Franco öldü, Diktatörlük Bir Gecede Sona Ermedi Carrero Blanco suikastı, toplumsal direniş ve İspanya’nın çatışmalı demokratik geçişi -- Yücel Tekin
- 4 Ağu
- 11 dakikada okunur

Ertuğrul Özkök’ün Francisco Franco’nun yatağında öldüğü ve “öldüğü gece rejimin değiştiği” yönündeki sözleri nedeniyle soruşturma konusu yapılması, ifade özgürlüğü bakımından ayrıca eleştirilmesi gereken bir gelişmedir. Bununla birlikte bir sözün cezai soruşturmaya konu edilmesine karşı çıkmak, o sözün tarihsel doğruluğunu savunmayı gerektirmez. “Franco öldü ve diktatörlük o gece sona erdi” cümlesi, otoriter rejimlerin liderlerinin biyolojik ömrüne bağımlılığını anlatan bir benzetme olarak kullanılabilir; fakat İspanya’nın tarihini açıklayan doğru bir önerme değildir.
Franco 20 Kasım 1975’te öldüğünde rejimin yasaları, ordusu, polisi, mahkemeleri, bürokrasisi ve siyasal kadroları ortadan kalkmadı. Juan Carlos, demokratik bir anayasa uyarınca değil, Franco döneminin Temel Yasaları ve bizzat Franco’nun hazırladığı veraset düzeni içinde kral oldu. Franco’nun son başbakanı Carlos Arias Navarro görevini sürdürdü. Siyasal partiler hâlâ serbest değildi; Komünist Parti yasaktı; siyasi tutuklular cezaevlerindeydi. Siyasal Reform Yasası ancak 1976 sonunda kabul edildi, ilk serbest genel seçimler Haziran 1977’de yapıldı ve demokratik anayasa Aralık 1978’de onaylandı. Bu kronoloji bile değişimin bir gecelik olmadığını gösterir (Juliá, 1999; Preston, 2004).
Asıl mesele yalnızca kronoloji değildir. Diktatörlüğün sonunu Franco’nun ölümüne bağlamak, işçilerin, öğrencilerin, komünistlerin, sosyalistlerin, anarşistlerin, Bask ve Katalan hareketlerinin, kadınların, mahalle örgütlerinin, sürgündekilerin ve siyasal tutukluların mücadelesini görünmezleştirir. İspanya’daki demokratik geçiş, bir diktatörün yatağında ölmesinin doğal sonucu değil; rejimin yukarıdan çözülmesi ile aşağıdan yükselen uzun süreli direnişin kesişmesiydi.
Üstelik Özkök, söz konusu dönemde İspanya’da öğrenci olarak bulunduğunu ve rejimin sona erişine kendi gözleriyle tanıklık ettiğini özellikle vurgulamaktadır. Böyle bir tanıklık iddiası, anlatıyı daha az değil, daha fazla tarihsel sorumluluk altına sokar. Çünkü 1970’lerin İspanyası; güçlü öğrenci eylemlerinin, grevlerin, siyasal tutuklularla dayanışmanın, anarşist ve komünist yeraltı örgütlenmelerinin, ETA’nın silahlı mücadelesinin ve devletin son idamlarının aynı anda yaşandığı bir ülkeydi. Bu dönemi yaşamış bir gözlemcinin değişimi yalnızca Franco’nun ölüm gecesine bağlaması, kendi tanıklığının toplumsal arka planını da silmektedir (Özkök’ün 2026 tarihli programdaki sözleri için bkz. Cumhuriyet, 2026; Rudaw, 2026).
Frankizmin aşınması: Fabrika, üniversite, mahalle ve yeraltı
Franco rejimi yalnızca Franco’nun kişisel iradesinden oluşmuyordu. Ordu, Katolik hiyerarşi, Falange geleneği, büyük sermaye, toprak sahipleri, güvenlik aygıtı ve devlet bürokrasisi arasında kurulmuş bir iktidar blokuydu. Franco bu blokun hakemi ve birleştirici merkeziydi. Bu nedenle Franco’nun yaşlanması rejim açısından önemliydi; fakat rejimin krizi yalnızca liderin yaşlanmasından kaynaklanmadı.
