Hurda yığını -- Aykan sever
Güncelleme tarihi: 14 dakika önce

Bazı tanıdıkların " Bu Cengiz Çandar'ın senin elinden çektiği nedir?" gibi laflar edip arada tebessüm ettiklerini biliyorum. Ancak bu sefer tam da ona hak verdiğim bir beyanını konu alacağım için sanırım bu kez sitem falan olmaz. Sayın Çandar'ın söz konusu açıklamasına geçmeden önce, kendisine 80'li yılların ilk çeyreğinde (13-14 yaşlarında olmalıyım) hayranlık duyduğumu itiraf etmeliyim. Bana göre akıllı adamdı. Arkadaşlarımın da epey derinlerde kaybolmuş bir Anadolu kasabasında "Aha, ikinci Cengiz Çandar geliyor" diye bana akılları sıra iltifat ettiklerine bu kulaklar şahit olmuştu. Zeki adamdı, ancak bunu ne için kullandığınız da elbette önemliydi. Nitekim onunla ilgili pozitif düşüncelerimin son bulması için üç beş yıl yetmişti. Zira kendisi, zihnimde ve gerçekte de bize vahşice saldıranların, işkence yapanların, katledenlerin, yani Özalların, Mehmet Ağarların safına geçmişti. Bir paşa torunu olarak belki de hep oradaydı, sonra hiç çıkmaya tevessül etmedi.
Bu rahatsız edici hatırlatmalar için siz değerli okurlardan ve ona oy vermiş olan kişilerden özür dilerim. Şimdi asıl meseleye gelelim. Sayın Çandar'ın aşağıdaki videosunu dikkatle izleyin. Memleket demokrasisinin geldiği yeri özetleyen ciddi bir konuşma yapılırken Sayın Çandar'ın söylediklerini sarakaya alırmış, onu da başçavuşun eşeği yerine koyarmışçasına davranan, çay höpürdetip, baklava götüren vekillere benzemeyin lütfen.
X'te MECRA: "DEM Partili Cengiz Çandar: Muhalefet işlevi TBMM’de tümüyle etkisizleşmiş durumda Mevcut Meclis, yüksek temsil gücüne rağmen yasama ve denetim görevlerini yerine getiremiyor İktidar bloku milletvekilleri de dahil olmak üzere milletvekilleri yasa yapım sürecinin dışında https://t.co/SJLiaUc5Lh" / X
Sayın Çandar'ın söyledikleri büyük ölçüde doğru. Hem de bu durum neredeyse 2015 Temmuz'undan bu yana geçerli. Buradaki sorun, Meclis'in işlevsizliğine laf edenlerin ve dinleyenlerin, hiçbir şey yokmuş gibi yaşamlarını sürdürmeleri ve hem kendilerini hem de bizleri aldatmaya devam etmeleridir. Bu zavallılık timsali durum aslında iyi değil, ama "normal". Çünkü dünyanın genelinde devam eden savaşın yarattığı şiddet ortamı bir yana, Türkiye'de yıllara yayılmış ve çeşitli biçimlerde devlet terörü uygulanıyor. Doğallığında failler ve bu şiddete maruz kalanlar zamanla kaçınılmaz olarak korkuyor, çıldırıyor, lümpenleşiyor ve çürüyor. O yüzden düşünme yeteneklerinin yanı sıra kendilerine mesafe koyma ve öz eleştirel olma, yani nefis muhasebesi yapma maharetlerini de kaybediyorlar. Sonra her şey normalleşiyor. Zira kimse, daha dün ne yaptığını hatırlamadığı gibi, onlara soran da olmuyor. Bu maalesef basınından siyasetçisine yerleşik bir hastalık. Bir örnek vereyim: Diyarbakır'da seyyar satıcılara kök söktürenler niyeyse yıllardır Kuzey ve Güney Kürdistan'da T.C.'nin hâlen devam eden ağaç katliamlarına gıklarını çıkarmıyorlar. Niye acaba? Yoksa artık egemenin gözünden dünyaya bakmak, onun gibi davranmak çok daha cazip mi geliyor?
Şiddet, hafızayı ve zihni çok yönlü olarak aşındırıyor. Toplumların ortak muhayyilesi kayboluyor. Bu durum insanları hızla nesne konumuna sürüklüyor. Örneğin Devlet Bahçeli faşizmi daha da yerleşik kılmak için muhtarlıkları ortadan kaldırmayı savunurken solculuğunu 50 yıl önce bir kantinde unutmuş şahıs "Tabii, çok iyi zaten gereksiz masraf oluyorlar..." diye cumburlop kanlı zihinsel havuza atlayabiliyor. Aynı insanlar, öğrenciler Sırbistan'da doğrudan demokrasi, öz yönetim anlayışıyla başarı sağlarken onları da alkışlayabiliyor. Aslında burada temel sorun, nesneleşme halinin süreklilik kazanması ve bu durumun her geçen gün daha fazla gönüllü olarak kabulleniliyor olması. Yoksa niye Fransa'daki gençlere yakıyorlar, yıkıyorlar diye klavye başında bunca lanet yağdırılsın?
Ne zaman devlet terörü son bulacak?
Yeniden özne olmaya , sanıyorum soru sorarak başlayabiliriz. Mesela benim aklıma, son zamanlarda çokça "teröre son vermek"ten bahsedildiği için şu türden sorular takılıyor: Devlet ne zaman silah bırakacak? Ne zaman polis insanların evlerine sabahın köründe kapıları kırarak basmaktan vazgeçecek? Ne zaman insanlar korkmadan, kendini sansürlemeden konuşabilecek? Ne zaman işçilerin aylıkları holdingler tarafından gasp edilmeyecek? Ne zaman eşit eğitim hakkına kavuşulacak ? Ne zaman kadın cinayetleri bitecek ? Ne zaman, başta Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş olmak üzere, siyasi rehineler serbest bırakılacak? Velhasıl, kelam ne zaman devlet terörü son bulacak?
Yukarıdakilerle pek alakası yok ama kafama takılan bir iki tane daha var. Mesela, görmedikleri yasaya imza atacaklarını gerinerek duyurup, sonra muhalif kesimlerin önemli bir kısmına terör yaftası asan bir kanunu güle oynaya imzalayıp, ardından da “bu bizim bildiğimiz gibi değilmiş” deyip itiraz edenler ne zamana kadar vekil olmaya devam edecekler ve halkları temsil ettiklerine kendilerini inandırmayı sürdürebilecekler? Memleket medyası, tıpkı Macaristan ve Sırbistan'da olduğu gibi, yaydıkları yalanlar ve yaptıkları manipülasyonlar nedeniyle ne zaman af dileyecek?




Yorumlar