Çekilme mi, devir teslim mi? -- Aykan Sever

Son günlerde basında, Irak/Güney Kürdistan'ın nesnesi olduğu iki askeri geri çekilme olayından bahsediliyor. Bunlardan ilki, Türkiye'nin Irak yönetimiyle anlaşması sonucu Başika Üssü'nden çekileceği iddiası; diğeri ise 30 Eylül'de artık bölgede sadece Hewler Havalimanı'nda bulunan Amerikan askerlerinin çekilmiş olacağı ve ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon'a ait ofisin kapatılacağı. Bu olayların niyesi, nasılı ve sonrasını konuşmadan önce gerçekliğini masaya yatırsak daha iyi olacak.
Önce Başika meselesinin basına yansıyış biçimine bakalım. Özetle, Erdoğan ve Irak Başbakanı Ali Zeydi'nin ABD'de yaptıkları görüşmede varılan mutabakat sonucu Şengal'de etkili olan yerel silahlı birliklerin YBŞ Irak'a entegrasyonuna karşı, kademeli olarak TSK'nın Başika'yı boşaltacağından söz ediliyor. Ayrıca mevcut 3. Dünya Savaşı koşullarında öneminin artması beklenen Kalkınma Yolu adı altında Basra-Türkiye-Avrupa arasında oluşturulacak olan yeni enerji ve mal ikmal hattının inşasının hızlandırılması konusunda da anlaşıldığı belirtiliyor. Haberlerde 2015 sonrası Türkiye'nin bölgeye DAİŞ'le mücadele bahanesiyle Güney Kurdistan yönetimiyle anlaşarak yerleştiği de ifade ediliyor. Ancak haberlerde söylenmeyen başka gerçeklikler var. Bütünüyle rakamlar net olmasa da Türkiye'nin bölgede İran sınırına kadar uzanan 140 civarı askeri üs ve noktasının olduğu biliniyor. TSK'nin bu bölgedeki varlığı sadece TC'nin emperyalist arzularının temsili olarak değil, aynı zamanda NATO'nun bölgedeki vekil gücü olması hesabına da yazılıyor. Bu yüzden yıllardır bu bölgedeki işgalci politikalar, yani köy boşaltmalar, insanlara eziyet, ağaç kesmeler, rastgele bombalamalar, dünya basınında görülmediği gibi, üstüne üstlük Türk oligarşisi, Kerkük petrollerinden verilen yüzde 15 hisse olayında olduğu türden, zaman zaman ödüllendiriliyor. Acaba niye? Türkiye'nin Başika'dan çekilmeyi zamana yaymaya çalıştığı açık ve diğer üslerin pozisyonu belirsiz kalırken TSK'nin oraları gerçekten terk ettiğinden söz etmek mümkün mü? Aslında olan basının da "işler tıkırında, Irak'ta olanlar malum sürecin paralelinde sorunsuz ilerliyor…" goygoyu sayesinde başka gelişmelerin manipülasyonuna hizmet ediyor olmasın?
Güney Kürdistan'ın statüsü tehlikede
ABD ve diğer koalisyon güçleri son dönemde peyderpey Irak'ın genelinden çekilmişlerdi, son olarak Güney Kürdistan'dan da ayrılıyorlar. Nitekim Başbakan Mesrur Barzani, bu olay üzerine Financial Times'a yaptığı açıklamada, İran'dan gelen saldırılar karşısında savunmasız kalacaklarını, herhangi bir savunma sistemi olmadan bırakılmalarının utanç verici olacağını söyledi. ABD'nin bütün bunları bilmediği söylenemez. Murad edilenin yalnızca buradan çekilerek "masraf düşürme"nin ötesinde bir anlamı olabilir mi sorusu kaçınılmaz olarak karşımıza çıkıyor. Acaba bölge, TC'nin de zamanla dahil olacağı savaşın İran'a bir tür "yem"i olarak sunuluyor olabilir mi?