1960’lardan itibaren sanayileşme, kırsal göç, kentleşme, üniversitelerin genişlemesi ve Avrupa ile ekonomik ilişkilerin artması İspanya toplumunu değiştirdi. Rejimin resmî “dikey sendikası” dışında gelişen İşçi Komisyonları, fabrika grevleri ve işyeri toplantıları giderek yaygınlaştı. Üniversiteler sansüre, polis gözetimine ve resmî öğrenci örgütlerine karşı muhalefetin merkezlerinden biri hâline geldi. Bask ve Katalan bölgelerinde dil, kültür ve özerklik talepleri merkeziyetçi devlet yapısına meydan okudu. Kilise içindeki bazı çevreler dahi rejimden uzaklaştı. Tamar Groves’un gündelik toplumsal mücadeleler üzerine çalışmasının gösterdiği gibi demokratikleşme yalnızca parti merkezlerinde değil; eğitim kurumlarında, işyerlerinde ve gündelik yaşamın örgütlenmesinde de hazırlanıyordu (Groves, 2012).
Bu tabloda anarşist ve anarko-sendikalist hareketin yeri de ihmal edilmemelidir. İç Savaş öncesinin en büyük işçi örgütlerinden CNT, 1939 yenilgisinden sonra ağır bir imha, hapis ve sürgün süreci yaşadı. Buna rağmen İspanya içindeki militanlar, Fransa başta olmak üzere sürgün ağları, siyasal tutuklular ve 1960’ların yeni özgürlükçü kuşağı arasındaki bağlar bütünüyle kopmadı. Jessica Thorne’un hapishane ve sürgün ağlarını inceleyen araştırması, anarşist direnişin 1950-1975 arasında yalnızca geçmişin kalıntısı olmadığını; Avrupa’daki Yeni Sol, antikoloniyal mücadeleler ve genç radikallerle etkileşim içinde yeniden biçimlendiğini ortaya koyar (Thorne, 2024).
CNT’nin yeniden örgütlenmesinin ilk adımları 1973-1975 arasındaki geç Frankizm döneminde atıldı. Reyes Casado Gil’in çalışmasına göre yaşlı CNT militanları, kuşaklar arasında bağlantı kuran kadrolar, üniversitelerde ve işyerlerinde oluşan genç özgürlükçü gruplar ile “otonom mücadeleler” bu yeniden kuruluşta birlikte rol oynadı. Franco’nun ölümünden sonra CNT hızla kitleselleşti; 1976-1977’de Madrid, Valencia ve Barcelona’daki büyük toplantılar, anarşizmin geçiş dönemindeki gerçek toplumsal karşılığını gösterdi (Casado Gil, 2016). Dolayısıyla diktatörlüğe karşı mücadeleyi yalnızca Komünist Parti ve ona yakın sendikal yapılar üzerinden okumak da eksik kalır.
Carrero Blanco suikastı: Franco’suz Frankizmi sürdürme planına darbe
Franco rejimi diktatörün ölümünden sonrasını önceden planlamıştı. Prens Juan Carlos 1969’da geleceğin kralı ve devlet başkanı olarak belirlendi. Ancak monarşinin yeniden kurulması demokratikleşme anlamına gelmiyordu. Planın ikinci ayağında, Franco’nun en güvendiği isimlerden Amiral Luis Carrero Blanco bulunuyordu. Carrero, uzun yıllar hükûmetin günlük işleyişini yönetmiş ve Haziran 1973’te başbakan olmuştu. Juan Carlos devlet başkanı olacak, Carrero ise hükûmeti yöneterek rejimin otoriter özünü koruyacaktı.
ETA’nın ‘Ogro Operasyonu’ adını verdiği suikast, 20 Aralık 1973 sabahı Madrid’in Claudio Coello Caddesi’nde gerçekleştirildi. Carrero’nun her sabah ayine giderken kullandığı güzergâhı izleyen ETA hücresi, bir bodrum katını kiralayarak caddenin altına yaklaşık altı metrelik bir galeri kazdı ve yolun altına üç ayrı patlayıcı yük yerleştirdi. Resmî soruşturma evrakını kullanan Manuel Ruiz Romero’nun çalışmasına göre patlama caddede yaklaşık 8 x 19 metre ölçülerinde ve 2,5 metre derinliğinde bir krater açtı; siyah Dodge Dart’ın 35-40 metre kadar yükselerek bitişikteki Cizvit binasının iç bölümüne düştüğü tahmin edildi. Daha ihtiyatlı popüler anlatılarda yükseklik yaklaşık 20 metre olarak verilir. Ölçü ne olursa olsun araç beş katlı yapı hattını aşmış, Carrero Blanco, şoförü ve koruması ölmüştü. Bu fiziksel görüntü, suikastı yalnızca stratejik değil, hafızaya kazınan görsel bir olay hâline getirdi (Ruiz Romero, 2022).
