüntünün Sessizliği ve Tarihin Hareketi
Bir fotoğrafın tarihsel değeri yalnızca neyi gösterdiğinde değil, zamanı nasıl durdurduğunda da saklıdır. Fotoğraf, belirli bir anı dondururken aynı zamanda o anın öncesini ve sonrasını görünmez kılar. Ancak tam da bu nedenle her tarihsel fotoğraf, kendi sessizliği içinde hareket etmeye devam eder. Aradan geçen zaman, değişen toplumsal hafıza ve yeni sorular, görüntüyü her yeniden bakışta farklı biçimlerde konuşturur. Tarihsel imgenin gücü de burada ortaya çıkar. Fotoğraf geçmişe ait olduğu kadar bugünün bakışıyla sürekli yeniden kurulan bir düşünme alanıdır.
Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam fotoğrafları bu anlamda yalnızca infaz anının görsel kayıtları değildir. İlk bakışta görülen şey; darağaçları, askerler, mahkûm edilen bedenler ve infaz mekânıdır. Oysa dikkat biraz daha derinleştiğinde fotoğraf yalnızca görünen kişileri değil, onların birbirleriyle kurdukları ilişkileri de görünür hâle getirmektedir. Kim merkezdedir? Kim kenardadır? Kim ayaktadır? Kim bakmaktadır? Kim bakılmaktadır? Kimin bedeni teşhir edilmektedir? Kim görüntüyü üretmektedir? Fotoğrafın tarihsel anlamı, bu ilişkiler ağı çözümlenmeden kavranamaz.
Walter Benjamin'in tarihsel imge kavramı tam da bu noktada açıklayıcıdır. Benjamin'e göre tarih doğrusal biçimde ilerleyen olaylar dizisi değildir; geçmiş, bugünün belirli anlarında yeni bir anlam kazanarak şimdiyle beklenmedik biçimlerde karşılaşır. Tarihsel imge de tam bu karşılaşmanın ürünüdür. Dolayısıyla bu fotoğraflar yalnızca 1937'yi göstermez. Aynı zamanda bugünün hafızasıyla kurdukları ilişki sayesinde yeni tarihsel anlamlar üretir. Görüntü değişmez; fakat görüntüye yöneltilen sorular değiştikçe tarihin kendisi de yeniden kurulmaya başlar.
Bu nedenle fotoğrafı yalnızca belge olarak okumak yeterli değildir. Belge çoğu zaman olmuş olanı doğrular; tarihsel imge ise olmuş olanı yeniden düşündürür. Görüntünün taşıdığı anlam, çekildiği anda tamamlanmaz. Her yeni okuma, görüntü içinde daha önce fark edilmeyen yeni ilişkileri görünür hâle getirir. Deleuze'ün oluş düşüncesi bu bakımdan önemli bir imkân sunmaktadır. Donmuş görünen hiçbir görüntü aslında tamamlanmış değildir. Her yeni ilişki, her yeni bağlam ve her yeni bakış, görüntüyü yeniden harekete geçirir. Böylece fotoğraf geçmişe ait sabit bir nesne olmaktan çıkar; sürekli yeni anlamlar üreten dinamik bir oluş alanına dönüşür.
İdam fotoğraflarının yıllar boyunca kamusal dolaşımın dışında kalmış olması da bu hareketin önemli parçalarından biridir. Görüntünün gecikmeli biçimde ortaya çıkması yalnızca tarihsel bir tesadüf değildir. Aynı zamanda arşivin nasıl işlediğine ilişkin önemli bir göstergedir. Bazı belgeler uzun süre görünmez kalırken, bazıları sürekli dolaşımda tutulur. Bu nedenle arşiv yalnızca koruyan değil, dolaşımı düzenleyen bir mekanizmadır. Görüntünün ne zaman görünür olacağı da en az görüntünün kendisi kadar siyasaldır.
Fotoğrafın ürettiği zaman da doğrusal değildir. Görüntüde görülen bedenler artık hayatta değildir; fakat fotoğraf onların siyasal varlığını bugüne taşımaktadır. Böylece geçmiş ile şimdi arasında doğrusal olmayan yeni bir ilişki kurulmaktadır. Benjamin'in "şimdinin zamanı" olarak tarif ettiği bu karşılaşma, tarihsel adalet arayışının da başlangıç noktalarından biridir. Çünkü bazı görüntüler yalnızca geçmişi hatırlatmaz; geçmişin henüz tamamlanmamış olduğunu da gösterir.
Ancak bu hareket yalnızca fotoğrafın gösterdiği bedenlerle sınırlı değildir. Görüntü aynı zamanda eksik bıraktıkları üzerinden de hareket etmektedir. Kadrajın dışında kalan kadınlar, çocuklar, aileler, sürgün yolları ve gündelik yaşam parçaları, fotoğrafın sessiz alanlarını oluşturmaktadır. Dolayısıyla görüntü hareket ettikçe yalnızca görünenler değil, görünmeyenler de tarihsel düşüncenin konusu hâline gelir. Görüntünün sessizliği tam da burada konuşmaya başlamaktadır.
Bu nedenle fotoğraf burada tarih yazımının son noktası değil, başlangıç noktasıdır. Görüntü, kendi maddi varlığından daha büyük bir ilişkisellik üretmektedir. Bedenler, bakışlar, mekân, zaman, sessizlik ve görünmezlik aynı kare içinde birbirine bağlanmaktadır. Bu ilişkiler ağı çözümlendikçe fotoğraf artık yalnızca geçmişin kaydı olmaktan çıkar; iktidarın nasıl işlediğini, hafızanın nasıl kurulduğunu ve arşivin hangi sessizlikler üzerine inşa edildiğini anlamaya imkân veren epistemolojik bir alana dönüşmektedir. Bir sonraki adım da tam burada başlamaktadır: Görüntünün içinde kurulan iktidar ilişkileri.
