Konfor Alanlarımızı Terk Etmeden Çocuklarımızın Geleceğini Koruyabilir miyiz? -- Yücel Tekin
- 1 gün önce
- 4 dakikada okunur

Bugün Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde insanların önündeki temel siyasal soru
artık yalnızca “hangi parti”, “hangi lider”, “hangi seçim” sorusu değildir. Asıl soru çok
daha çıplak, çok daha sert ve çok daha varoluşsal bir noktada duruyor:
Kendi konfor alanlarımızı terk etmeden çocuklarımızın geleceğini koruyabilir miyiz?
Çünkü bugün yaşadığımız kriz yalnızca ekonomik bir kriz değil. Yalnızca bir hükümet
krizi de değil. Aynı zamanda korkunun toplumsallaştırılması, insanların kendi hayatlarını
savunma cesaretini yitirmesi ve iktidarın yarattığı kuşatma rejimine psikolojik olarak
teslim olması krizi.
Tam da bu yüzden bugün Türkiye’deki temel açmaz, yalnızca baskının büyüklüğü değil;
toplumun giderek kendi edilgenliğini normalleştirmesi.
İktidar yalnızca polisiye güçle yönetmiyor. İnsanların zihinlerine yerleştirdiği korku
sınırlarıyla yönetiyor.
Ve bu sınırlar zamanla dışsal baskılar olmaktan çıkıp insanların iç dünyasının parçası
haline geliyor.
İnsanlar artık yalnızca “başımıza bir şey gelir mi?” korkusuyla değil; “zaten hiçbir şey
değişmez”, “zaten herkes yalnız”, “zaten direnmek imkânsız”, “zaten sonuç alınamaz”
düşüncesiyle teslim alınıyor.
Faşizmin en güçlü hali tam da budur.
İnsanların yalnızca bedenlerini değil, ihtimal duygusunu da ele geçirmek.
Tam burada Wilhelm Reich’ın ve özellikle Klaus Theweleit’in faşizm analizleri kadar,
Michel Maffesoli ve kitle psikolojisi üzerine çalışan birçok düşünürün işaret ettiği temel
mesele yeniden önem kazanıyor: Faşizm yalnızca yukarıdan kurulan bir baskı rejimi
değildir. Aynı zamanda korku, güvensizlik, parçalanma ve yalnızlaşma yaşayan
toplumların içinden beslenir.
İnsanlar kendilerini güçsüz, yalnız, korunmasız ve geleceksiz hissettikçe; özgürlükten
çok güvenlik, dayanışmadan çok otorite, kolektif cesaretten çok bireysel korunma
refleksi büyür.
Bugün Türkiye’de tam da böyle bir psikolojik iklim oluşturulmuş durumda.
12 Eylül’den başlayarak, Suruç Katliamı, Ankara Gar Katliamı, Gezi sonrası baskılar,
cezaevleri, kayyumlar, sürgünler, gazetecilerin, öğrencilerin, siyasetçilerin,
akademisyenlerin hedef alınması...
Bütün bunlar yalnızca belirli insanları cezalandırmak için yapılmadı.
Toplumun tamamına şu mesajı vermek için yapıldı:
“Bedel ödersiniz.”
Ve iktidarın en büyük başarısı, yalnızca baskı uygulaması değil; insanların büyük
bölümünü kendi güvenlik alanlarına çekmeyi başarması oldu.
Bugün birçok insan özgürlüğünü kaybetmemek için değil, mevcut küçük düzenini
kaybetmemek için susuyor.
İşini kaybetmemek için. Borçlarını ödeyebilmek için. Çocuğunu okutabilmek için. Kirayı
çıkarabilmek için. Tutuklanmamak için. Fişlenmemek için. Yalnız kalmamak için.
Fakat tam da burada tarihsel paradoks ortaya çıkıyor:
İnsanlar kısa vadeli güvenlikleri için sustukça, uzun vadede çocuklarının geleceğini
kaybediyor.
Çünkü otoriter rejimler, toplumun korkuya teslim olduğu her anda daha fazla alan
kaplar.
Hiçbir otoriter yapı “burada durayım” demez.
Korkuya teslim alınmış toplum, otoriterlik için sınırsız bir genişleme alanı yaratır.
Bu nedenle bugün Türkiye’de yaşanan temel mesele yalnızca siyasal baskı değil;
toplumsal cesaret krizidir.
Ve bu kriz yalnızca Türkiye’ye özgü değil.
Bugün dünyanın birçok yerinde benzer süreçler yaşanıyor.
Bolivya’da insanlar sokaklara çıkıyor. Kenya’da gençler polis şiddetine rağmen geri
çekilmiyor. Filistin’de insanlar dünyanın en büyük askeri yıkımlarından birine rağmen
yaşam alanlarını terk etmiyor. İran’da kadınlar ve gençler ölüm riskine rağmen rejime
meydan okumaya devam ediyor. Sırbistan’da öğrenciler geri adım atmıyor. Fransa’da
emeklilik yasalarına karşı milyonlarca insan sokakları dolduruyor.
Çünkü insanlar bir noktadan sonra şunu fark ediyor:
Korkunun kendisi de bir hapishane.
Ve bu hapishane aşılmadan hiçbir toplumsal dönüşüm mümkün olmuyor.
Türkiye’de ise uzun süredir tam tersine işleyen bir ruh hali oluştu.
