top of page

Şiddet ve nebbaşlaşma - Aykan Sever

  • 11 Nis
  • 3 dakikada okunur

Şiddet ve nebbaşlaşma

Şiddet çok yönlü işleyen bir süreç. Mağdurlarını yozlaştırdığı gibi hükümranları da çürütme potansiyeline sahip. Son yıllarda Türkiye halkları TC/rejim ilişkisinde yaşadığımız da böyle bir şey. Benzer bir durumun süreklileşmiş savaş hâlinin boğucu rüzgârlarını teneffüs etmeye mahkûm Batı Asya'daki ülkeler ve halklar için de söz konusu olduğu söylenebilir.

2015 haziran seçimleri ertesinde ülkenin raydan çıktığını düşünen egemen sınıflar ittifakı hem kendi içinde yeni bir düzenleme yapmak hem de diktatörlüğü pekiştirmek ve kalıcı hale getirmek için daha önce Cezayir'de de uygulanan yoğun şiddet eşliğinde kitle pasifikasyonu taktiklerine başvurdu. Kürt hareketiyle çatışma zemini kullanılarak özellikle ülkenin batısında pasifleştirme/faşistleştirme diye formüle edebileceğimiz bir yönelime girilerek, mevcut durumdan hoşnutsuz geniş muhalif kesimler olana razı edilirken asıl olarak ülkenin bütünün-bir an Gezi İsyanı'nda beliren- gelecek umudunu köreltmeyi siyaset olarak benimsedi ve uyguladı. Bu süreçte aynı zamanda TC/rejim kapsamlı bir düşmanlaştırma (Göçmenler, Kürtler…) kriminalize etme devlet terörü eşliğinde icra edilirken, sürece etki edebilecek politik aktörlerse hapsedilerek, sürgüne gönderilerek saha dışı bırakıldı. Direnen kesimler örgütsüzleştirildi. Bu süreçte etkili olabilecek CHP liderliği ise her seferinde suni dengeyi onarmaya yardımcı oldu, halkın öfkesini yumuşatarak düzenin kendini yenilemesine olanak sağladı. Ancak bugün gelinen durum "devlet partisi" olmanın da oligarşi içinde varlığını sürdürmeye yetmediğini herkese gösteriyor olsa gerek. Bu arada, cansiperane Kılıçdaroğlu'na kefil olanlar, umuyorum, artık ne yaptıklarını fark etmişlerdir.

Rejim/TC bu süreçte iktidarı daha da merkezileştirirken, sanayide ise militarizme ağırlık verdi, emperyalist-yayılmacı politikalarını artırdı. Ancak özellikle 3. Dünya Savaşı'nın yarattığı anafora karşı durabilecek güç yoksunluğu kapıya dayandı. Basitçe ifade edersek, 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı süreciyle ivmelenen ABD-İsrail-TC ortaklığı, hedeflendiği üzere, İran'ın genel anlamda geriletilmesiyle sonuçlansa da, her provokasyonda olduğu gibi, bu da iki tarafı keskin bir bıçaktı. Önce İsrail'le Suriye üzerinden hırlaşma, yakın zamandaki üç uçak "kaza"sı (Azerbaycan'dan gelen içinde pilotlar bulunan uçağın düşmesi, Ankara'da konuk olan Libya Genelkurmay Başkanı'nın uçağının düşmesi ve yakın zamanda Ege'de bir F-16'nın düşmesi) biz sıradan insanlar için değilse de rejimin tepesindekilere yeterince korku saldığı ortadadır. İsteyen tabii bütün bunlara komplo teorisi deyip geçebilir. Ancak ortada egemenlerin bizden daha iyi bildiği bir diğer gerçek var. Bütün İHA-SİHA yaygaralarına rağmen hava savunması yeterli olmayan bir ülkeyi yönettiklerinin farkındalar. 

Daha  da önemlisi ise TC/rejimin ideolojik barajlarının çökmüş olması. Bugün Türkiye halklarına vadedebilecekleri herhangi bir gelecek tasarımı yok. Ülkeyi "terörü sonlandırma" gibi güdük ve yanlışlığı yüzlerce kere kanıtlanmış zırvalarla geleceğe taşımaları olasılığı ise hiç yok. Rejim/TC'nin arayışını somutladığı olgu, gerçekte toplum değil, egemen sınıfların ve devletin bekası. Bu kapsamda  toplumu Türk milliyetçiliği dahilinde yeniden bir kere daha tanımlama ihtiyacı içindeler, ancak bu herhangi bir umutlu gelecek beklentisine cevap vermekten uzak, halklar açısından yüzyıllık kabusu yeniden gösterime sokma arzusu olmaktan öteye gitmez.

Bu çerçevede rejim/TC'ye yapılan yasal adımlar atması çağrısı maalesef yankı bulmadığı gibi bir karşılık verilse dahi postmodern karakterli 3. Dünya Savaşı koşullarında hiçbir kanun ve anlaşmanın hükmü olmadığı gerçeğini ıskalayan bir yaklaşımı temsil etmesi anlamında ister istemez boşluğa düşecektir. Ayrıca politika nihayetinde güçle yapılan bir iş, zorlayıcı olunmadığı takdirde rejimin herhangi bir konuda pozitif bir yaklaşıma girmeyeceği ise bugüne kadar yaşanan tecrübelerle sabittir.



Ölüler...

İdeolojik çürümüşlük içinde debelenen TC/rejimin, derdine çare aramak için ölülere, mezarlara dadandığı, nebbaşlığa soyunduğu günlerden geçmekteyiz. Egemenler elbette bu yolda "bir avuç" değiller, süreç içinde yolunu kaybeden çok. İlber Ortaylı ve Yalçın Küçük'ün ölümleri üzerinden sergilenen vaveyla bunun yansımalarından biri oldu. Kuvayı Milliyecilik, Ulusalcılık gibi ölüleri kutsayanların onları didiklemesi normal. Marksizm'i  devrimci bir eylem kılavuzu olarak değil, bir inanç biçimi olarak algılayanların da cesetlerle haşır neşir olmalarında nihayetinde bir gariplik yok. Devletinse bütün bu zavallılığı kendi bekasının entegrasyon/enerji kaynaklarından birine dönüştürmesi ise en doğal olanı.

TC/rejim aşamadığı krizleri ertelemek, engellemek, en azından göz önünden ötelemek için herhangi bir muhalefete müsaade etmeyeceğini gösteriyor. Rejimin sendikacı, gazeteci, doğa hakları savunucusu karşısında kimi bulursa uydurma gerekçelerle hapse atmaya kararlı olduğu açık. Egemenlerin zorunlu kalmadıkları takdirde erken seçime gidecekleri  beklentisine girmek en azından şu anki koşullarda gerçekçi değil. Daha da önemlisi, seçimin değişimin bir aracı olup olmayacağı, mevcut dikta ilişkilerinin oturduğu zeminde (bütün dünyada yükselen neo-faşizmleri de göz önünde bulundurursak) soru işaretleriyle dolu. Gerçekten dünyanın geleceği ile ilgili kaygısı olan insanların kişisel ikbal peşinde koşmak yerine köklü arayışlara girmesi kaçınılmaz...

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page