Bu Futbol Değildir Oyunun İçinde İktidar, Hâfıza ve Müştereklik -- Mehmet Mustafa Kapıkıran
- 21 Tem
- 14 dakikada okunur

Karşımızda bir futbol maçı var.
Yeşil bir saha, iki kale, bir top ve birbirine üstün gelmeye çalışan iki takım… Tribünlerde binlerce insan, ekranların karşısında milyonlarca seyirci… Hakem düdüğünü çalıyor; oyuncular koşmaya, topu ayağından ayağına dolaştırmaya başlıyor. İlk bakışta gördüğümüz şey basit: kuralları önceden belirlenmiş bir oyun.
Fakat gerçekten yalnızca bir oyun mu görüyoruz?
Sahanın çevresinde şirketlerin adları dolaşıyor. Formaların üzerinde sponsor logoları var. Futbolcuların koşuları, sakatlık ihtimalleri, yaşları ve “piyasa değerleri” ölçülüyor. Taraftarın kimliği turnikede kaydediliyor. Kamera hangi pankartın gösterileceğine, hangi sloganın duyulacağına, hangi yüzün yakın plana alınacağına karar veriyor. Spiker aynı hareketi bazen mücadele, bazen savaş, bazen kahramanlık, bazen de provokasyon olarak adlandırıyor.
Sahanın ortasında bir top dolaşırken, çevresinde devlet, sermaye, medya, güvenlik, sınıf, milliyetçilik, erkeklik, etnik kimlik, göç ve şehir ilişkileri de dolaşıyor.
Demek ki karşımızdaki yalnızca futbol değil.
Fakat futbolu bütünüyle iktidarın, sermayenin ve propagandanın bir aracına indirgersek, insanların bu oyunu neden sevdiğini anlayamayız. Bir çocuğun boş bir arsada topun peşinden koşarken duyduğu sevinci, yıllardır aynı tribünde yan yana duran insanların dostluğunu, beklenmedik bir pasın yarattığı güzelliği, son dakikada gelen golün bütün bir kalabalığın bedeninden geçirdiği titreşimi yalnızca manipülasyon kavramıyla açıklayamayız.
Futbol kuşatılmıştır; fakat bütünüyle ele geçirilmiş midir sorusu futbola olan ilgiye dair önemli bir sorudur.
Bu nedenle üç cümleye ihtiyacımız var:
Bu futbol değildir.Futbol yalnız futbol değildir.Futbol yine de futboldur.
Birinci cümle, gösterilen görüntü ile yaşanan gerçeklik arasındaki mesafeyi açar. İkinci cümle, oyunun içinde yoğunlaşan toplumsal ilişkileri görünür kılar. Üçüncü cümle ise futbolun bütün bu ilişkilerin basit bir maskesine indirgenmesine karşı oyunun yaratıcılığını, belirsizliğini ve müşterek sevincini korur.
Eduardo Galeano’nun futbolu hem güneşte hem de gölgede anlatmasının anlamı da burada ortaya çıkıyor. Oyunun güzelliğini, çalımını, çocukluk sevincini ve beklenmedik golünü anlatırken onu kuşatan ticareti, iktidarı ve eşitsizliği de görünür kılıyor. Futbolu sevmekle futbol düzenini eleştirmek arasında bir çelişki yoktur. Hatta belki oyunu gerçekten sevmek, onun sadece şirketlere, bürokratlara ve devlet törenlerine bırakılamayacağını düşünmeyi gerektirir.
Bize Gösterilen Futbol
René Magritte’in bir pipo resmi altına yazdığı “Bu bir pipo değildir” cümlesi, ilk bakışta basit bir çelişki gibi görünür. Oysa resimdeki şey gerçek bir pipo değil, piponun görüntüsüdür. Yazı da nesnenin kendisi değil, onu adlandıran işarettir. Michel Foucault’nun bu yapıt üzerine geliştirdiği çözümleme, görüntü, sözcük ve gerçeklik arasında doğal kabul ettiğimiz bağı sarsar.(1)
Aynı soruyu futbola da yöneltebiliriz: Televizyonda gördüğümüz futbol, futbolun kendisi midir?
Ekrandaki karşılaşma, kameralar tarafından seçilmiş, yayıncı tarafından çerçevelenmiş, spiker tarafından adlandırılmış ve reklâmlarla birlikte yayımlanmış bir futbol temsilidir. Kamera her şeyi göstermez. Tribündeki bir pankartı görmezden gelebilir, devlet protokolünü uzun süre ekranda tutabilir. Irkçı bir saldırıyı “gerginlik”, barış çağrısını “provokasyon”, askerî bir simgeyi “millî coşku” olarak sunabilir.
İktidar yalnız sahada ve tribünde olanları yönetmez; olayların hangi adla anılacağını da düzenler.