Mesut Barzani ise KDP'ye karşı Bağdat'ta komplo kurulduğunu söyleyerek ortak oldukları hükümetten çekilebileceklerini belirtti. Ayrıca Koalisyon güçleri tamamen bölgeden ayrılırsa DAİŞ'in yeniden gelebileceğini iddia etti. Barzani'nin açıklamaları Bağdat ve Tahran yönetimlerine karşı ABD tarafından yalnız bırakılmanın açmazlarını temsil ediyor.
Gelişmelerle ilgili en çok telaşa kapılmış kesim KDP yönetimi gibi gözüküyor. YNK ile peşmergeleri birleştirerek ortaklık görüntüsü verseler de sürecin nereye evrileceği belirsiz. Çünkü ABD'nin zorlamalarının da katkısıyla peşmergenin Irak ordusuna entegrasyonu kaçınılmaz gözüküyor. Bu koşullarda özel yerel birlikler kurmak kimseyi korumayacağı gibi bir sürü şeyi tehlikeye de atabilir. Ancak elinden ekonomik ve silahlı gücü alınmış kendi içinde istikrarsız bir bölgenin geleceğinin ne olacağı, hem Irak'ın hem de T.C.'nin gündeminin kaçınılmaz bir parçası olacaktır. Ancak burada postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşının seyri — örneğin İran'ın müdahaleleri gibi etkenlerin sonucu- Irak'ın da nüfuz alanlarına bölünmesiyle gelecekte karşılaşırsak şaşırmayalım.
Irak'la ilgili başka sorular da var. Bağdat yönetimi ABD'nin çekilme açıklaması sonrası " topraklarımızda yabancı asker kalmayacak " diye bayram yapıyor. Ancak TSK'nin birkaç yüz kilometre kuzeyde Irak askerlerine kimlik kontrolü yaptığını ve oralara adım attırmadığını bilmiyor ya da unutmuş olmaz. Aslında olan biten, Irak yönetiminin umursamazlıkla kulağının üstüne yatmasından mütevellit bir zavalılık hali değilse, gerçekte olan, Batılı NATO güçlerinin bölgeden askerlerini çekerken, NATO'nun bölgedeki en önemli gücü TSK'ya insiyatifin devredilmesinden mi ibaret?
İşin yukarıda bahsettiğimiz kısmı, daha çok su kaldıracağa benzer. Önemli olan, bölge halklarının öncelikle savaşa karşı çıkarak, köklü dönüşümlerin önünü açabilecek, aynı zamanda kendilerini özneleştirecekleri bir süreç için ayağa kalkmaları. Savaşın coğrafyamızda genişlemesinden, egemen kesimlerden çok halklar zarar görecektir ve onulmaz düşmanlıkların önü açılacaktır. Kaldı ki, başta Kürt halkı olmak üzere bölge halkları farklı boyutlarda soykırım kıskacıyla karşı karşıyadır. Bu çerçevede siyasetin önceliği, bu kapanı bozarak savaşın durdurulması için mücadele etmek ve kalıcı öz örgütlenmeler oluşturmaktır. TC'nin uzantısı kimi milliyetçi çevrelerin ısrarla benimsetmeye çalıştığı (toplumun geneli ve maalesef "sol"da da karşılık bulan) "Kürtlerden, Alevilerden, Ermenilerden, LGBT+lardan bize ne..." diye özetlenebilecek anlayış, başta Kürtler olmak üzere özgürlük ve eşitlik isteyen tüm bu kesimlerin ve onların siyasal temsilcilerinin tarihsel olarak Sol'da yer aldığını unutmamalı. Bugün gözünü kapayanlar, aslında TC/rejim tarafından kalın bir çorabın, eli kanlı faşist çeteler eşliğinde kendi kafasına örüldüğünü göremeyecek kadar kördür. Bu saatten sonra en azından onurunu koruyacak bir zeminde mücadeleyi sürdürmek birçok şeyin üstündedir. Bu herkes için geçerli.