Aracın gökyüzüne fırlaması, kısa sürede Franco karşıtı popüler kültürün en tanınan imgelerinden birine dönüştü. ‘Voló, voló, Carrero voló’ sözleriyle yayılan taşlama, Eñaut Etxamendi ve Eñaut Larralde’nin Baskça ‘Yup la la/Karrerorena’ uyarlamasıyla meydanlarda ve şenliklerde söylendi; nakarat sırasında kazakların ve berelerin havaya atılması, suikastın fiziksel görüntüsünü kolektif bir siyasal jest hâline getiriyordu. Daha sonraki rock ve punk yorumları da bu hafızayı kuşaklar boyunca taşıdı. Bu şarkıların mağdurların ölümünü kutlayan etik boyutu ayrıca tartışılabilir; ancak tarihsel açıdan gösterdikleri açıktır: Carrero’nun ölümü, muhalif çevrelerde Frankizmin yenilmez olmadığı duygusunun güçlü bir simgesine dönüşmüştü (Valencia, 2021; Etxamendi ve Larralde’nin ‘Yup la la’ kaydı üzerine derlemeler).
Bu nedenle Carrero Blanco suikastı tarihsel anlatıda ikincil bir ayrıntı değildir. ETA diktatörlüğü tek başına yıkmadı; ancak “Franco’suz Frankizm” projesinin merkezî taşıyıcısını ortadan kaldırdı. Carrero yaşasaydı demokratikleşmenin kesinlikle gerçekleşmeyeceğini ileri sürmek mümkün değildir; toplumdaki dönüşüm ve muhalefetin büyümesi rejimi zaten sıkıştırıyordu. Fakat geçişin daha geç, daha sınırlı, daha sert ve daha kanlı olma ihtimali güçlüydü.
Suikastın gerçekleştiği gün Carabanchel Onlusu’nun davasının başlaması da dönemin mücadelelerinin çoğulluğunu simgeler. Yasaklı İşçi Komisyonlarıyla ilişkili on sendikacı, on iki ila yirmi yıl arasında değişen cezalarla tehdit ediliyordu. Bir tarafta ETA’nın rejimin tepesine yönelen silahlı eylemi, diğer tarafta fabrikalarda, mahkemelerde ve sokakta sürdürülen işçi mücadelesi vardı. İspanya’daki çözülme bu farklı hatların aynı tarihsel basıncı oluşturmasıyla gerçekleşti.
Garrot, kurşuna dizmeler ve diktatörlüğün son şiddet gösterisi
Frankizmin son yılları, rejimin kendiliğinden yumuşadığı bir dönem değildi. Tam tersine siyasal çözülme ihtimali büyüdükçe devlet şiddeti daha görünür hâle geldi. Bunun en güçlü simgelerinden biri, anarşist Movimiento Ibérico de Liberación (MIL) üyesi Salvador Puig Antich’in 2 Mart 1974’te Barcelona’daki Modelo Cezaevi’nde özel ve acımasız özel bir yöntemle idam edilerek öldürülmesidir. Puig Antich bir polis memurunun öldüğü çatışma nedeniyle askerî mahkemede yargılanmış; yargılamadaki ciddi usul ve delil tartışmalarına rağmen ölüm cezasına çarptırılmıştı. Carrero Blanco suikastından kısa süre sonra infazın onaylanması, cezayı rejimin intikam gösterisi olarak gören değerlendirmeleri güçlendirdi. Katalonya Ulusal Arşivi bugün onun dosyasını, geç Frankizmin kurumsal şiddetini ve demokratik güvencelerden yoksunluğunu gösteren temel belgelerden biri olarak tanımlamaktadır (Arxiu Nacional de Catalunya, 2024).