II. Görüntünün İçindeki İktidar
Hiçbir infaz fotoğrafı yalnızca ölümün kaydı değildir. Aynı zamanda iktidarın kendisini nasıl görünür kıldığının da kaydıdır. İnfaz, fiziksel şiddetin son aşaması olduğu kadar, siyasal egemenliğin görsel olarak yeniden üretildiği bir törendir. Bu nedenle fotoğrafın konusu yalnızca darağacındaki bedenler değil; bu bedenlerin çevresinde kurulan iktidar düzenidir.
Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam fotoğraflarında ilk dikkat çeken unsur, bedenlerin mekân içinde rastlantısal olmayan biçimde yerleştirilmiş olmasıdır. Darağaçlarının konumu, askerlerin dizilişi, sivil görevlilerin varlığı, izleyicilerin bakış yönleri ve fotoğrafçının seçtiği açı birlikte düşünüldüğünde, burada yalnızca bir infazın belgelenmediği anlaşılır. Görüntü aynı zamanda devletin kendisini nasıl görmek ve göstermek istediğinin de görsel ifadesidir. İnfazın kendisi kadar infazın kaydedilmesi de siyasal bir eylemdir.
Michel Foucault'nun iktidar çözümlemeleri bu noktada açıklayıcı bir çerçeve sunmaktadır. Foucault'ya göre iktidar yalnızca yasaklayan ya da cezalandıran bir güç değildir; aynı zamanda görünürlük üreten, bedenleri düzenleyen ve bilgiyi örgütleyen üretken bir ilişkiler ağıdır. İktidarın sürekliliği yalnızca zor kullanma kapasitesine değil, kendisini doğal ve meşru gösterebilme becerisine de bağlıdır. Bu nedenle görünürlük, iktidarın en temel tekniklerinden biridir. Fotoğraf da tam burada, devlet şiddetinin yalnızca tanığı değil, onun dolaşıma sokulan bilgi biçimlerinden biri hâline gelir.
Fotoğrafın merkezinde yer alan erkek bedenleri bu görünürlüğün taşıyıcılarıdır. İdam edilen bedenler yalnızca cezalandırılmamaktadır; aynı zamanda kamusal olarak teşhir edilmektedir. Böylece beden, bireysel varlığından çıkarılarak siyasal bir gösteriye dönüştürülmektedir. Devlet yalnızca yaşam üzerinde değil, ölümün nasıl görüleceği üzerinde de egemenlik kurmaktadır. Darağacı bu nedenle yalnızca infazın gerçekleştiği yer değil; egemenliğin sahnelendiği kamusal bir mekândır.
Ancak bu sahne yalnızca darağacındaki bedenlerden oluşmaz. Fotoğrafı çeken kişi, infazı izleyen görevliler, askerî düzen, bürokratik organizasyon ve görüntünün daha sonra dolaşıma sokulma biçimi de aynı iktidar ilişkilerinin parçalarıdır. Fotoğraf, bu yönüyle yalnızca olayın sonucu değil; olayın kurucu unsurlarından biridir. Görüntünün üretilmesi, saklanması, dolaşıma girmesi ya da uzun süre görünmez bırakılması, devletin bilgi yönetiminin farklı aşamalarını göstermektedir.
Bu durum, fotoğrafı yalnızca estetik ya da tarihsel bir nesne olarak değil, arşivsel bir nesne olarak da düşünmeyi gerektirir. Allan Sekula'nın işaret ettiği gibi modern fotoğraf, bireysel hafızanın değil, kurumsal sınıflandırmanın ve devlet aklının temel araçlarından biridir. Kimlerin kaydedileceği, hangi bedenlerin belgelenmeye değer görüleceği ve hangi görüntülerin korunacağı, fotoğrafın teknik özelliklerinden çok iktidarın bilgi rejimiyle ilgilidir. Dolayısıyla idam fotoğrafları yalnızca geçmişi temsil etmez; aynı zamanda Cumhuriyet'in erken döneminde bilgi ile iktidarın nasıl iç içe geçtiğini de göstermektedir.
Burada dikkat çekici olan yalnızca görünenler değildir. Görüntünün merkezine yerleştirilen erkek bedenleri, aynı zamanda başka bedenlerin sistematik biçimde görünmez kılındığını da düşündürmektedir. Fotoğraf, erkek infazını devlet egemenliğinin görsel dili hâline getirirken, kadınların yaşadığı şiddeti, çocukların zorla yerlerinden edilmesini, ailelerin parçalanmasını ve gündelik hayatın yıkımını kadrajın dışında bırakmaktadır. Görüntünün bu seçiciliği teknik bir eksiklik değil, kolonyal iktidarın görsel tercihidir. Devlet hangi bedenlerin kamusal hafızaya gireceğine karar verirken, hangi yaşamların görünmez kalacağını da belirlemektedir.
Bu nedenle dekolonyal feminist okuma, fotoğrafa dışarıdan eklenen yeni bir perspektif değil, görüntünün kendi sessizliğini anlamanın zorunlu koşuludur. Erkek bedenlerinin kamusal teşhiri ile kadınların sistematik görünmezliği aynı iktidar düzeninin birbirini tamamlayan iki yüzünü oluşturmaktadır. Dersim'in kayıp kızları, evlatlık verilen çocuklar, zorunlu iskân politikalarıyla dağıtılan aileler ve kadınların taşıdığı sessiz hafıza, fotoğrafın dışında kalan ayrı bir hikâye değildir. Bunlar, fotoğrafın konuşabilmesi için okunması gereken görünmez katmanlardır.
