top of page

GÜÇ dini, onursuzlaşlatırma ve öz savunma -- Aykan Sever

  • 26 May
  • 5 dakikada okunur


Geçenlerde Trump ve Erdoğan arasındaki cilveleşmelerden biri sosyal medyaya yansıdı. Trump sonradan silse de mesajında önce Erdoğan'a teşekkür ediyor sonrada Erdoğan'ın Trump için yaptığı övgüleri paylaşıyordu: "Başkan Trump, dünyanın yüzyıllardır beklediği liderdir. O sadece güçten söz etmiyor, gücün vücut bulmuş halidir." Bu sözler bana göre 3. Dünya Savaşı'nın GÜÇ'e tapınma çerçevesinde özetlenebilecek dininin/ideolojik çerçevesinin iyi bir formülasyonu. Peki Güç'e tapınmak bir şeye inanmak sayılır mı? Aslında doğru-yanlış, gerçek-kurgu arasında ayrımın olmadığı postmodern durum dahilinde bunun bir önemi yok. Tek "hakikat" Güç'ün gereksinimlerine kendini uydurmaktan ibaret. Mevcut Savaş'ın karakteristik ögelerinden biri düşünmeyi unutturmak, insanları can ve gelecek derdine düşürüp olanları "normalleştirmek" ve bu sıradanlığa tapınır hale getirerek herhangi bir ütopya tahayyül etme olasılığını boğmak.


Ruhunu Savaş'ın şekillendirdiği emperyalist-kapitalist anlayış kendi içerisinde güç etrafında bir hiyerarşi oluştururken doğayı ve insanlığı geleceksizleştirme girdabına hapsediyor. Bugün dünyanın herhangi bir ülkesinin, silahlandığı, yönetiminin neo-faşist anlayış etrafında şekillendiği, madencilik adı altında doğanın yağmasının (özellikle değerli mineraller) ve silah sanayinin kapitalizmin temel dinamiği haline geldiği, sefalet koşullarında çalışmanın yaygınlaştığı, işçilerin çoktan hak ettikleri ücretlerinin dahi ödenmediği doğrudan köleliğin dayatıldığı, ifade özgürlüğü dahil birçok hakkın kolayca kısıtlandığı, seçme seçilme gibi mücadelelerle elde edilmiş nice kazanımın ise kağıt üzerinde dahi giderek kaybolduğu bir zaman diliminden geçiyoruz. Karşımızda olan bütün insanlığın onursuzlaştırılması, insani olandan uzaklaştırılması ve insan dışılaştırılmasıdır.


Bu kapsamda Venezuela'nın son beş ayda yaşadıklarını, yeniden sömürgeleştirilen bunun ve farkında dahi olmayan insanları, Küba'nın başına gelebilecekleri, bugün Batı Asya'da ABD ve müttefiklerinin yarattığı cehennemi , Suriye'de hüküm süren DAİŞ rejiminin kimin eseri olduğunu biraz düşünelim.

Ve bütün bunların "normal" olduğunu sürekli bize anlatan birileri var. Bu alçaklar üzerine de düşünelim...


Türk emperyalizmi ve monarşi

Türkiye'de AKP'nin iktidar olması, tüm toplumu avanak yerine koymaya alışmış, kendisini allame-i cihan sayan iktidar çanak yalayıcısı bir kesim tarafından "demokrasi şenliği" vb teraneleriyle karşılansa da Erdoğan ve çevresinin ideolojik yapısı itibarıyla dikta kurma heveslisi olduğu çok açıktı. Tabii bir insanın gömlek değiştirir gibi ideoloji de değiştirebileceği türünden fantastik hayalleriniz yoksa ve karşınızdaki kişilerin birer politikacı olduğunu unutacak kadar ahmaksanız. Ancak işin doğrusu asıl safın bizim gibiler olduğunu düşünüyorum, zira demokrasi şenliği diye alkış tutanlar bu işleri hiç bir zaman bedavaya yapmadılar; bizatihi efendilerinin ulufelerinden epeyce yararlandılar. Bizse bunlar aydın, akademisyen, şunca zaman bu işlere kafa yoran insanlar böylesi bir çürümüşlüğe alet olamaz diye düşünerek gözümüzün önündeki görmemeyi tercih ettik. 