Diktatörlüğün son infazları ise 27 Eylül 1975’te, Franco’nun ölümünden yalnızca 54 gün önce gerçekleştirildi. Üç FRAP ( Devrimci Antifaşist ve Vatansever Cephe) militanı José Humberto Baena, José Luis Sánchez Bravo ve Ramón García Sanz- ile ETA político-militar üyeleri Ángel Otaegui ve Juan Paredes Manot “Txiki”, askerî mahkemelerin tartışmalı ve hızlandırılmış süreçlerinin ardından kurşuna dizildi. Toplam on bir ölüm cezasından altısı hafifletilmiş, Franco başkanlığındaki Bakanlar Kurulu beş infazı onaylamıştı. İnfazlar Madrid, Burgos ve Barcelona’da yapıldı. Avrupa hükûmetlerinin, Papa VI. Paulus’un, aydınların, sendikaların ve sokak gösterilerinin af çağrıları sonucu değiştirmedi. Birçok Avrupa ülkesi büyükelçisini geri çağırdı; İspanyol temsilciliklerine yönelik protestolar yayıldı (Preston, 2004; Mateos, 2025).
Türkiye’deki en çarpıcı tepkilerden biri Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay’dan geldi. Dönemin tanıklıklarına ve daha sonraki basın aktarımlarına göre Dalokay, İspanya’nın Ankara Büyükelçiliğine gönderdiği yazıda elçiliğe yedi gün boyunca su, havagazı ve elektrik verilmeyeceğini bildirdi; Ankara halkının özgürlük mücadelesi veren İspanyol halkının yanında olduğunu ilan etti. Bu karar nedeniyle yargılandığı ve savunmasında sanatçı ruhunun idam cezasını kabul etmediğini söylediği aktarılmaktadır. Burada söz konusu temsilcilik başkonsolosluk değil, İspanya Büyükelçiliğidir. Dalokay’ın eylemi, Franco rejiminin son infazlarının yalnızca İspanya içinde değil, uluslararası kamuoyunda da diktatörlüğün son şiddet gösterisi olarak algılandığını ortaya koyar (Yıldırım, 2026).
Bu infazların anlatıya eklenmesi önemlidir; çünkü Franco’nun ölümüne birkaç hafta kala rejim demokratikleşmeye hazırlanıyor değildi. Devlet, muhaliflerini askerî mahkemelerde yargılıyor, garrotla veya kurşuna dizerek öldürüyor ve uluslararası tepkiye rağmen geri adım atmıyordu. Diktatörlük, son anına kadar diktatörlük olarak davrandı.
Franco’dan sonra: Reform, sokak baskısı ve devam eden devlet şiddeti
Franco’nun ölümünden sonra Carlos Arias Navarro’nun başbakan kalması, kurumsal sürekliliğin en açık göstergesiydi. Juan Carlos ancak Temmuz 1976’da Arias’ı görevden alıp Adolfo Suárez’i atadı. Suárez de rejimin dışından gelen bir muhalif değil, Francoist devlet ve Ulusal Hareket içinden yetişmiş bir siyasetçiydi. Demokratik geçişin çelişkili niteliği burada görülür: Rejimin bazı kadroları, aşağıdan gelen basıncın ve sistemin sürdürülemezliğinin etkisiyle kontrollü reform yolunu seçti.
Siyasal Reform Yasası, siyasi af yönündeki adımlar, partilerin yasallaşması ve 1977 seçimleri yukarıdan yürütülen reformların ürünleriydi; ancak bu adımlar sokaktaki mücadeleden bağımsız değildi. 1976 yılı yoğun grevlerin, gösterilerin ve devlet şiddetinin yılıydı. Mart 1976’da Vitoria-Gasteiz’de grevci işçilerin toplandığı kiliseye polis müdahale etti; beş işçi öldürüldü, çok sayıda kişi yaralandı. Ocak 1977’de Madrid’de aşırı sağcı saldırganların Atocha’daki işçi avukatları bürosunu basması sonucu beş kişi öldürüldü. Bu katliamın ardından yapılan kitlesel cenaze yürüyüşü, muhalefetin toplumsal gücünü ve Komünist Partinin yasallaştırılmasını daha fazla ertelemenin maliyetini gösterdi.