Bu nedenle “siyaset futbola karışmasın” cümlesi çoğu zaman siyasetsiz bir futbol talebi değildir. Egemen siyasetin görünmez kalmasını isteyen bir taleptir. Bayrak, millî marş, devlet protokolü, askerî tören, kamu kaynaklarıyla yapılan stadyumlar ve kulüp yöneticilerinin siyasal ilişkileri futbolun doğal unsurları sayılır. Buna karşılık, bir futbolcu işçi haklarından, ırkçılıktan, yoksulluktan veya savaştan söz ettiğinde futbola siyaset karıştırdığı ileri sürülür.
Siyaset böylece ortadan kalkmaz; tarafsızlık kılığına girer.
Pierre Bourdieu’nün kavramlarıyla söylersek futbol, farklı aktörlerin eşit olmayan güçlerle mücadele ettiği bir alandır.(2) Devlet, federasyon, kulüp başkanları, yayıncılar, sponsorlar, futbolcular, menajerler ve taraftarlar aynı alanın içindedir; ancak ellerindeki ekonomik, kurumsal ve sembolik güçler aynı değildir.
Kulüp başkanının parası, federasyonun yaptırım yetkisi, yıldız futbolcunun itibarı ve taraftar grubunun tarihsel hafızası farklı sermaye biçimleridir. Mücadele yalnız gelirin paylaşılması üzerine yürütülmez. Kulübün ne anlama geldiğini, kimin onu temsil edebileceğini ve kulüp adına kimin konuşacağını belirleme hakkı da paylaşılır.
Bu nedenle futbolu yalnızca toplumun aynası olarak görmek yetersizdir. Ayna, karşısında bulunan şeyi edilgin biçimde yansıtır. Futbol ise toplumsal kimliklerin, dayanışmaların ve düşmanlıkların kurulmasına katkıda bulunur. İnsanlar tribüne, önceden sahip oldukları fikirlerle gelmez; tribünde yeni bir “biz” öğrenir, yeni arkadaşlıklar kurar, kimi zaman da yeni düşmanlıklar edinir.
Futbol toplumu göstermekle kalmaz, toplumun üretilmesine de katkıda bulunur.
Rekabetten Düşmanlığa
Futbolun yapısında rekabet vardır. İki takım aynı anda kazanamaz. Alan paylaşılır, rakibin hareketleri öngörülür, savunma ve hücum arasında geçiş yapılır. Takım olmak, iş bölümü yapmak, ortak plân kurmak ve başkasının hareketine göre kendi yerini değiştirmek demektir.
Bu nedenle taktik, strateji, hücum, savunma, kanat ve alan kazanmak gibi kavramların futbol diline yerleşmesi şaşırtıcı değildir. Bu sözcüklerin bir bölümünün askerî tarihle ilişkisi de açıktır.
Fakat futbolun rekabetçi olması, özünde bir savaş bulunduğu anlamına gelmez.
Futbol rakibe ihtiyaç duyar. Rakip olmadan maç, maç olmadan oyun kurulamaz. Savaşta karşı tarafın ortadan kaldırılması istenebilir; futbolda rakibin yok edilmesi oyunun da yok edilmesi demektir. Maç sona erdiğinde iki takım varlığını sürdürür ve başka bir tarihte yeniden karşılaşabilir.
Futbolun yapısı bu bakımdan agonistiktir: Karşı taraf rakiptir; yenilmek istenir, fakat meşru varlığı kabûl edilir. Antagonistik ilişkide ise karşı taraf düşmana dönüşür; onun varlığı benim varlığıma bir tehdit sayılır.(3)
Tehlikeli dönüşüm, rakibin, oyunun kurucu ortağı olmaktan çıkarılıp aşağılanması gereken düşman olarak kurulmasıyla başlar.
“Rakibi yendik” ile “düşmanı ezdik” aynı cümle değildir.
Birincisi sonucu oyun içinde tutar. İkincisi, galibiyeti ahlâkî, etnik veya millî üstünlüğün bir kanıtına dönüştürür. Futbolcu asker, teknik direktör komutan, stadyum cephe, gol darbesi, galibiyet zafer, yenilgi hezimet olur. Rakip yalnızca yenilmez; parçalanır, gömülür, sahadan silinir, fişi çekilir.
Militarizm, oyunun zorunlu özü değildir. Oyundaki mücadele arzusunun milliyetçilik, erkek egemenliği, medya gösterisi ve devlet siyaseti tarafından belirli bir yöne yönlendirilmesidir.
“Piyasa değeri” ise başka bir iktidar dilinden gelir. Savaş dili futbolcuyu askere, piyasa dili ise fiyatlandırılmış varlığa dönüştürür. Aynı oyuncu bir yandan “cephede savaşması” beklenen kahraman, öte yandan yaşı, sözleşmesi, sakatlık geçmişi ve gelecekteki satış ihtimali üzerinden hesaplanan ekonomik değerdir.
Saha diliyle, savaş diliyle, futbolcu piyasa diliyle yeniden adlandırılır.
