top of page

TOPLUMUN YOKLUĞUNDA DEMOKRASİ-- Mustafa Mehmet Kapıkıran

  • 2 gün önce
  • 4 dakikada okunur

Aynı gün peş peşe yayımlanan röportajlar ve açıklamalar ilk bakışta CHP etrafında yaşanan krizle ilgili gibi görünüyor. Oysa dikkatle okunduğunda ortaya çok daha geniş bir tablo çıkıyor. Tartışılan yalnızca CHP'nin geleceği değildir. Devletin geleceği, sermâyenin beklentileri, demokrasinin anlamı, toplumsal barışın imkânları ve Türkiye'nin nasıl bir siyasal-toplumsal düzene doğru ilerlediği de aynı tartışmanın içindedir. Üstelik dikkat çekici olan sadece söylenenler değildir. Söylenmeyenler de en az onlar kadar önemlidir. Bülent Kuşoğlu'nun açıklamalarında devlet, güvenlik, beka, yeni dünya düzeni ve Erdoğan sonrası döneme hazırlık öne çıkıyor. Rahmi Koç'un açıklamalarında yeni fırsatlar, küresel dönüşüm ve Türkiye'nin önündeki imkânlar öne çıkıyor. Ekrem İmamoğlu'nun söyleminde seçimli demokrasi, millet iradesi ve siyasal meşruiyet merkezî bir yer tutuyor. Resul Emrah Şahan ise Kürt meselesi, kayyumlar, toplumsal barış ve demokratik toplum başlıklarını daha görünür hâle getiriyor. İlk bakışta birbirinden farklı görünen bu yaklaşımlar aslında aynı tarihsel momentin farklı yüzlerini gösteriyor. Tam da bu nedenle asıl mesele CHP içindeki bir iktidar mücadelesinden çok daha büyük görünüyor.


Kuşoğlu'nun röportajında dikkat çeken ilk unsur, siyasetin giderek devlet aklı içerisinde eriyen bir faaliyet gibi tasvir edilmesidir. Dünyanın büyük bir dönüşümden geçtiği, eski dengelerin çözüldüğü, yeni bir uluslararası sistemin şekillendiği anlatılırken sürekli olarak devletin hazırlıklarından söz ediliyor. Devlet düşünüyor. Devlet planlıyor. Devlet geleceğe hazırlanıyor. Devlet yeni döneme uyum sağlamaya çalışıyor. Toplum ise bu anlatıda büyük ölçüde arka planda kalıyor. Sanki tarih devletlerin yaptığı bir faaliyet, toplumlar ise onun üzerinde hareket ettiği zeminmiş gibi. Bu yaklaşım tesadüfî görünmüyor. Çünkü benzer bir dili son dönemde büyük sermâye çevrelerinde de görüyoruz. Rahmi Koç'un yaptığı değerlendirmelerde de Türkiye'nin önündeki fırsatlardan, küresel dönüşümden, yeni ekonomik ve jeopolitik imkânlardan söz ediliyor. Elbette sermâye ile devlet aynı şey değildir. Ancak ikisinin de baktığı ufuk büyük ölçüde ortaktır. Her ikisi de yaklaşan büyük dönüşüme odaklanmaktadır. Her ikisi de Türkiye'nin bu dönüşüm içerisinde nasıl konumlanacağını tartışmaktadır. Fakat burada ortaya çıkan soru şudur: Bu fırsatlar kim için fırsat olacaktır? Türkiye'nin güçlenmesi ile toplumun güçlenmesi aynı şey midir? Jeopolitik başarı ile toplumsal refah arasında doğrudan bir ilişki var mıdır? Devlet kapasitesinin büyümesi, yurttaşın söz hakkının büyümesi anlamına gelir mi? Bu soruların cevapları çoğu zaman belirsiz bırakılmaktadır.


İmamoğlu'nun röportajı ise farklı bir eksende ilerliyor. Burada merkezî mesele devletin geleceği değil, seçimli demokrasinin geleceğidir. Yargı müdahaleleri, seçimlerin anlamı, millet iradesi ve siyasal meşruiyet tartışmanın merkezine yerleşiyor. Bu yaklaşımın gücü de tam burada ortaya çıkıyor. Çünkü son yıllarda yaşanan gelişmeler, yalnız iktidar değişimini değil, seçimlerin anlamını da tartışmalı hâle getirmiş durumda. Fakat burada da başka bir soru ortaya çıkıyor. Demokrasi yalnız seçimlerden mi ibarettir? Millet iradesi yalnız sandıkta mı görünür? Toplum seçim dönemleri dışında nasıl temsil edilir? Çünkü seçimli demokrasi ile demokratik toplum aynı şey değildir. Bir ülkede seçimler yapılabilir; fakat toplumun önemli kesimleri siyasal karar süreçlerinden dışlanabilir. Seçilmişler görevden alınabilir. Yerel yönetimler işlevsizleştirilebilir. Toplumsal eşitsizlikler derinleşebilir. Bu nedenle seçimlerin savunulması gerekli olmakla birlikte tek başına yeterli görünmüyor.