Nitekim döneme ilişkin tanıklıklar da bu görsel sessizliğin izlerini taşımaktadır. Cemal Madanoğlu'nun aktardıkları, Naim Babüroğlu'nun derlediği askerî tanıklıklar, Faik Özgün ve Münir Çağıl'ın anlatıları ile özellikle İhsan Sabri Çağlayangil'in yıllar sonra yaptığı açıklamalar, infazın yalnızca hukuki ya da askerî bir işlem olmadığını; devlet aklının sembolik bir gösterisine dönüştüğünü düşündürmektedir. Benzer biçimde Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun aktardığı bilgiler de idam sürecinin hukuki meşruiyeti ile siyasal pratiği arasındaki gerilimi görünür hâle getirmektedir. Bu tanıklıklar bütünüyle örtüşen ve tartışmasız belgeler olarak değil; fotoğrafın açtığı soruları çoğaltan parçalı hafıza alanları olarak okunmalıdır.
Dolayısıyla idam fotoğrafları, yalnızca devlet şiddetinin değil, devletin görme biçiminin de belgeleridir. İktidar burada yalnızca öldürmez; gösterir, kaydeder, sınıflandırır, saklar ve gerektiğinde görünmez kılar. Görüntü tam da bu nedenle fotoğraf olmaktan çıkarak kolonyal bilgi rejiminin işleyişini görünür kılan tarihsel bir arşiv nesnesine dönüşmektedir. Bu noktadan sonra soru artık fotoğrafın neyi gösterdiği değil, bu görüntünün hangi toplumsal hafızalar içinde nasıl yaşamaya devam ettiğidir.
III. Tanıklığın Toplumsal Anatomisi: Hafıza, Sessizlik ve Görünmeyen Hayatlar
Hiçbir fotoğraf kendi başına konuşmaz. Görüntünün anlamı, ona eşlik eden tanıklıklar, sessizlikler ve hafıza katmanları içinde oluşur. Bu nedenle tarihsel bir fotoğrafın okunması, yalnızca kadrajın çözümlenmesini değil, kadrajın dışında bırakılan toplumsal ilişkilerin de yeniden kurulmasını gerektirir. Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam fotoğrafları, ilk bakışta infazın görsel kaydı olarak görünse de, aslında Dersim'e ilişkin parçalanmış hafızanın düğüm noktalarından birini oluşturmaktadır. Fotoğraf burada bir son değil, çok sayıda tanıklığın kesiştiği başlangıç noktasıdır.
Tanıklık, modern tarih yazımında çoğu zaman belgenin eksikliğini tamamlayan yardımcı bir unsur olarak değerlendirilmiştir. Oysa Dersim örneğinde tanıklık, yalnızca belgeyi destekleyen ikinci el bir bilgi değildir; bizzat arşivin susturduğu alanların taşıyıcısıdır. Çünkü resmî kayıtların sessiz kaldığı birçok olay, aile hafızalarında, sözlü anlatılarda ve kuşaklar boyunca aktarılan deneyimlerde yaşamaya devam etmiştir. Bu durum sözlü tarihin belgeye alternatif olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, belge ile tanıklığın birbirini sürekli sorguladığı çok katmanlı bir bilgi alanı ortaya çıkarmaktadır.
Walter Benjamin'in tarih anlayışı tam da bu noktada yeniden önem kazanmaktadır. Benjamin için geçmiş, tamamlanmış ve geride kalmış bir zaman değildir; bugünün belirli anlarında yeniden parlayan tarihsel fragmanlardan oluşur. Tarihçinin görevi de bu fragmanları doğrusal bir anlatıya yerleştirmek değil, aralarındaki beklenmedik ilişkileri görünür hâle getirmektir. Seyit Rıza'nın idam fotoğrafları da böyle bir fragmandır. Görüntü, tek başına açıklayıcı değildir; fakat farklı tanıklıklarla karşılaştığında yeni tarihsel anlamlar üretmeye başlar. Böylece fotoğraf yalnızca geçmişi göstermemekte, geçmiş ile bugün arasında sürekli yeniden kurulan bir düşünme alanına dönüşmektedir.
Bu nedenle Dersim üzerine oluşan sözlü hafızanın parçalı yapısı bir zayıflık değil, kolonyal şiddetin toplumsal izlerinden biridir. Farklı köylerde anlatılan hikâyeler, ailelerin birbirinden farklı hatırladıkları olaylar, kaybolan isimler, eksik kalan soy ağaçları ve kuşaktan kuşağa aktarılan sessizlikler, tarihsel hakikatin parçalanmış doğasını göstermektedir. Kolonyal şiddet yalnızca yaşamları değil, hatırlama biçimlerini de dönüştürmektedir. Hafıza bu nedenle eksik olduğu için değil, şiddetin kendisi parçalı olduğu için parçalıdır.
Bu parçalanmanın en görünür olduğu alanlardan biri kadınların ve çocukların deneyimidir. İdam fotoğraflarında devletin kamusal teşhirine konu olan erkek bedenleri görülmektedir; ancak aynı dönemde kadınların yaşadığı sürgünler, zorla yer değiştirmeler, evlatlık verilmeler, kayıp kız çocukları ve dağıtılan aile yapıları görüntünün dışında kalmaktadır. Oysa bu deneyimler, Dersim toplumunun antropolojik yapısını en derinden dönüştüren süreçlerdir. Akrabalık ilişkilerinin koparılması, çocukların ailelerinden ayrılması ve kadınların yeni toplumsal düzen içinde görünmezleştirilmesi, yalnızca bireysel trajediler değil; toplumsal hafızanın yeniden biçimlendirilmesidir. Dekolonyal feminist yaklaşım tam da bu nedenle fotoğrafın gösterdiği ile göstermediği arasındaki gerilimi birlikte okumayı gerektirir.