Bunlar biraz geride kaldı. Ancak 2010 referandumu öncesi AKP ve müttefiki Fetullah Gülen çetelerinin gücü ellerinde toplayarak, merkezileştirerek bir tür meşruti monarşiye dönüştürme özlemi içinde oldukları görülüyordu. (Ben ve benim gibiler bunları yazıp çizerken efendilerinin çizmeleri arasında bize faşist vb nitelemelerle ürüyenleri unutmadık, onların da sırası gelecek.) Bu arzu elbette sadece siyasetin değil ülke oligarşisinin de ortak hülyasıydı. Çünkü Türk emperyalizmi kanatlanmaya çalışırken Batılılar da onları destekliyor, "ılımlı İslam" türünden  teraneler etrafında Batı Asya'da kendilerine bağımlı hegemonik bir ağ inşa etme arayışındaydılar. Bugün gelinen noktada kısmen bunu başardıklarını söylemek yanlış olmaz. Özellikle bölge halklarını onursuzlaştırmaya doğru sürükleme başlığında.

Şimdi ise özellikle post modern karakterli yeniden paylaşım savaşının merkezi cephesi Batı Asya'da  TC, emperyalist arzularına karşılık bulmak, Batılı ve Doğulu emperyalist güçler de hegemonik ilişkilerini yeniden kurgulamak ve aralarındaki ilişkiyi tanzim etmek için bölgeye dönük yeni politikalara geliştiriyorlar. ABD, İsrail merkezli yeni hegemonik düzen için bastırmaya devam ederken,  Türkiye'ye yüklenen işlev de kısmen değişiyor. Kansu Yıldırım'ın Evrensel'de yayınlanan Türkiye Kapitalizmi ve "mutlak butlan" başlıklı yazısına bakacak olursak aşağı yukarı tablonun nasıl şekillendirilmeye çalışıldığı görülebilir. 


İlki Türkiye'nin bölgesel lojistik merkezi olması. Buradan kasıt devam edeceği açık bir gerçek olan İran savaşı ile birlikte hem Hürmüz Boğazı hem de Babül Mendep'in taşımacılık konusunda risk altına girmesi; ayrıca Hindistan'dan Avrupa'ya uzanması düşünülen enerji-mal ikmal hattının kısa vadede sonuç vermeyeceğinin görülmesi kaçınılmaz olarak Körfez bölgesinden Batı'ya petrol ve gaz taşınmasının farklı yollarını bulmayı, aynı zamanda bu bölgeye tersine mal akışının sağlanması için  kaynak ve yeni hatların bulunmasını kaçınılmaz kılıyor. Bunlardan bazılarının Türkiye üzerinden geçmesi zaruri. Aynı zamanda Orta Asya ülkelerinden Ermenistan'ı kapsayacak tarzda oluşturulacak Orta Koridor diye tabir edilen hattın da bir ucu Türkiye'ye çıkıyor. Bu kapsamda Amerika hegemonyasında önemli bir rol oynaması tasarlanan Zangezur-Trump Koridorunun hayat bulması için Paşinyan'ın 7 Haziran'daki seçimlerden anayasayı değiştirecek ölçüde galip çıkması önemli.


İkinci başlık madencilik adı altında Türkiye'nin doğa ve insanının yağmalanması. 2025 itibariyle Türkiye'de 13 bin maden ruhsatı olduğunu söylemek sanıyorum neyle karşı karşıya olduğumuzu izah etmeye yeter. Doğanın ve insanın yıkımı için yerli ve uluslararası sermaye tarafından büyük bir saldırganlık örgütlendiği bariz bir gerçek. Bu meselede devrimcilerin birincil hedefi bu madenleri ne pahasına olursa olsun açtırmamak olmalı.  Zira o kazmalar sadece toprağa inmeyecek, tüm toplumun da bedenine ve zihnine vurulacaktır.