İşçi Mahallesinden Küresel Markaya
Modern futbolun ortak kurallara bağlanması, federasyonların kurulması ve düzenli müsabakaların örgütlenmesi on dokuzuncu yüzyılın sanayi toplumuyla yakından ilişkilidir.(4)
Oyunun kurumsallaşmasında seçkin okulların, orta sınıf reformcuların ve beden eğitimini bir disiplin aracı olarak gören çevrelerin önemli bir rolü vardı. Futbol; kurala uyma, görev paylaşma, otoriteyi kabul etme ve rekabet içinde hareket etme alışkanlığı kazandırıyordu.
Fakat oyun bu sınırlar içinde kalmadı. Sanayi kentlerinde fabrikaların, demiryollarının, madenlerin, limanların, kiliselerin ve işçi mahallelerinin çevresinde yayıldı. Emekçiler oyunu benimsedi; kendi takımlarını, ritüellerini ve aidiyet duygularını oluşturdu.
Böylece futbolun kuruluşundaki temel çelişki ortaya çıktı: Yukarıdan disipline etmek amacıyla kullanılan bir etkinlik, aşağıdan topluluk ve müştereklik üretmenin aracına dönüşebiliyordu.
Kulüp yalnız sahaya çıkan on bir kişiden ibaret değildi. Bir işyerinin, mahallenin, göçmen topluluğunun veya kentin ortak hafızasıydı. İnsanlar kulübe yalnızca galibiyetleri nedeniyle bağlanmıyor; ailelerini, çocukluklarını, çalışma hayatlarını ve yaşadıkları yeri onda görüyordu.
Demiryolu, tersane, maden ve fabrika çevresinde kurulan kulüpler bu ilişkinin izlerini adlarında, armalarında ve renklerinde taşımayı sürdürdü. West Ham’ın çekiçleri, demiryolu kulüplerinin adları ve Adana Demirspor’un işçi-demiryolu hafızası bu geçmişin farklı örnekleridir.^5
Fakat kuruluş kökeni kulübün değişmez sınıfsal kimliği değildir. İşçiler tarafından veya bir işyeri çevresinde kurulmuş bir kulüp, zamanla sermaye sahibinin kişisel iktidar alanına, borca dayalı bir başarı projesine ve küresel bir markaya dönüşebilir.
İşçi geçmişi armada kalır; işçilerin ve taraftarların söz hakkı ortadan kaybolabilir.
Adana Demirspor’un önemi burada belirir. Kulübün demiryolu ve emekçi mahallelerle kurduğu bağ, yalnızca nostaljik bir kuruluş hikâyesi değildir. Bugünkü yönetimi değerlendirmeyi sağlayan tarihî ve ahlâkî bir ölçüdür. Kulüp, kişiselleşmiş yönetim, gösterişli transferler ve ağır borç yükü altında kurumsal kapasitesini kaybettiğinde, yalnızca mali yapı aşınmaz; topluluğun ürettiği müşterek kültür de aşınır.
Borç, yalnızca geçmişten kalan bir hesap değildir. Kulübün geleceği üzerinde bugünden itibaren kurulmuş bir iktidar vardır. Yönetici gider; borç, kurumun ve taraftarın geleceğini belirlemeyi sürdürür.
Kulübün hukuki sahibi ile duygusal ve tarihsel sahipleri her zaman aynı değildir. Başkan veya şirket kulübü yönetir; fakat kulübün anlamını kuşaklar boyunca ona emek, zaman, para ve duygu veren topluluk verir.
Bu nedenle temel soru şudur:
Kulüp kimin malıdır; onu yönetenlerin mi, yoksa onu tarihsel olarak var edenlerin mi?
Erkek Oyunu Nasıl Kuruldu?
Futbolun tarihini yalnızca erkek oyuncuların ve erkek taraftarların tarihine indirgemek eksik kalacaktır. Kadınların oyundan ve tribünden dışlanması, futbolun doğal bir sonucu olmayıp kurumsal ve kültürel kararların ürünüdür.
Birinci Dünya Savaşı sırasında fabrikalarda çalışan kadınların kurduğu takımlar büyük kalabalıklar toplamasına rağmen, İngiltere Futbol Birliği 1921’de kadın takımlarının üye kulüplerin sahalarında oynamasını yasakladı.(6)Futbolun “erkek oyunu” sayılması biyolojik bir zorunluluktan ziyade , kimin sahaya çıkabileceğini ve kimin rekabetinin meşru görüleceğini belirleyen tarihsel bir düzenlemeydi.
“Adam gibi oynamak”, “erkekçe mücadele etmek”, acıya dayanmak ve korkuyu gizlemek gibi ifadeler de belirli bir erkeklik modelini oyunun normu hâline getirdi. Bu dilde sertlik erdem, incinebilirlik kusur; kadınlık ve eşcinsellik ise çoğu zaman hakaret olarak kullanıldı.
Kadın futbolunun büyümesi bu nedenle yalnızca daha fazla kadının maç oynaması anlamına gelmiyor. Oyunun kime ait olduğu, güç ve dayanışmanın nasıl tanımlanacağı konusunda da bir mücadele yürütülüyor. Kadın futbolcuların eşit ücret, güvenli çalışma koşulları ve ayrımcılık karşıtlığı konusunda kolektif söz alması, futbolun kamusal alanının başka türlü kurulabileceğini gösteriyor.