Burada antropolojik bakış belirleyici hâle gelmektedir. Çünkü kolonyal müdahale yalnızca siyasal otoriteyi değiştirmez; aileyi, akrabalığı, mekânsal aidiyeti, yas ritüellerini ve kuşaklar arası bilgi aktarımını da dönüştürür. Dersim'de yaşanan zorunlu iskân politikaları, çocukların farklı ailelere verilmesi, köylerin boşaltılması ve gündelik yaşamın parçalanması, yalnızca demografik değişimler değildir. Bunlar, bir toplumun kendi hafızasını üretme imkânlarına yönelmiş müdahalelerdir. Dolayısıyla tanıklık yalnız bireysel bir hatırlama biçimi değil; toplumsal varoluşun yeniden kurulma çabasıdır.
Bu noktada fotoğrafın sessiz bıraktığı bir başka alan daha belirginleşmektedir: kayıp bedenler ve kayıp mezarlar. Dersim'e ilişkin resmî kayıtlar ile sözlü tarih anlatıları arasındaki en önemli gerilimlerden biri, ölü sayıları ve ölülerin akıbeti konusunda ortaya çıkmaktadır. Dönemin resmî belgelerinde, TBMM görüşmelerinde ve askerî raporlarda farklı sayılar yer almakta; buna karşılık bölgedeki sözlü hafıza, çok daha yüksek kayıplardan, kimliği belirlenemeyen ölülerden ve toplu mezarlardan söz etmektedir. Burada mesele yalnız hangi rakamın doğru olduğu değildir. Asıl önemli olan, rakamların kendisinin de siyasal bir bilgi üretim sürecinin parçası olmasıdır. Sayılar yalnızca ölümleri ifade etmez; hangi ölümlerin kayda geçirildiğini, hangilerinin ise arşivin sessizliğine bırakıldığını da gösterir.
Bu nedenle toplu mezarlar yalnızca adli ya da arkeolojik araştırmaların konusu değildir. Aynı zamanda arşiv kuramının da temel meselelerinden biridir. Çünkü mezar, bedenin hafızası olduğu kadar toplumun da hafızasıdır. Mezarın kaybolması yalnızca fiziksel bir kayıp yaratmaz; yasın, akrabalığın ve tarihsel sürekliliğin de kesintiye uğramasına neden olur. Kolonyal şiddet bu anlamda yalnız yaşam üzerinde değil, ölümün hatırlanma biçimi üzerinde de egemenlik kurmaktadır. Dekolonyal karşı-arşiv bu yüzden yalnızca kayıp belgelerin değil, kayıp bedenlerin, kayıp mezarların ve kesintiye uğratılmış yasın da izini sürmektedir.
Fotoğraf bütün bu tanıklıkları tek başına açıklamaz. Ancak onların birbirleriyle ilişki kurabilecekleri ortak zemini oluşturur. Görüntü, sözlü tarih, aile hafızası, kadın anlatıları, mezarlar, kayıp çocuklar ve parçalanmış akrabalık ağları birbirinden bağımsız hikâyeler değildir. Bunlar aynı tarihsel kırılmanın farklı tezahürleridir. Fotoğrafın gerçek gücü de burada ortaya çıkar: Geçmişi temsil ettiği için değil, birbirinden koparılmış bu hafıza parçalarını yeniden karşı karşıya getirebildiği için.
Tam da bu noktada soru artık tanıklığın ne söylediği değildir. Asıl soru, bu parçalı hafızaların neden resmî arşivin dışında kaldığı ve arşivin bu sessizliği hangi bilgi rejimi içinde ürettiğidir. Böylece tartışma doğal olarak arşivin kendisine yönelmektedir.
IV. Arşivin Sessizliği ve Dekolonyal Karşı-Arşivin Kuruluşu
Arşiv, uzun süre geçmişin güvenilir hafızası olarak düşünülmüştür. Bu yaklaşım, arşivi belgelerin korunduğu tarafsız bir depo, tarihçinin ise bu belgeler aracılığıyla geçmişe doğrudan ulaşabilen bir araştırmacı olarak tasavvur eder. Oysa son yarım yüzyılda gelişen eleştirel arşiv kuramı, arşivin yalnızca geçmişi muhafaza eden teknik bir kurum olmadığını; bilginin üretildiği, sınıflandırıldığı ve meşrulaştırıldığı siyasal bir düzen olduğunu göstermiştir. Arşiv, geçmişi olduğu gibi saklamaz; hangi geçmişin görünür olacağını, hangi deneyimlerin belge niteliği kazanacağını ve hangilerinin sessizliğe terk edileceğini belirleyen epistemolojik bir aygıt olarak çalışır.
Dersim üzerine oluşmuş resmî arşiv bu durumun belirgin örneklerinden biridir. Askerî raporlar, idarî yazışmalar, mahkeme kayıtları ve dönemin resmî yayınları belirli bir tarih anlatısını görünür kılarken; kadınların deneyimleri, çocukların zorla ailelerinden koparılması, parçalanan akrabalık ağları, kayıp mezarlar, yerel hafızalar ve gündelik yaşamın yıkımı büyük ölçüde bu kayıt sisteminin dışında kalmıştır. Buradaki eksiklik, yalnızca kaybolmuş belgelerle açıklanamaz. Sessizlik, arşivin kuruluş mantığının bir sonucudur. Ann Laura Stoler'in belirttiği gibi kolonyal arşiv, yalnızca sömürge yönetiminin belgelerini değil, sömürgeci yönetimselliğin bilgi rejimini de üretmektedir. Bu nedenle arşivde neyin bulunduğu kadar, neyin bulunmadığı da tarihsel bir olgudur.
Michel Foucault'nun arşiv kavramsallaştırması bu sessizliği daha da görünür kılar. Foucault'ya göre arşiv, belgelerin toplamından çok, hangi ifadelerin bilgi olarak ortaya çıkabileceğini belirleyen söylemsel oluş koşuludur. Dolayısıyla Dersim arşivine yöneltilecek temel soru, hangi belgelerin günümüze ulaştığı değildir. Asıl soru, hangi olayların belge niteliği kazandığı, hangi deneyimlerin ise tarihsel bilgi alanının dışında bırakıldığıdır. Sessizlik burada yokluğun değil, belirli bir bilgi rejiminin ürünüdür.