Tam da bu noktada Resul Emrah Şahan'ın açtığı tartışma farklı bir yerde duruyor. Çünkü Şahan'ın işaret ettiği mesele yalnız iktidarın değişmesi değildir. Kürt meselesi, kayyumlar, Kent Uzlaşısı, toplumsal barış ve birlikte yaşama fikri üzerinden doğrudan toplumun nasıl yeniden kurulacağı sorusuna yöneliyor. Bu nedenle onun açtığı alan devlet merkezli ve seçim merkezli tartışmaların ötesine geçiyor. Burada soru artık yalnızca “Kim yönetecek?” sorusu değildir. Toplumun farklı kesimleri nasıl bir arada yaşayacak? Demokratik toplum nasıl kurulacak? Siyâsal alan daraltılırken toplumsal barış nasıl korunacak? Belki de bu nedenle Şahan'ın işaret ettiği başlıklar geleceğe dair en kritik soruların bulunduğu alanı oluşturuyor.


Bütün bu yaklaşımlar yan yana konulduğunda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. Bir tarafta devlet aklı bulunuyor. Bir tarafta sermâye aklı bulunuyor. Bir tarafta seçimli demokrasiyi savunan muhalefet bulunuyor. Bir tarafta demokratik toplum arayışı bulunuyor. Fakat bütün bu tartışmaların ortasında dikkat çekici bir boşluk göze çarpıyor. Toplum çoğu zaman konuşulanların nesnesi olarak kalıyor. İşçiler görünmüyor. Köylüler görünmüyor. Emekliler görünmüyor. Gençler görünmüyor. Kadınlar görünmüyor. Sendikalar görünmüyor. Mahalleler görünmüyor. Gündelik hayat görünmüyor. Herkes Türkiye'nin geleceğinden söz ediyor. Fakat geleceğin toplumsal öznesi üzerine daha az konuşuluyor.


Belki de bugün yaşadığımız tartışmaların en önemli yanı tam da budur. Devlet nasıl ayakta kalacak? Türkiye nasıl güçlenecek? Muhalefet nasıl kazanacak? Demokrasi nasıl korunacak? Bu soruların hepsi önemlidir. Ancak bunların yanında başka bir soru daha vardır: Toplum nasıl güçlenecek?


Burada ikinci bir mesele daha ortaya çıkmaktadır: meşruiyet meselesi. Son dönemde ortaya çıkan toplumsal tepkiler, meydanlar, itirazlar ve dayanışma ağları önemli bir meşruiyet zemini oluşturmuştur. Fakat tarih bize başka bir şey de göstermektedir. Meşruiyet ile siyâsal güç aynı şey değildir. Haklı olmak ile sonuç almak aynı şey değildir. Toplumsal destek ile tarihsel dönüşüm aynı şey değildir. Türkiye'nin yakın tarihinde birçok kez güçlü toplumsal enerjiler ortaya çıkmıştır. Büyük itirazlar yükselmiş, geniş toplumsal destekler oluşmuştur. Fakat bunların önemli bir kısmı kalıcı siyâsal ve toplumsal kurumlara dönüşememiştir. Bu nedenle bugün tartışılması gereken mesele yalnız devletin ne yaptığı değildir. Muhalefetin ne yaptığı da değildir. Toplumda ortaya çıkan meşruiyet enerjisinin nasıl kalıcı siyâsal ve toplumsal sonuçlara dönüşeceğidir.


Son tahlilde belki de mesele devlet aklı ile millet iradesi arasındaki gerilimden daha büyüktür. Sermâyenin beklentilerinden de büyüktür. Seçimlerden de büyüktür. Asıl mesele, toplumun kendi kaderi üzerinde ne ölçüde söz sahibi olacağıdır. Bu nedenle bugün şu soruların sorulması gerekiyor: Devlet güçlenirken toplum da güçleniyor mu? Jeopolitik fırsatlar toplumsal refaha dönüşecek mi? Seçimlerin korunması demokratikleşme için yeterli olacak mı? Toplumsal barış ekonomik adalet olmadan kurulabilir mi? Kürt meselesi çözülmeden demokratikleşme mümkün olabilir mi? Muhalefetin elde ettiği meşruiyet kalıcı bir siyâsal güce dönüşebilecek mi?


Bütün bu soruların sonunda dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz: Türkiye'nin geleceği üzerine bu kadar konuşulan bir dönemde, toplumun geleceğini kim konuşuyor? Belki de önümüzdeki tartışma Erdoğan'ın gidip gitmeyeceği, CHP'nin bölünüp bölünmeyeceği ya da yeni dünya düzeninde Türkiye'nin hangi pozisyonu alacağı sorularına cevap aramak kadar, bütün bu dönüşümler yaşanırken toplumun yeniden tarih sahnesine özne olarak çıkıp çıkamayacağı da asli tartışmanın sorusudur. Çünkü Türkiye'nin son iki yüz yıllık hikâyesinde devlet birçok kez yeniden kurulmuştur. Fakat aynı şeyi toplum için söylemek hâlâ kolay görünmemektedir.

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page