Milletin Sahadaki Bedeni
Kulüpler şehir, mahalle ve sınıf aidiyetleri üretirken, millî takımlar futbolu ulus-devletin temsil düzenine bağladı. Birkaç futbolcunun giydiği forma, ülkenin tüm nüfusunu temsil ettiği varsayılan bir bedene dönüştü.
Bayrak, marş, forma ve protokol aracılığıyla soyut millet görünür hâle gelir. Farklı sınıflara, kimliklere ve siyasal görüşlere sahip milyonlarca insan aynı gole sevinebilir. Millî takım ulusu temsil etmekle kalmayıp ulusun birlikte hissedilmesini de sağlar.
Benedict Anderson’ın “hayâl edilmiş cemaat” kavramı bu ilişkiyi anlamaya yardımcı olur.(7) Milletin hayal edilmiş olması, gerçek dışı olduğu anlamına gelmez. Birbirini hiç tanımayan insanlar ortak bir tarihe, kadere ve topluluğa ait olduklarını düşünürler. Millî maç bu tahayyülü ses, görüntü ve bedensel coşku içinde yoğunlaştırır.
Ancak temsil edilen millet, gerçek toplumun kendisi değildir.
Gerçek toplum farklı dillerden, etnik kimliklerden, inançlardan, sınıflardan ve hayat deneyimlerinden oluşur. Millî maçta kurulan “biz”, bu çoğulluğu içine alabileceği gibi belirli bir etnik ve siyasal kimliği milletin doğal özü olarak da sunabilir.
Bu durumda millî takım bütün yurttaşların ortak takımı olmaktan çıkarak devletin makbûl yurttaş tasavvurunun sahnesine dönüşür.
Türkiye’de Kürt meselesinin tribünlere yansıması, bu temsil düzeninin en ağır sonuçlarından biridir. Kürt kimliğiyle ilişkilendirilen bir kulüp, sıradan bir sportif rakip olmaktan çıkarılıp iç düşman olarak kodlanabilir. Irkçı tezahüratlar, deplasman yasakları, tarihsel devlet şiddetini çağrıştıran semboller ve kurumsal hoşgörü birbirinden kopuk olaylar değildir.
Amedspor’a yönelen düşmanlıkta futbol dili ile güvenlikçi devlet dili iç içe geçmektedir. Kürt kimliği; kulüp adı, şehir ve taraftar üzerinden “bölücülük” ve “terör” kavramlarıyla eşleştirildiğinde, karşılaşma sportif rekabet olmaktan çıkar; eşit yurttaşlığın sınandığı alana dönüşür.(8)
Deplasman yasağı çoğu zaman şiddetin muhtemel failini, hedefi ise kamusal alandan uzaklaştırır. Güvenliğin sağlanamaması, yasaklanan taraftarın kusuruymuş gibi sunulur. Korunması gereken kişi, güvenliği bozabilecek kişi olarak ilân edilir.
Millî maçlarda askerî sembollerin, savaş sloganlarının ve etnik üstünlük çağrışımlarının kolayca dolaşıma girmesi de tesadüf değildir. Sportif karşılaşma, milletin gücünün sınandığı sembolik bir hesaplaşmaya dönüştürülür. Rakip ülke yenilirken bazen içerideki siyasal “ötekilere” de mesaj verilir.
Bu tepkilerin tamamını doğrudan ve merkezî bir emirle açıklamak, belge bulunmadığında kanıtlanmamış bir iddiaya dönüşür. Onları birkaç taraftarın kendiliğinden duyduğu heyecana indirgemek de aynı ölçüde yetersizdir.
Tribün liderleri, toplu bilet dağıtımı, sosyal medya çağrıları, önceden hazırlanmış pankartlar, stat ekranları, medya dili, güvenlik birimlerinin seçici tutumu ve sonradan gelen siyasal sahiplenme, tepkilerin oluştuğu zemini hazırlayabilir.
Bu durumu örgütlenmiş kendiliğindenlik olarak adlandırabiliriz: Tepki o anda yükselir; fakat hangi duyguların, sembollerin ve düşmanlıkların harekete geçirileceği önceden oluşmuş bir dil ve davranış repertuvarına dayanır.
Hükmetmek yalnızca kalabalığı susturmak değildir. Bazen ona ne zaman, kime karşı ve hangi sözlerle bağıracağını öğretmektir.
Taraftarın Hafızası
Kulüp yöneticileri değişir, futbolcular gelip gider, stadyumlar yıkılır. Kulübün marşlarını, eski deplasmanlarını, mahalleyle kurduğu bağı ve hangi toplumsal kesimlere ait olduğu düşüncesini çoğu zaman taraftarlar taşır.
Taraftar grupları, takımı destekleyen topluluklar olmanın yanı sıra, kulübün gayriresmî hâfıza kurumlarıdır.
Resmî tarih kupaları, başkanları ve yıldız futbolcuları anlatır. Taraftar hâfızası ise hangi grevde işçilerle dayanışıldığını, hangi pankartın yasaklandığını, hangi başkana karşı çıkıldığını ve kulübün ne zaman kendi kimliğinden uzaklaştığını kaydeder.