Jacques Derrida'nın Archive Fever'da geliştirdiği yaklaşım ise arşivin zamansallığını yeniden düşünmeyi sağlar. Derrida'ya göre arşiv geçmişi korumaktan çok geleceği düzenler; yarının hangi geçmişi hatırlayacağını belirleyen kurucu bir otoritedir. Bu nedenle arşiv üzerine verilen mücadele yalnızca tarihsel belgeler üzerine değil, geleceğin hafızası üzerine verilen bir mücadeledir. Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam fotoğraflarının uzun yıllar sonra kamusal dolaşıma girmesi de bu bakımdan yalnızca yeni bir belgenin ortaya çıkması değildir. Asıl değişim, arşivin uzun süre sürdürdüğü sessizliğin sorgulanmaya başlamasıdır.
Fotoğraf bu tartışmada özel bir yere sahiptir. Allan Sekula'nın gösterdiği gibi modern fotoğraf, yalnızca bireysel hafızanın değil, devletin sınıflandırma ve kayıt mekanizmalarının da temel araçlarından biridir. İdam fotoğrafları, ilk üretildikleri bağlam içinde devletin kendi iktidarını belgeleyen görsel kayıtlar olarak işlev görmektedir. Ancak aynı fotoğraflar bugün farklı sorularla yeniden okunduğunda, artık yalnızca devletin anlatısını doğrulayan belgeler olmaktan çıkar; o anlatının sınırlarını, boşluklarını ve sessizliklerini görünür kılan tarihsel nesnelere dönüşür. Ariella Azoulay'ın "potansiyel tarih" yaklaşımı tam da bu dönüşümün imkânına işaret eder. Görüntü değişmez; fakat görüntüye yöneltilen sorular değiştikçe tarih de yeniden kurulmaya başlar.
Bu nedenle dekolonyal karşı-arşiv, resmî arşivin karşısına yeni belgeler yığmayı amaçlayan alternatif bir koleksiyon değildir. Karşı-arşiv, farklı bilgi biçimlerini aynı epistemolojik düzlemde yeniden ilişkilendiren bir bilgi üretim pratiğidir. Fotoğraflar, sözlü tarih kayıtları, aile hafızaları, kadın anlatıları, yerel gazeteler, özel koleksiyonlar, mezar bilgileri, yer adları ve kamusal belgeler birbirinden bağımsız kaynaklar değil; parçalanmış tarihsel hafızanın farklı parçalarıdır. Karşı-arşiv bu parçaları tek bir anlatı içinde eritmez; aralarındaki gerilimleri, boşlukları ve sessizlikleri görünür kılarak birlikte okunmalarını mümkün hâle getirir.
Bu nedenle karşı-arşivin maddi kaynakları da yalnızca devlet arşivlerinden ibaret değildir. Aile albümleri, kişisel mektuplar, özel fotoğraf koleksiyonları, sözlü tarih görüşmeleri, yerel süreli yayınlar, köy kayıtları, mezarlıklara ilişkin bilgiler ve gündelik yaşama ait her türlü belge, kolonyal arşivin dışında kalmış hafıza katmanlarını oluşturmaktadır. Özellikle Halkevlerinin kapatılmasının ardından il ve ilçe halk kütüphanelerine devredilen koleksiyonlar, yerel basın ve bölgesel belgeler de bugüne kadar yeterince değerlendirilmemiş önemli arşivsel kaynaklar arasında yer almaktadır. Karşı-arşiv, bu dağınık malzemeyi merkezîleştirmekten çok, ortak bir epistemolojik çerçevede yeniden ilişkilendirmeyi amaçlamaktadır.
Nitekim son yıllarda Dersim üzerine geliştirilen sözlü tarih projeleri, dijital bellek çalışmaları ve dokümantasyon girişimleri, dekolonyal karşı-arşivin yalnızca kuramsal bir öneri olmadığını göstermektedir. Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu tarafından başlatılan Dersim 1937–1938 Sözlü Tarih Projesi (DSTP), yüzlerce tanıklığın sistematik biçimde kayıt altına alınmasını sağlayarak kolektif hafızanın belgelenmesi yönünde önemli bir adım atmıştır. Benzer biçimde faaliyet gösteren Dersim Kültür ve Tarih Merkezi ile farklı dijital arşiv girişimleri, aile koleksiyonlarını, fotoğrafları, kişisel belgeleri ve sözlü tarih kayıtlarını araştırmacılar için erişilebilir kılmaya yönelik çalışmalar yürütmektedir. Bu girişimler, resmî arşivin dışında kalan bilgi alanlarının kurumsallaşması bakımından yalnızca teknik değil, aynı zamanda epistemolojik bir dönüşümü temsil etmektedir. Karşı-arşiv artık yalnızca düşünsel bir öneri değil; inşa edilmekte olan toplumsal bir hafıza pratiğidir.
Bununla birlikte bu süreç henüz tamamlanmış değildir. Dersim'e ilişkin çok sayıda fotoğraf, aile albümü, mektup, kişisel not, ses kaydı, sözlü tanıklık ve yerel bilgi hâlen özel koleksiyonlarda dağınık biçimde bulunmaktadır. Bu belgelerin uygun etik ilkeler gözetilerek güvenilir arşiv kurumlarına kazandırılması, yalnızca kültürel mirasın korunmasına yönelik teknik bir faaliyet olarak görülmemelidir. Bu katkılar, parçalanmış bir toplumsal hafızanın yeniden kurulmasına yönelik kolektif bilgi üretiminin ayrılmaz parçalarıdır. Araştırmacılar, arşivciler, bilgi ve belge yöneticileri, kütüphaneciler, antropologlar ve yerel topluluklar arasındaki iş birliği, dekolonyal karşı-arşivin sürdürülebilirliği açısından temel önemdedir. Çünkü arşivin geleceği, yalnızca devlet kurumlarının değil, toplumun kendi hafızasını koruma iradesinin de ürünüdür.