Anarşist hareket de geçişin bu çatışmalı ortamında yeniden kitlesel bir güç olarak ortaya çıktı. CNT’nin 1977’deki büyük mitingleri, işyeri örgütlenmeleri ve Barcelona’daki özgürlükçü hareket, geçişin parlamenter partilerden ibaret olmadığını gösteriyordu. Buna karşın devletin güvenlik anlayışı ve provokasyonlar anarşist hareket üzerinde ağır sonuçlar yarattı. Ocak 1978’de Barcelona’daki Scala eğlence merkezinin yanması ve ardından CNT’ye yönelen suçlamalar, örgütün kitlesel yükselişini kıran dönüm noktalarından biri oldu. Olayın niteliği ve polis provokasyonu iddiaları uzun süre tartışıldı. Burada önemli olan, geçiş sürecinde eski rejimin güvenlik aygıtının ortadan kalkmadığı ve radikal toplumsal muhalefetin yeni düzende de baskı altında tutulduğudur.
Demokratikleşmeyi yalnızca Juan Carlos ile Suárez’in iradesine bağlamak bu nedenle yetersizdir. Reformcu elitler önemli bir rol oynadı; fakat onları reform yapmaya zorlayan şey, toplumun artık eski biçimde yönetilememesiydi. Charles Powell’ın rejim içi reformcular üzerine çalışması, yukarıdaki dönüşümün önemini gösterirken; toplumsal tarih çalışmaları bu dönüşümün aşağıdan gelen basınç olmadan açıklanamayacağını ortaya koymaktadır (Powell, 1990; Groves, 2012).
23 Şubat 1981: Franco ölmüştü ancak Frankizmin darbe kapasitesi yaşıyordu
Franco’nun ölümünden beş yıldan fazla süre sonra, 23 Şubat 1981’de Yarbay Antonio Tejero komutasındaki Guardia Civil mensupları Temsilciler Kongresini bastı ve milletvekillerini rehin aldı. Valencia’da General Jaime Milans del Bosch tankları sokağa çıkardı. Darbeciler, demokratikleşmenin geri çevrilebileceğine ve ordunun yeniden açık biçimde siyasal iktidara el koyabileceğine inanıyordu.
23-F olarak bilinen bu girişim başarısız oldu; fakat başarısızlığı tehdidin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Darbe teşebbüsü, ordunun, güvenlik kurumlarının ve devlet içindeki Frankist ağların 1975’te bir gecede yok olmadığını kanıtladı. Geçiş boyunca ordunun özerkliği, ETA’nın eylemleri, bölgesel özerklikler, Komünist Partinin yasallaşması ve toplumsal hareketler, sertlik yanlıları tarafından rejimin çözülmesi olarak görülüyordu. Demokratik sistemin kalıcılığı, Franco’nun ölüm anında değil; bu tehditlerin savuşturulması, seçimli siyasetin yerleşmesi ve 1982’de iktidarın barışçıl biçimde sosyalistlere geçmesiyle güçlendi.
Bu nedenle “Franco öldüğü gece rejim değişti” denildiğinde yalnızca 1976-1978 arasındaki mücadeleler değil, 1981’de parlamentoyu silahla basan Francoist devamlılık da silinmiş olur. Bir liderin ölümü, onun etrafında kurulmuş devlet aygıtının, sınıfsal ittifakların, güvenlik kurumlarının ve otoriter zihniyetin ölümü değildir.
Bu hatırlatma, Özkök’e yönelik soruşturmayı meşrulaştırmaz. Tam tersine ifade özgürlüğü, geçmişte yanlış ve zarar verici yayınlar yapmış kişiler için de geçerlidir. Ancak ifade özgürlüğünü savunmak, konuşanın siyasal ve mesleki geçmişini askıya almak anlamına gelmez. Özkök’ün Franco benzetmesindeki sorun, yalnızca İspanya tarihini basitleştirmesi değil; tarihsel mücadeleleri görünmezleştiren kişiselleştirilmiş rejim anlatısını, Türkiye’de geçmişte etkili olduğu medya pratiğinden kopuk biçimde yeniden üretmesidir.
Ahmet Kaya vakası bu sicilin en ağır örneklerinden biridir. Kaya’nın 1999’da Kürtçe bir şarkı ve klip hazırlamak istediğini açıklamasının ardından başlayan linç atmosferinde Hürriyet, sanatçıyı hedef alan haberler ve daha sonra ‘Vay Şerefsiz’ manşetiyle belirleyici bir rol oynadı. Burada mesele yalnızca bir sanatçının kişiliği değil, ana dilde şarkı söyleme hakkının ‘ihanet’ ve ‘bölücülük’ diliyle kriminalize edilmesiydi. Özkök sonraki yıllarda Ahmet Kaya’nın mezarına gittiğini ve hatalarıyla hesaplaştığını söyledi; fakat kişisel pişmanlık, büyük bir gazetenin oluşturduğu kamusal zararı ve editoryal sorumluluğu ortadan kaldırmaz (Özvarış, 2021).