Bourdieu’nün habitus kavramı, taraftarlığın yalnızca bilinçli görüşlerden oluşmadığını gösterir. İnsan, tribünde ne zaman ayağa kalkacağını, hangi marşa nasıl katılacağını, hangi renkleri dost ya da düşman sayacağını öğrenmiş bir bedenle gelir. Jestler, sloganlar ve tepki biçimleri zamanla daha doğal görünmeye başlar.
Bu öğrenilmiş yatkınlıklar dayanışma da yaratabilir, dışlama da.
Taraftar grupları birlikte hareket etme, haberleşme, slogan üretme ve korkuyu kolektif olarak aşma becerileri geliştirir. Bu birikim bazen toplumsal protestoya da taşınabilir. Çarşı’nın, Gezi dönemindeki görünürlüğü, tribünde oluşan ilişkilerin sokağa aktarılabildiğini gösteren örneklerden biridir.
Fakat taraftar grupları kendiliğinden demokratik değildir. Aynı dayanışma ağı ırkçılık, faşizm, mafya ilişkileri, erkek şiddeti ve kolektif zorbalık üretebilir. St. Pauli veya Celtic çevresindeki antifaşist kültürlerle Lazio’nun bazı gruplarındaki neofaşist gelenekler, örgütlü taraftarlığın karşıt yönlere de açılabileceğini gösterir.
Asıl soru taraftar grubunun siyasal olup olmadığı değildir. Her güçlü kolektif kimlik belirli bir siyaset üretir.
Asıl soru nasıl bir “biz” kurduğudur:
Rakibi meşru kabul eden bir biz mi, yoksa düşman yaratan bir biz mi?
Görünmeyen Emek ve Formanın İçindeki Yurttaş
Futbol emeğini yalnızca yıldız oyuncular üzerinden anlatmak, endüstriyi mümkün kılan büyük emek zincirini görünmez kılıyor.
Bir maçın oynanabilmesi için altyapı antrenörleri, sağlık çalışanları, malzemeciler, temizlikçiler, güvenlik görevlileri, ulaşım emekçileri, stat çalışanları ve amatör kulüplerde çoğu zaman karşılıksız çalışan insanlar gerekir. Formalar ve toplar küresel üretim ağlarındaki işçiler tarafından üretilir. Büyük turnuvaların stadyumları, ülkelerinden uzakta ağır koşullar altında çalışan göçmen emekçiler tarafından inşa edilebilir.
Ekranda görünen doksan dakikanın arkasında görünmeyen binlerce çalışma saati vardır.
Futbolcu, modern futbolun çelişkili bir emek figürüdür. Bir yandan yüksek ücretli bir yıldız ve reklam yüzüdür; öte yandan bedeni ölçülen, sakatlığına rağmen oynatılabilen, sözleşmesi devredilen ve yaşı ilerledikçe ekonomik değeri azalan bir çalışandır.
Metin Kurt’un, futbolcuların da işçi olduğu yönündeki ısrarı, bu nedenle Türkiye futbol tarihinin önemli müdahalelerinden biridir. Futbolcuyu yalnızca kahraman veya ayrıcalıklı yıldız olarak değil de ücret, iş güvencesi ve örgütlenme hakkı bulunan bir emekçi olarak düşünür.
Ancak futbolcunun kamusal görünürlüğü onu emekçi olmaktan da çıkarır. Maradona’nın anti-emperyalist çıkışları, Sokrates’in demokrasi mücadelesi ve Richarlison’ın Brezilya’daki ırkçılık ve yoksulluk hakkında söyledikleri, futbolcunun şöhretini toplumsal söz üretmek için kullanabileceğini gösterir.
Richarlison’ın önemi, kendi yükselişini Brezilya’daki düzenin adil olduğunun bir kanıtına dönüştürmeyi reddetmesidir. Yoksul bir çevreden çıkıp dünya çapında tanınması, o çevrelerde yaşayan milyonlarca siyah ve yoksul insanın uğradığı şiddet ve ayrımcılığı ortadan kaldırmaz.(9)
Futbol endüstrisinin tercih ettiği anlatı şöyledir: Yetenekli ve çalışkan bir çocuk yoksulluktan kurtulabilir.
Bu anlatı, birkaç istisnanın başarısını yapısal eşitsizliğin üzerini örten bir perdeye dönüştürür. Oysa bir futbolcunun kurtulması, milyonlarca insanın neden aynı yoksulluk ve şiddet koşullarında kaldığını açıklamaz.
Bazı futbolcular geldikleri yeri kişisel başarılarının dekoruna çevirir. Bazıları ise onu siyasal ve ahlâkî bir hâfıza olarak taşır.
Aynı görünürlük faşist ve ırkçı sembolleri yeniden üretmek için de kullanılabilir. Paolo Di Canio’nun faşist selamları, futbolcunun kamusal gücünün her zaman özgürlük yönünde işlemediğini gösterir.