Bu bakımdan dekolonyal karşı-arşiv, geçmişin sessizliklerini görünür kılmanın ötesinde, geleceğin hafızasını bugünden kurmaya başlayan kolektif bir bilgi üretim pratiğidir. Ancak bu hafızanın merkezinde yalnızca belgeler değil, bedenler de bulunmaktadır. Arşivin kayda geçiremediği ya da görünmez bıraktığı bedenler, mezarlar ve yas pratikleri, karşı-arşivin en önemli araştırma alanlarından birini oluşturmaktadır. Bu nedenle tartışma doğal olarak arşivden bedenin maddi yokluğuna, kayıp mezarlara ve yasın siyasal coğrafyasına yönelmektedir.
V. Bedenin Yokluğu, Mezarın Sessizliği ve Yasın Siyasal Coğrafyası
Kolonyal şiddet yalnızca yaşam üzerinde değil, ölüm üzerinde de egemenlik kurar. Bir insanın nasıl öldürüleceği kadar, ölümünün nasıl hatırlanacağı, bedenine ne olacağı, nerede gömüleceği ve kimler tarafından yasının tutulabileceği de siyasal iktidarın müdahale alanlarından biridir. Bu nedenle beden yalnızca biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda hafızanın, mekânın ve arşivin taşıyıcısıdır. Beden ortadan kaldırıldığında yalnızca bir yaşam sona ermez; toplumsal belleğin maddi dayanaklarından biri de kaybolur.
Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam fotoğrafları bu açıdan dikkat çekici bir çelişki üretmektedir. İnfaz kamusal olarak görünürdür; bedenler fotoğraflanmıştır. Ancak aynı bedenlerin nereye gömüldüğü, mezarlarının nerede olduğu ya da bedenlerin ailelerine teslim edilip edilmediği konusunda uzun yıllar süren bir sessizlik hâkimdir. Devlet ölümü görünür kılarken, ölünün mekânını görünmez bırakmaktadır. Böylece infaz arşive dâhil edilirken, mezar arşivin dışına itilmektedir. Bu durum yalnızca tarihsel bir eksiklik değil, kolonyal iktidarın hafızayı yönetme biçimidir.
Dersim toplumsal hafızasında mezar meselesinin bu kadar güçlü biçimde yer almasının nedeni de budur. Bölgenin farklı yerlerinde kuşaktan kuşağa aktarılan anlatılar, kayıp mezarlardan, toplu gömülerden, kimliği belirlenemeyen ölülerden ve yıllarca ulaşılamayan defin yerlerinden söz etmektedir. Bu anlatılar yalnızca geçmişte yaşanmış trajedileri aktarmamaktadır; aynı zamanda arşivin susturduğu alanların da haritasını oluşturmaktadır. Birçok aile için kayıp yalnızca yakınlarını yitirmek değildir. Nerede yattığını bilememek, yasın tamamlanamaması ve ölümün toplumsal olarak tanınmaması da kuşaklar boyunca devam eden bir hafıza biçimi üretmektedir.
Bu nedenle Dersim'e ilişkin resmî kayıtlarla sözlü tarih arasında ortaya çıkan farklılık yalnızca ölü sayıları üzerinden okunamaz. Dönemin resmî belgelerinde ve devlet yetkililerinin farklı dönemlerde yaptığı açıklamalarda birbirinden farklı rakamlar yer almaktadır. Buna karşılık bölgede aktarılan sözlü hafıza, kayda geçirilmemiş ölümler, kayıp kişiler ve toplu mezarlar nedeniyle bu rakamların yaşanan yıkımı bütünüyle yansıtmadığı yönünde güçlü bir toplumsal kanaat taşımaktadır. Burada hangi sayının mutlak olarak doğru olduğu sorusundan önce şu soru önem kazanmaktadır: Sayıları kim üretmektedir, hangi ölümler kayıt altına alınmaktadır ve hangi ölümler arşivin sessizliğine bırakılmaktadır? Böyle bakıldığında rakamların kendisi de tarihsel hakikatin değil, bilgi üretiminin siyasal mücadele alanlarından biri hâline gelmektedir.
Toplu mezarlar da bu nedenle yalnızca adli ya da arkeolojik araştırmaların konusu değildir. Toplu mezar, kolonyal şiddetin mekânsal hafızasıdır. Bedenlerin kimliksizleştirilmesi, defin yerlerinin belirsiz bırakılması ve yas ritüellerinin kesintiye uğratılması, ölümün biyolojik sonundan çok daha geniş bir toplumsal yıkım üretmektedir. Mezarın kaybolması, yalnızca bedenin değil; akrabalığın, aidiyetin ve kuşaklar arası hafızanın da yerinden edilmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle mezarsızlık, kolonyal yönetimin en derin sessizliklerinden biridir.
Achille Mbembe'nin nekropolitika kavramsallaştırması, bu süreci anlamak açısından önemli bir imkân sunmaktadır. Egemenlik yalnızca yaşamı yönetme gücü değildir; kimin ölebileceğine, ölümün hangi koşullarda gerçekleşeceğine ve ölümün nasıl hatırlanacağına karar verebilme kapasitesidir. Dersim'de infaz edilen, sürgün edilen ya da kaybolan bedenler bu nedenle yalnızca devlet şiddetinin kurbanları değildir. Aynı zamanda ölümün siyasal olarak düzenlenmesinin de nesneleridir. Ölüm üzerindeki bu egemenlik, mezarın görünmezliğiyle tamamlanmaktadır.