Hürriyet’in Özkök yönetimindeki laiklik ve başörtüsü haberciliği, toplumsal gerilimi ‘laik-antilaik’ ikiliği içinde kuran yayın çizgisinin önemli örneklerini verdi. Yusuf Özkır’ın 1994-2010 dönemini inceleyen çalışması da gazetenin laiklik haberlerini genel yayın politikasının değişmeyen merkezlerinden biri olarak saptar (Özkır, 2013). Buradan hareketle yapılabilecek eleştirel yorum şudur: askerî vesayeti ve kutuplaştırıcı kimlik siyasetini besleyen bu medya dili, daha sonra AKP’nin mağduriyet söylemini güçlendirmesine ve iktidarını tahkim etmesine elverişli bir toplumsal zemin oluşturdu. Erdoğan yönetiminin otoriterleşmesinin sorumluluğunu tek bir gazeteciye yüklemek kuşkusuz indirgemeci olur; ancak büyük medyanın ürettiği gerilim ve vesayetçi dilin bu sürece katkısını görmezden gelmek de mümkün değildir.
Bu tarihsel seçicilik, Özkök’ün Türkiye’deki medya yöneticiliği sicilinden bağımsız da değerlendirilemez. Ertuğrul Özkök 1989-2009 arasında Hürriyet’in genel yayın yönetmeniydi ve 2021’de verdiği kapsamlı söyleşide, döneminde tartışılan ‘bütün manşetleri ben attım’ diyerek editoryal sorumluluğunu kendisi üstlendi. Aynı söyleşide Hürriyet’in 28 Şubat sürecindeki yayınları, askerî andıçtan üretilen haberler ve Ahmet Kaya’ya yönelik ‘Vay Şerefsiz’ manşeti doğrudan tartışıldı (Özvarış, 2021). Bu nedenle Özkök’ü yalnızca bugün soruşturulan bir gazeteci olarak değil, Türkiye’nin yakın döneminde güçlü bir medya kurumunun siyasal dilini uzun yıllar belirleyen aktör olarak da hatırlamak gerekir.
Özkök’ün İspanya’daki öğrencilik yıllarını kişisel tanıklığın güvencesi olarak sunması, tam da bu nedenle sorgulanmalıdır. Öğrenci hareketinin, üniversite boykotlarının ve polis baskısının görünür olduğu bir dönemde İspanya’da bulunmuşsa, rejimin ölüm döşeğindeki tek bir adamdan ibaret olmadığını da görmüş olması beklenir. Carrero Blanco’nun öldürülmesi, Puig Antich’in idamı, Eylül 1975 kurşuna dizmeleri ve sokaktaki kitlesel muhalefet, Franco’nun biyolojik ölümünden önce gerçekleşmişti. Tanıklık bunları görmezden gelme ayrıcalığı değil, onları hatırlama yükümlülüğü doğurur.
Tarihin öznesini geri vermek
Franco’nun ölümü elbette belirleyici bir eşikti. Kişisel diktatörlüğün merkezini ortadan kaldırdı ve rejim içindeki veraset krizini açığa çıkardı. Fakat tek başına demokrasiyi üretmedi. Carrero Blanco’nun 1973’te ETA tarafından öldürülmesi, Franco’suz Frankizmin en güçlü ardıllık planına ağır bir darbe vurdu; aracın binaların üzerinden uçarak düşmesi ve ‘Carrero voló’ şarkıları, rejimin yenilmez olmadığı düşüncesini muhalif popüler hafızaya taşıdı. İşçi grevleri, öğrenci hareketleri, komünist ve sosyalist örgütlenmeler, anarşist ve anarko-sendikalist ağlar, Bask ve Katalan muhalefeti, kadın ve mahalle hareketleri rejimin toplumsal yönetme kapasitesini aşındırdı. Puig Antich’in idamı ve Eylül 1975’teki son beş kurşuna dizme, rejimin son günlerine kadar şiddetten vazgeçmediğini gösterdi. Franco’nun ölümünden sonra süren polis şiddeti, aşırı sağ saldırıları ve 23-F darbe girişimi ise Frankizmin kurumsal kalıcılığını ortaya koydu.