Irkçılığa karşı çıkmak ile tarihsel olarak hiyerarşi, dışlama ve siyasal şiddeti temsil eden sembolleri sahiplenmek, “futbola siyaset karıştırmanın” birbirine denk iki biçimi değildir.
Forma futbolcunun siyasal kimliğini ortadan kaldırmaz. Onu milyonlarca insanın görebileceği bir sahneye taşır.
Stadyum, Kent ve Adalet
Stadyumları yalnızca maçın oynandığı yapılar olarak göremeyiz. Şehrin hâfızası, ulaşım düzeni, kamusal alanı ve sınıfsal coğrafyasıyla da ilişkilidir.
Eski stadyumlar çoğu zaman kentin merkezinde, mahallelerin ve günlük hayatın içinde yer alıyordu. Taraftar maça yürüyerek gider; esnafla, sokakla ve meydanla ilişki kurardı. Yeni stadyumların kent dışına taşınmasıyla maç günü deneyimi daha fazla güvenlik, ulaşım ve ticari alan üzerinden örgütlenmeye başladı.
Henri Lefebvre’in yaklaşımıyla söylersek stadyum, içinde futbol oynanan tarafsız bir kap değildir. Toplumsal ilişkiler tarafından üretilen ve bu ilişkileri yeniden üreten bir mekândır.(10)
Kimin stada girebildiği, bilet fiyatlarının hangi sınıfları dışarıda bıraktığı, mahalle sahalarının hangi projelere açıldığı ve eski statların yerine ne yapıldığı futbolun kentle kurduğu ilişkinin parçalarıdır.
Elektronik bilet, turnike ve kamera sistemleri de stadyumu yoğun gözetim alanına dönüştürür. Bu teknolojiler güvenlik sağlayabilir; aynı zamanda taraftarın kimliğinin ve hareketlerinin sürekli olarak kaydedilmesini mümkün kılar.
Taraftar tek başına izleyen kişi değildir; kendisi de izlenir.
Kamera tribündeki herkesi aynı biçimde görmez. Hangi grubun riskli, hangi pankartın tehlikeli, hangi sloganın kabûl edilebilir olduğu kurumsal sınıflandırmalara bağlıdır. Güvenlik, tarafsız bir teknik uygulama değil de kimin normal ve kimin şüpheli sayılacağını belirleyen siyasal bir pratiğe dönüşür.
Oyunun içindeki adalet figürü ise hakemdir. Hakem kuralı uygular; bunu mekanik biçimde uygulaması zor olduğu için teması, niyeti, şiddetin derecesini ve oyunun akışını yorumlar. Kural sabit olsa bile, olayın anlamı karar anında kurulur.
Taraftarın hakeme yönelen öfkesi yalnızca kaybedilen pozisyona duyulan tepki değildir. Oyunun adaletine ilişkin inancın sarsılmasıdır. Hakemin tarafsız olmadığı düşünülürse, skorun meşruiyeti ortadan kalkar.
VAR teknolojisi bu sorunu ortadan kaldırmadı. Görüntü sayısını artırdı; ancak yorum ihtiyacını ortadan kaldırmadı. Hangi pozisyonun inceleneceği, görüntünün hangi açıdan ve hangi hızda izleneceği yine karar gerektirir.
Teknoloji, hakikati doğrudan göstermez; kararın üretildiği alanı yeniden düzenler.
Futbol böylece daha geniş bir soruyu gündeme getirir:
Adalet, kurala harfiyen uymak mıdır; yoksa kuralı olayın özgüllüğü içinde doğru yorumlamak mı?
Sevgi, Rıza ve Piyasa
Futbol düzeni yalnızca yasaklar, cezalar ve güvenlik önlemleriyle ayakta kalmaz. İnsanların sevgisine, sadakatine ve gönüllü katılımına da ihtiyaç duyar.
Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı, iktidarın yalnızca zor kullanarak değil, insanların dünyayı belirli bir biçimde anlamasını sağlayarak da sürdüğünü bize anlatır.(11)
Taraftar kulübün borcunu kendi borcu gibi sahiplenebilir. Başkanın çıkarıyla kulübün çıkarını özdeşleştirebilir. Şirketin pazarlama dilini, tarihsel aidiyetin doğal bir ifadesi olarak görebiliriz. Millî takım etrafında kurulan devlet söylemini sorgulamadan tekrar edebilir.
Bunu yalnız kandırılmakla açıklamak yetersizdir. Çünkü taraftarın sevgisi gerçektir. Kulüp aile ve çocukluk hâfızasının parçasıdır. Hegemonya, bu gerçek duyguların belirli bir yönetim ve mülkiyet düzenine bağlanmasında işler.
Başkan kendisini kulübün sahibi gibi sunarken taraftara “camiamız” diye seslenir. Kararlar dar bir çevrede alınır; sorumluluk bütün topluluğa paylaştırılır. Başarı kişiselleştirilir, zarar ortaklaştırılır.
Futbolun iktidarı, insanların hiçbir şey hissetmemesinden değil, çok güçlü biçimde hissetmesinden doğar.