Ancak bedenin yokluğu yalnız mezar sorununu değil, toplumsal yasın kendisini de dönüştürmektedir. Yas, yalnızca bireysel bir duygulanım değil; toplumsal aidiyetin yeniden kurulma biçimidir. Mezar ziyaretleri, anma ritüelleri, aile anlatıları ve mekânsal hafıza, toplumların geçmişle kurduğu ilişkinin temel unsurlarıdır. Bu ilişkiler kesintiye uğradığında, kayıp yalnız bireysel düzeyde yaşanmaz; bütün bir toplumsal hafıza parçalanır. Dersim'de kuşaklar boyunca süren mezar arayışları, bu nedenle yalnızca kayıp yakınlarını bulma çabası değildir. Aynı zamanda kesintiye uğratılmış bir tarihle yeniden ilişki kurma arayışıdır.
Burada dekolonyal karşı-arşiv yeni bir anlam kazanmaktadır. Karşı-arşiv yalnızca kayıp belgelerin peşine düşmez; kayıp bedenlerin, kayıp mezarların ve yarım bırakılmış yasın da izini sürer. Çünkü kolonyal şiddet yalnızca yaşamı değil, ölümün hatırlanma hakkını da yönetmektedir. Bu nedenle fotoğraflar, sözlü tarih anlatıları, aile hafızaları, mezarlar, yer adları, arşiv belgeleri ve antropolojik tanıklıklar birbirini doğrulayan bağımsız kaynaklar değil; aynı hafıza coğrafyasının birbirini tamamlayan parçalarıdır.
Bu bakımdan beden, arşiv ile hafıza arasındaki en somut kesişim noktasıdır. Fotoğraf bedenin görünürlüğünü, mezar bedenin mekânsal varlığını, yas ise bedenin toplumsal devamlılığını temsil etmektedir. Bu üçü birlikte okunmadığında ne arşiv bütünüyle anlaşılabilir ne de Dersim'in toplumsal hafızası. Dolayısıyla bedenin yokluğu, yalnızca bireysel bir kayıp değil; kolonyal bilgi rejiminin en derin sessizliklerinden biridir. Dekolonyal karşı-arşiv de tam bu sessizliği görünür kılmaya çalışmaktadır.
Sonuç Yerine: Görüntünün Açtığı Tarih
Bazı fotoğraflar tarihin son sözü değildir; tarihin yeniden başlayabildiği anlardır. Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam fotoğrafları da bu nedenle yalnızca geçmişe ait birkaç görsel belge olarak değerlendirilemez. Bu görüntüler, Cumhuriyet'in erken dönem kolonyal bilgi rejiminin nasıl kurulduğunu, nasıl dolaşıma sokulduğunu ve hangi sessizlikler üzerine inşa edildiğini yeniden düşünmeye zorlayan tarihsel olaylardır. Fotoğraf burada temsil ettiği olaydan daha fazlasını üretmektedir. Arşivin kendisini tartışmaya açmaktadır.
Makale boyunca görüntüden başlayan okuma, giderek beden, tanıklık, hafıza, arşiv ve karşı-arşiv arasında kurulan çok katmanlı ilişkilere yöneldi. Bu güzergâhın gösterdiği temel gerçeklik şudur: Görüntü hiçbir zaman yalnızca görünenlerden oluşmaz. Kadrajın içinde yer alan bedenler kadar dışında bırakılan yaşamlar da fotoğrafın anlamını belirlemektedir. Erkek bedenlerinin kamusal teşhiri ile kadınların sistematik görünmezliği, infazın belgelenmesi ile mezarların belirsiz bırakılması, resmî rakamlar ile sözlü hafızanın taşıdığı kayıplar, aynı kolonyal bilgi rejiminin birbirini tamamlayan farklı tezahürleridir.
Bu nedenle arşivin sessizliği, eksik bırakılmış birkaç belgeyle açıklanabilecek teknik bir sorun değildir. Sessizlik, arşivin kuruluş mantığının ayrılmaz bir parçasıdır. Derrida'nın işaret ettiği gibi arşiv geçmişi korumaktan çok, gelecekte geçmiş hakkında hangi sözlerin söylenebileceğini belirleyen kurucu bir otoritedir. Foucault'nun gösterdiği biçimiyle ise arşiv, hangi ifadelerin bilgiye dönüşebileceğini belirleyen söylemsel zemindir. Stoler'in kolonyal arşiv çözümlemeleri bu zeminin sömürgeci yönetimsellik tarafından nasıl üretildiğini görünür kılarken, Sekula fotoğrafın bu düzenin görsel aygıtlarından biri olduğunu göstermektedir. Azoulay aynı görüntülerin yeni tarihsel sorularla yeniden okunabileceğini; Deleuze ise hiçbir tarihsel imgenin tek ve kapanmış bir anlama sahip olmadığını hatırlatmaktadır. Birlikte düşünüldüklerinde bu kuramsal hat, arşivin tamamlanmış bir geçmiş değil, sürekli yeniden kurulan bir bilgi alanı olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu nedenle dekolonyal karşı-arşiv, devlet arşivine alternatif belgeler üretmekten ibaret değildir. Karşı-arşiv, her şeyden önce epistemolojik bir müdahaledir. Aynı belgeye başka sorular yöneltebilme, aynı görüntüde görünmeyeni fark edebilme ve aynı sessizlik içinde farklı tanıklıkları bir araya getirebilme pratiğidir. Fotoğraf, sözlü tarih, kadın hafızası, aile anlatıları, kayıp mezarlar, yer adları, özel koleksiyonlar, yerel gazeteler ve kurumsal kayıtlar ancak bu ortak okuma içinde yeni anlamlar kazanabilmektedir. Karşı-arşiv bu nedenle belgelerin toplamı değil; ilişkilerin yeniden kurulmasıdır.