İnsanlar sürekli olarak “ya iç savaş çıkarsa?”, “ya daha kötüsü olursa?”, “ya silahlı
gruplar saldırırsa?”, “ya ülke tamamen dağılırsa?” korkusuyla edilgenliğe itiliyor.
Gezi sonrası süreçte bunu gördük. Referandum sonrası bunu gördük. Birçok kritik
siyasal kırılma anında bunu gördük.
Özellikle iktidarın sıkıştığı her dönemde topluma kontrollü biçimde kaos korkusu yayıldı.
“Eğer biz gidersek ülke çöker.” “Eğer biz zayıflarsak iç savaş çıkar.” “Eğer insanlar
sokağa çıkarsa ülke dağılır.”
Bu söylem yalnızca propaganda değil; doğrudan bir yönetim teknolojisi.
Çünkü korku, otoriter rejimlerin en temel siyasal sermayesidir.
İnsanlar özgürlüğü kaybetmekten çok kaostan korkar hale getirildiğinde, otoriterlik
kendisini “istikrar” olarak sunmaya başlar.
Tam da bu nedenle bugün Türkiye’de birçok insan aslında iktidarı desteklediği için değil;
korktuğu için sessiz.
Ve bu sessizlik zamanla normalleşiyor.
İşte “yerlileşme” ve “yurtsuzlaşma” meselesi tam burada önem kazanıyor.
Çünkü insanlar yalnızca fiziksel olarak değil; zihinsel olarak da yurtsuzlaşıyor.
Kendi hayatları üzerinde söz söyleme kapasitelerini kaybediyorlar. Kamusal alanla
bağları zayıflıyor. Kolektif hareket deneyimi parçalanıyor. Dayanışma kültürü çöküyor.
İnsanlar yalnızca bireysel hayatta kalma stratejilerine sıkışıyor.
Bu ise otoriter rejimlerin tam istediği toplum tipidir:
Birbirine güvenmeyen, yalnızlaşmış, kolektif cesareti parçalanmış, yalnızca kendi küçük
hayatını korumaya çalışan bireyler toplumu.
Çünkü kolektif arzu çözüldüğünde toplum yönetilebilir hale gelir.
Deleuze ve Guattari’nin “arzu” kavramı burada yeniden önem kazanıyor.
İktidar yalnızca baskıyla değil; insanların neyi mümkün görüp neyi imkânsız gördüğünü
belirleyerek çalışıyor.
Bugün Türkiye’de en büyük krizlerden biri tam da budur:
İnsanların büyük bölümünün artık değişimi tahayyül edememesi.
Ve tam burada Gezi’nin tarihsel önemi yeniden ortaya çıkıyor.
Çünkü Gezi yalnızca bir protesto değildi. Bir ihtimal duygusuydu.
İnsanların birbirine yeniden güvenebildiği, korku duvarının aşılabildiği, yalnız
olmadıklarını hissettikleri, başka bir toplumsal ilişkinin mümkün olduğunu kısa
süreliğine deneyimledikleri bir andı.
Gezi’nin iktidar açısından asıl tehlikeli tarafı buydu.
Çünkü otoriter rejimler en çok insanların birbirine yeniden güvenmesinden korkar.
Geçtiğimiz haftalardaki kitlesel protestolarda da benzer bir moment kısa süreliğine
yeniden açığa çıktı.
Başlangıçta çok küçük gruplarla başlayan öfke dalgası büyüdü. İnsanlar yeniden
sokaklarda birbirini görmeye başladı. Korkunun mutlak olmadığını yeniden hissetti.
Tarihsel olarak birçok büyük kırılma zaten böyle başlamıştır.
Başlangıçta birkaç kişiyle. Sonra onlarca kişiyle. Sonra yüzlerle. Sonra milyonlarla.
Çünkü korku bulaşıcı olduğu kadar cesaret de bulaşıcıdır.
İktidarların en korktuğu şey tam da budur.
İnsanların korkunun mutlak olmadığını fark etmesi.
Bugün Türkiye’de temel mesele tam da burada düğümleniyor:
İnsanlar çocuklarının geleceğini gerçekten savunmak istiyor mu?
Eğer istiyorlarsa bunun bedelsiz olmayacağını kabul etmek zorundalar.
Çünkü tarihte hiçbir otoriter rejim yalnızca seçim prosedürleriyle, yalnızca hukuki
çağrılarla, yalnızca iyi niyetli beklentilerle çözülmedi.
Hiçbir diktatörlük kendi isteğiyle geri çekilmedi.
Çünkü otoriter iktidar için hukuk yalnızca kendi ihtiyaç duyduğu kadar vardır.
Sınır da odur. Meşruiyet de odur. Kural da odur.
Bu nedenle yalnızca “bir lider gelsin bizi kurtarsın” beklentisi, aslında toplumsal
edilgenliği yeniden üretir.
Bugün mesele bir kahraman beklemek değil.
Bulunduğumuz her yerde korku rejimini aşacak kolektif cesaret alanları yaratabilmek.
İnsanların kendi çevrelerinde, kendi ilişkilerinde, kendi kurumlarında, kendi dayanışma
ağlarında bu edilgenliği kırmaya başlaması.
Çünkü toplumlar ancak insanlar birbirini yeniden bulabildiğinde dönüşebilir.
Ve belki bugün asıl soru şudur:
Konforumuzu koruyarak mı yaşayacağız, yoksa çocuklarımızın yaşayabileceği bir
gelecek için risk almayı yeniden öğrenebilecek miyiz?




Yorumlar