Televizyon bu sevgiyi küresel bir medya pazarına taşıdı. Maç saatleri yayın programlarına göre düzenlendi; kamera ve spiker karşılaşmanın anlamını yeniden kurdu. Yerel kulüp küresel bir ürüne dönüşürken, stadın çevresinde yaşayan taraftarın yanına binlerce kilometre uzaktan ekran ve ürünler aracılığıyla takıma bağlanan tüketici de eklendi.
Dijital platformlar ise futbolu doksan dakikalık maçtan kesintisiz bir dikkat ekonomisine dönüştürdü.(12)
Taraftar artık yalnızca izleyen kişi değildir. Yorum yapar, içerik paylaşır, ürün satın alır, bahis oynar ve veri üretir. Futbolcu bedeni koşu mesafesi, hız, uyku ve sakatlık ihtimali üzerinden ölçülür. Bu veriler performansı geliştirebilir; aynı zamanda oyuncu üzerindeki kurumsal gözetimi derinleştirebilir.
Bahis endüstrisi, oyunun belirsizliğini ekonomik bir işleme dönüştürür. Gol, kart, korner ve oyuncu değişikliği üzerine bahis yapılır. Futbolun heyecan kaynağı olan bilinmezlik, satılabilir bir ürüne dönüşür.
Maç doksan dakika sürer; futbol pazarı hiç durmaz.
Başka Bir Futbol
Bütün bu dönüşümü, başlangıçta saf ve mâsum bir oyun olduğu, daha sonra siyaset ile sermayenin gelip onu bozduğu bir düşüş hikâyesi olarak anlatamayız.
Modern futbol, daha itibaren disiplin, sınıf, erkeklik ve otorite ilişkileriyle iç içeydi. İşçi kulübü aynı anda hem topluluk hem de işletmeye bağlılık üretebiliyordu. Millî takım, ortaklık hissi yaratırken dışlayıcı milliyetçiliğin sahnesine de dönüşebiliyordu. Televizyon, oyunu yaygınlaştırırken metalaştırıyor, dijital teknoloji, bilgi imkânlarını çoğaltırken gözetimi derinleştiriyordu.
Her dönemde tahakküm ile özgürleşme, mülkiyet ile müştereklik, disiplin ile yaratıcılık yan yana bulundu.
Başka bir futbol ihtimali, bu nedenle, geçmişteki saf oyuna geri dönmek değildir. Kulüplerin, liglerin ve stadyumların daha demokratik bir biçimde örgütlenmesidir.
Taraftarın müşteri değil, söz sahibi kabul edildiği; mali kararların şeffaf olduğu; borcun ve başarının sorumluluğunun yöneticiler tarafından üstlenildiği; futbolcuların ve görünmeyen emekçilerin sendikal haklara sahip olduğu; kadınların ve farklı kimliklerin oyuna eşit biçimde katıldığı bir futbol düşünülebilir.
Mahalle sahalarının ranttan korunduğu, deplasman yasaklarının şiddetin hedefini cezalandırmadığı, ırkçılığın “tribün heyecanı” diye geçiştirilmediği, millî takımın etnik üstünlüğü değil çoğul yurttaşlığı temsil ettiği bir futbol da mümkündür.
Taraftar mülkiyeti, demokratik üyelik sistemleri, futbolcu sendikaları, ayrımcılık karşıtı tribün ağları ve müşterek spor alanları bu ihtimâlin kusursuz olmayan fakat somut örnekleridir.
Galeano’nun futbol sevgisi, oyunu çevreleyen iktidar ilişkilerini görmesine engel değildi. Tersine, futbolu sevdiği için onun bürokratlara, şirketlere ve piyasa hesaplarına teslim edilmesine itiraz ediyordu.(13)
Oyunun güzelliğini savunmak, futbol düzeninin tüm kurumlarını savunmak anlamına gelmez.
Yine de hiçbir iktidar, oyuna bütünüyle egemen olamaz.
Top, bazen en katı taktik düzeni bozar. Zayıf görülen takım güçlüyü yenebilir. Taraftar kendisine biçilen müşteri rolünü reddedebilir. Futbolcunun susması beklenen anda konuşabilir. Tarihsel kimliği boşaltılmış kulübün hâfızası yeniden sahiplenebilir. Millî takım etnik üstünlüğün değil, çoğul yurttaşlığın temsil alanına dönüştürülebilir.
Bir çocuk, dünyanın en pahalı oyuncusunun düşünemediği bir hareketi boş bir arsada icat edebilir.
Futbol yalnız futbol değildir.
Ama bütün bunlara rağmen, belki de bütün bunlar yüzünden, hâlâ futboldur.
Dipnotlar
1. Michel Foucault, Bu Bir Pipo Değildir; ayrıca René Magritte’in İmgelerin İhaneti adlı yapıtı. Foucault’nun çözümlemesi burada nesne, görüntü ve adlandırma arasındaki özdeşliği sorgulamak amacıyla kullanılmaktadır.