Bu nedenle daha doğru tarihsel önerme şudur: Franco’nun ölümü diktatörlüğün biyolojik merkezini ortadan kaldırdı; demokratik geçiş ise ETA’nın Carrero Blanco’ya vurduğu stratejik darbenin, yıllara yayılan toplumsal ve siyasal direnişin, rejim içindeki bölünmenin ve darbe tehdidine rağmen sürdürülen demokratik mücadelenin ortak sonucuydu.
Ertuğrul Özkök’ün sözleri nedeniyle soruşturulmasına karşı çıkmak gerekir; ancak bu, tarihsel basitleştirmeyi veya onun medya yöneticiliği dönemindeki siyasal sorumluluğu görmezden gelmeyi gerektirmez. İspanya’daki öğrenci hareketine tanıklık ettiğini söyleyen bir gazetecinin o mücadeleyi silmesi; Türkiye’de ise Hürriyet’in laik-antilaik kutuplaşmasını büyüten ve Ahmet Kaya’nın ana dilde şarkı söyleme talebini hedef alan yayın çizgisinin başında bulunması, bugünkü sözlerini daha eleştirel okumayı gerekli kılar. İfade özgürlüğünü savunmak ile tarihsel ve editoryal hesap sormak birbirinin alternatifi değildir. Franco yatağında öldü; fakat diktatörlük o öldüğü için kendiliğinden ve bir gecede sona ermedi. Onu gerileten ve demokratik dönüşümü mümkün kılanlar, Franco hayattayken de öldükten sonra da mücadele edenlerdi.
Kaynakça
Arxiu Nacional de Catalunya. (2024). Expedient personal de Salvador Puig i Antich, intern del Centre Penitenciari d’Homes de Barcelona (1973-1974). Generalitat de Catalunya.
Casado Gil, R. (2016). La Confederación Nacional del Trabajo en el Estado español: reorganización y crisis (1973-1980). Doktora tezi, Universidad Nacional de Educación a Distancia.
Groves, T. (2012). “Everyday Struggles against Franco’s Authoritarian Legacy: Pedagogical Social Movements and Democracy in Spain.” Journal of Social History, 46(2), 305-334.
Juliá, S. (1999). Un siglo de España: política y sociedad. Madrid: Marcial Pons.
Mateos, R. (2025). La bandera negra: historia de los últimos fusilamientos del franquismo. Barcelona: Debate.
Powell, C. T. (1990). “The ‘Tácito’ Group and the Transition to Democracy, 1973-1977.” In Élites and Power in Twentieth-Century Spain. Oxford University Press.
Preston, P. (2004). The Triumph of Democracy in Spain. London: Routledge.
Thorne, J. (2024). Laboratories of Dissent: A Cartography of Anarchist Resistance to Franco in Prison and in Exile, 1950-1975. Doktora tezi, Royal Holloway, University of London.
U.S. Department of State, Office of the Historian. (1973, 21 Aralık). “Death of Spanish President Carrero Blanco.” Foreign Relations of the United States, 1969-1976, Vol. E-15, Part 2, Document 196.
Yıldırım, C. (2026, 8 Mart). “Türk-İspanyol dostluğunun temellerini Dalokay attı.” Sözcü.
Cumhuriyet. (2026, 2 Ağustos). ‘Franco’yu örnek verdi, “öldüğü gece rejim değişti” dedi: Ertuğrul Özkök hakkında soruşturma başlatıldı.’
Özvarış, H. (2021, 23 Aralık). ‘Ertuğrul Özkök: Ahmet Kaya’nın mezarına gittim, daha ne yapayım?’ T24.
Özkır, Y. (2013). ‘Türkiye’nin Yakın Siyasi Tarihi ve Hürriyet Gazetesi’nde Laiklik Haberleri: Aydın Doğan Dönemi.’ Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 4, 69-94.
Ruiz Romero, M. (2022). ‘El asesinato de Carrero Blanco. Historia, teorías conspirativas y ficción.’ Universidad de Sevilla kurumsal arşivi.
Rudaw. (2026, 2 Ağustos). ‘Gazeteci Ertuğrul Özkök hakkında Franco benzetmesi nedeniyle soruşturma.’
Valencia, E. (2021, 26 Ekim). ‘Y Carrero voló, yup la laaaa.’ Cuaderno de Bitácora.




Yorumlar