Bu yeniden kuruluş aynı zamanda disiplinler arasında da gerçekleşmektedir. Tarihçilik, arşivcilik, bilgi ve belge yönetimi, antropoloji, sözlü tarih, görsel kültür çalışmaları, kütüphanecilik ve dekolonyal kuram birbirinden bağımsız alanlar olarak değil; aynı epistemolojik çabanın farklı yüzleri olarak düşünülmelidir. Özellikle Halkevlerinin kapatılmasının ardından il ve ilçe halk kütüphanelerine devredilen koleksiyonlar, yerel süreli yayınlar, özel fotoğraf arşivleri ve bölgesel kayıtlar bu bakımdan yalnızca araştırma malzemesi değildir. Bunlar, bugüne kadar parçalı biçimde varlığını sürdüren hafıza kırıntılarının yeniden ilişkilendirilebileceği arşivsel düğüm noktalarıdır. Benzer biçimde aile hafızaları, kadın tanıklıkları, kayıp mezarlara ilişkin yerel bilgiler ve sözlü tarih anlatıları da resmî arşivin dışında kalan bilgi alanları olarak değil, karşı-arşivin kurucu bileşenleri olarak değerlendirilmelidir.
Dersim üzerine yürütülen tartışmalar çoğu zaman rakamlar, askerî operasyonlar ya da siyasal kararlar etrafında şekillenmiştir. Oysa bu makalenin gösterdiği üzere, asıl mesele yalnızca ne olduğunun tespiti değildir; yaşananların hangi bilgi rejimi içinde görünür ya da görünmez hâle getirildiğidir. Arşiv, burada geçmişin pasif tanığı değildir; hafızanın sınırlarını çizen etkin bir siyasal alandır. Bu nedenle dekolonyal yüzleşme de yalnızca yeni belgeler bulmakla değil, mevcut belgeleri başka epistemolojik sorularla yeniden okuyabilmekle mümkündür.
Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam fotoğrafları, bu anlamda geçmişten bugüne ulaşmış birkaç kare olmanın ötesinde bir işleve sahiptir. Bu görüntüler, kolonyal arşivin kendi içinden yükselen çatlaklardır. O çatlaklardan yalnızca infaz edilen bedenler değil; görünmez bırakılmış kadınlar, kayıp çocuklar, parçalanmış aileler, isimsiz mezarlar, eksik hafızalar ve susturulmuş tanıklıklar da görünür hâle gelmektedir. Karşı-arşiv tam da bu noktada başlamaktadır.
Dolayısıyla bu fotoğraflar yalnızca tarihin belgeleri değildir. Aynı zamanda tarihin nasıl yazılacağına, arşivin nasıl okunacağına ve hafızanın hangi etik ve epistemolojik ilkeler üzerine yeniden kurulacağına ilişkin bir çağrıdır. Kolonyal arşiv hiçbir zaman bütünüyle kapanmış bir düzen değildir; her yeni tanıklık, her yeni görüntü ve her yeni okuma onun sessizliğini yeniden müzakereye açmaktadır. Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam fotoğrafları da bugün bu müzakerenin en güçlü tarihsel imgelerinden biri olarak, dekolonyal bir karşı-arşivin ve çoğul bir tarih yazımının henüz tamamlanmamış kuruluş sürecine tanıklık etmektedir.
Kaynakça
Azoulay, Ariella. Potential History: Unlearning Imperialism. London: Verso, 2019.
Babüroğlu, Naim. Dersim 1937–1938 Harekâtı ve Mustafa Kemal Atatürk. Ankara: Bilgi Yayınevi.
Benjamin, Walter. Illuminations. New York: Schocken Books, 1968.
Benjamin, Walter. The Arcades Project. Cambridge, MA: Harvard University Press, 1999.
Beşikçi, İsmail. Cumhuriyet Halk Fırkası'nın Tüzüğü ve Kürt Sorunu. İstanbul: Komal Yayınları.
Beşikçi, İsmail. Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi. İstanbul: Belge Yayınları.
Çağlayangil, İhsan Sabri. Anılarım. İstanbul: Yılmaz Yayınları, 1990.
Deleuze, Gilles. Cinema 1: The Movement-Image. Çev. Hugh Tomlinson ve Barbara Habberjam. Minneapolis: University of Minnesota Press, 1986.
Deleuze, Gilles. Cinema 2: The Time-Image. Çev. Hugh Tomlinson ve Robert Galeta. Minneapolis: University of Minnesota Press, 1989.
Derrida, Jacques. Archive Fever: A Freudian Impression. Çev. Eric Prenowitz. Chicago: University of Chicago Press, 1996.
Foucault, Michel. Discipline and Punish: The Birth of the Prison. Çev. Alan Sheridan. New York: Vintage Books, 1977.
Foucault, Michel. The Archaeology of Knowledge. Çev. A. M. Sheridan Smith. London: Routledge, 2002.
Lugones, María. “Heterosexualism and the Colonial/Modern Gender System.” Hypatia 22, no. 1 (2007): 186–209.
Mbembe, Achille. “Necropolitics.” Çev. Libby Meintjes. Public Culture 15, no. 1 (2003): 11–40.
Mignolo, Walter D. The Darker Side of Western Modernity: Global Futures, Decolonial Options. Durham, NC: Duke University Press, 2011.
Segato, Rita Laura. La guerra contra las mujeres. Madrid: Traficantes de Sueños, 2016.
Sekula, Allan. “The Body and the Archive.” October 39 (1986): 3–64.
Stoler, Ann Laura. Along the Archival Grain: Epistemic Anxieties and Colonial Common Sense. Princeton, NJ: Princeton University Press, 2009.
Trouillot, Michel-Rolph. Silencing the Past: Power and the Production of History. Boston: Beacon Press, 1995.
Velidedeoğlu, Hıfzı Veldet. İlk Meclis: Millî Mücadele'de Anadolu. İstanbul: Cumhuriyet Kitapları.




Yorumlar