2. Pierre Bourdieu, Pratik Nedenler; Pierre Bourdieu ve Loïc Wacquant, Düşünümsel Bir Antropoloji İçin Cevaplar. Futbol alanındaki ekonomik, kurumsal ve sembolik güç mücadeleleri, Bourdieu’nün alan ve sermaye kavramlarıyla birlikte ele alınmaktadır.
3. Chantal Mouffe, Siyasal Üzerine. Agonistik rakiplik, karşı tarafın meşru varlığını kabûl eden mücadeleyi; antagonistik düşmanlık ise onun ortadan kaldırılması gereken bir tehdit olarak kurulmasını ifade eder.
4. Lale Orta’nın “Futbolun Değişimi ve Dönüşümü (1863–2020)” başlıklı makalesi, İngiltere Futbol Birliği'nin 1863’te kurulmasıyla oluşturulan kuralların amacını dünyanın farklı yerlerinde benzer biçimde yorumlanıp uygulanabilecek standart bir kurallar sistemi yaratmak olarak açıklıyor.
5. Tanıl Bora, Roman Horak ve Wolfgang Reiter (der.), Futbol ve Kültürü; Mehmet Ali Gökaçtı, “Bizim İçin Oyna”: Türkiye’de Futbol ve Siyaset; Simon Kuper, Futbol Asla Sadece Futbol Değildir.
6. İngiltere Futbol Birliği, 1921’de kadın takımlarının üye kulüplerin sahalarında oynamasını engellemiş, bu karar 1971’de kaldırılmıştır. Olay, kadınların futbol alanından dışlanmasının doğal değil, kurumsal niteliğini gösteren başlıca örneklerden biridir.
7. Benedict Anderson, Hayali Cemaatler; Eric Hobsbawm ve Terence Ranger (der.), Geleneğin İcadı. Millî takım, bayrak ve marş gibi ritüeller ulusal topluluğun görünür ve hissedilir hâle gelmesine katkıda bulunur.
8. Faruk Arhan, Diyarbakırspor; ayrıca futbol ve kültür içindeki Kürt kimliği ile futbol tartışmaları.
9. Richarlison’ın 2020’de Brezilya’daki ırkçılık, yoksulluk ve siyah nüfusa yönelik şiddet üzerine yayımlanan anlatısı; aynı döneme ait Brezilya Coğrafya ve İstatistik Enstitüsü ile Atlas da Violência verileri.
10. Henri Lefebvre, Mekânın Üretimi. Stadyum burada toplumsal ilişkilerden bağımsız bir yapı olarak değil, bu ilişkiler içinde üretilen ve onları yeniden biçimlendiren bir mekân olarak ele alınmaktadır.
11. Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri. Hegemonya kavramı, iktidarın yalnız zor yoluyla değil; rıza, ortak duyu ve gündelik kültür aracılığıyla kurulmasını açıklamak için kullanılmaktadır.
12. Dikkat ekonomisi, insan dikkatini sınırlı ve değerli bir "kaynak" olarak ele alan; bilgi bolluğu içerisinde kullanıcıların ilgisini çekmek ve platformlarda tutmak için şirketlerin birbirleriyle rekabet ettiği ekonomik bir modeldir. Bu sistemde en değerli meta (ürün) sizin zamanınız ve odaklanmanızdır.
13. Eduardo Galeano, Gölgede ve Güneşte Futbol. Galeano’nun küçük bir oyun ânından tarih, iktidar ve toplumsal eşitsizliklere açılan anlatı biçimi, metnin edebî ve düşünsel kaynaklarından biridir.
Seçilmiş Literatür ve Filmografi
Futbol, siyaset ve kültür
Simon Kuper, Futbol Asla Sadece Futbol Değildir; Eduardo Galeano, Gölgede ve Güneşte Futbol; Tanıl Bora, Roman Horak ve Wolfgang Reiter (der.), Futbol ve Kültürü; Mehmet Ali Gökaçtı, “Bizim İçin Oyna”: Türkiye’de Futbol ve Siyaset; Faruk Arhan, Diyarbakırspor; Artun Ünsal, Tribün Cemaatinin Öfkesi.
Kuramsal arka plân
Michel Foucault, Bu Bir Pipo Değildir; Pierre Bourdieu, Pratik Nedenler; Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri; Benedict Anderson, Hayali Cemaatler; Henri Lefebvre, Mekânın Üretimi; Chantal Mouffe, Siyasal Üzerine.
Film ve belgeseller
Dar Alanda Kısa Paslaşmalar: Mahalle, aidiyet, müştereklik ve yenilgi.The Workers Cup: Göçmen emeği ve büyük spor organizasyonlarının görünmeyen sınıfsal temeli.Offside: Kadınların stadyuma erişimi, devlet ve kamusal alan.The Two Escobars: Futbol, kirli sermaye, milliyetçilik ve şiddet.Forever Pure: Taraftar kültürü, dinsel-etnik dışlama ve ırkçılık.The Year My Parents Went on Vacation: Millî futbol coşkusu ile diktatörlük arasındaki gerilim.(Film ve Belgeseller, izlenerek önerilmedi konuya dair olduğu için buraya alındı )




Yorumlar