Üçüncü başlık İstanbul'u ayrıcalıklı finans merkezi haline getirmek. Bundan murad sermaye girişine denetimsizlik ve ayrıcalık sağlayarak kara para aklama merkezine dönüşmek ve aynı zamanda savaş nedeniyle  Dubai vb yerlerden kaçan sermayeyi çekmek. Ülkeye yabancı sermaye girişini hızlandırmak, bunun için olabilecek englleri en aza indirmek.

Dördüncü başlık emek üzerinde mutlak hegemonya kurmak. Özetle çalışma hayatını beşikten mezara sermayenin ihtiyaçlarını ön plana çıkaracak tarzda ve sömürüyü katmerleştirecek biçimlerde düzenlemek.


Beşinci başlık savaş sanayini büyütmek. Bu durum TC'nin emperyalist hedefleri ,  Avrupa'nın yeniden silahması, Rusya ve İran'a karşı kalkan olmak  gibi başlıklarla uyumlu. TC son süreçte İngiltere, Almanya, Fransa, Belçika ve İspanya ile özellikle askeri alanda yeni anlaşmalara imza attı. Böylesi durumların ülkedeki insan hakları ve demokrasiye aykırı hali kimileri nezdinde önemli ölçüde tartışma konusu olmaktan çıkaracağı ise sanıyorum aşikardır.

Yukarıda sıraladığımız bütün başlıklar iyi kötü demokrasinin olduğu, insanların kendi hayatına sahip çıktığı zeminlerde uygulanması mümkün olmayan şeyler. Bu yüzden mevcut 3. Dünya Savaşı'nın aktörleri özellikle bölgemizde olduğu kadar demokrasiyi bile insanlara çok görüyorlar. Bunun yerine artık önemli ölçüde insan dışılaştırdıkları bu toplumların birer diktatörlükle yönetilmesinin daha uygun olacağını düşünüyorlar ve uyguluyorlar. Türkiye'deki gibi gönüllü politik liderlikler Trump'ın ağzından da ifade edildiği üzere "çok iyi ortak" oluyorlar. Bir NATO operasyonuyla iktidara getirilen HTŞ çetesinin Suriye'de kurduğu rejim ne yapılmak istediğinin en açık göstergesi. Benzer minvalde Türkiye'deki muhalefetin rejim/TC açısından "makul" hale getirilmesi önceliktir.  TC/rejimin yaptığı saldırı ve baskılarla bugün CHP ve Dem Parti üzerinden Türkiye halklarına yaşatılmaya çalışılan da budur.


Bolivya'dan bir şeyler öğrenebilir miyiz?

Bütün bu olanlar karşısında direnmek şart ancak bunun yeni ve etkili yollarını bulmak zorundayız.  Protesto mitingleri yapmak elbette önemli ancak bu ne kadar etkili oluyor ? Örneğin Arjantin'de sık sık bir, bir buçuk milyona varan insan Milei rejimine karşı Başkent Buenos Aires'te bir araya geliyor. Ancak Milei bildiğini okumaya devam ediyor. Burada başka bir şey gerekli. Bolivya'da neredeyse bir aydır süren direnişten bazı şeyler öğrenebiliriz sanıyorum. Bolivya halkları önde gelen birkaç kenti kuşattı. Ana yollara barikatlar kurdular. Karadan ulaşımı engelleyerek devleti ve piyasayı işlemez hale getirmeye çalışıyorlar. Bolivya yönetimi önce "demokrasiye saldırıyorlar" türünden yalanları sonra orduyu direnişçilerin üzerine salsa da bu çare olmuyor. Yolları ordu açıyor, onlar çekilince direnişçiler tekrar barikat kuruyor. Bunu bir tür gerillacılık olarak niteliyorlar. Hükümet içinde çatlaklar yarattılar, kabinede kısmi değişiklik yapıldı. Bunun bir göz boyamaca olduğunu biliyorlar ve hükümetle diyaloğu reddediyorlar. İstifasını istiyorlar. Onurluca direnmeye devam ederlerse kazanabileceklerini daha da önemlisi başka bir yolun olmadığını farkındalar.  500 yıldan fazladır işgalci onları  boyunduruk altına almaya çalışsa da direnerek yaşayabileceklerini ve bunun öz savunmayla mümkün olduğunun bilincindeler...

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page