Bu bahiste son olarak işin hiçbir biçimde öznesi olmamalarına rağmen "süreç"e güya karşı çıkan bazı kesimlerin temel tezlerinden biri Kürtlerin büyük bir fırsat elde ettiği, Batı Asya'daki jeo-stratejik gelişmelerin İsrail-ABD desteğiyle Kürdistan'ın şekillenmesine evrileceği varsayımıydı. Bu kafanın yine aynı mahreçlerce motive edilen, ABD'li mefta Senatör Lindsey Graham'ın politik oyunları neticesinde "Bu artık Kürtlerin Balfour Deklarasyonu, yakında Kürdistan kurulacak…" diye ortalığı velveleye veren "diplomatik" akılla çakışması elbette tesadüf değil. Bu tür odaklar, TC/rejim, Kürt hareketini tasfiye edip, Kürt halkını toplumun diğer kesimleriyle birlikte, sağcılaştırmaya/faşistleştirmeye, beton bir toplum yaratmaya çalışırken, bütün bu saldırganlığa nasıl karşı konulacağına dair fiilî yanıtlar oluşturmanın yollarını aramak yerine, kendi liberal şımarıklığına aşık bir kıvamda sosyal medya esnaflığı marifetiyle toz duman üretmek ve yılgınlık yaymaktan öte bir işlev maalesef üstlenmiyorlar. Başka devletler ve bazı siyasal organizasyonlar (örneğin Fethullah Gülen çetesi) T.C./rejim ile yaptıkları pazarlıklara yardımcı oluyorlar ve Kürt halkını bu işin nesnesine dönüştürüyorlar.
TC, İran'a karşı savaşa Yemen üzerinden fiilen dahil oldu
Türkiye'nin içinde debelendiği çok boyutlu kriz, oligarşi ve onun uzantısı olan siyasal elitler arasındaki çelişkileri de tırmandırıyor. Hakan Fidan'ın başını çektiği klik TC'yi ABD ve İsrail lehine İran'a karşı sıcak savaşa sürükleme arayışında. Rejimi şekillendiren diğer kesimler de bu anafora karşı koyabilecek güçte bir görünüme sahip değil. Son olarak, iktidar boylu boyunca Mekke İttifakı diye nitelenen mekanizma üzerinden Yemen'de Husilere karşı silah, istihbarat türünden desteklerle bu işe dahil oldu. Yani, bugün Yemen halkının üzerine yağan bombalara Ankara'nın da katkısı var. Böylelikle TC/rejim İran'a karşı sıcak savaşa başka bir cephe üzerinden iştirak ediyor.
Önümüzdeki süreçte bütün yarattığı olumsuzluklara rağmen 3. Dünya Savaşı'nın ana aktörleri Batı Asya'daki çatışmaları büyütmeye niyetli bir pozisyonda duruyorlar. Trump ve Netanyahu yönetimi bu sürecin önde gelen kazananları arasında. Örneğin, İran savaşının sürdürülmesi Trump'a Abya Yala kıtasında Venezuela'nın yanı sıra yeni nüfuz alanları elde etme olanağı yaratırken Grönland üzerinde de hegemonyasını pekiştirme olanağı verdi. ABD petrol ve silah sanayisi olmadık kârlar yapıyor. Benzer bir durum Netanyahu için de geçerli. Nitekim, İsrail her geçen gün Filistin, Lübnan ve Suriye sahalarında genişliyor. Önümüzdeki seçimlerde Netanyahu yeniden galip çıktığı takdirde karşısında kendi kendine heyheylenmekten öte gitmeyen Erdoğan'dan çekineceklerini düşünmek yanıltıcı olur. İngiltere ve Fransa gibi bazı Avrupa ülkelerinin bölgeye dönük kendi tasarrufları kapsamında atacakları adımların da kuşkusuz bu sürecin geleceğinde kısmen tayin edici etkisi olacaktır.
Türk oligarşisinin genel seyir karşısındaki tutumu savaştan yana. Güya TC'yi coğrafi ve ekonomik olarak genişletirken, içlerinde bulundukları çürümeyi savaş üzerinden bütün topluma yayarak iktidarlarını baki kılacaklarına inanıyorlar. Ancak yanılıyorlar. Bugün başta Kürt sorunu olmak üzere herhangi bir konuda barışçıl-demokratik çözümler peşinde koşmayıp aksine bastırmayı-devlet terörünü tercih ettikleri için çözülemeyen sorunların da zamanla daha fazla kangrenleşerek farklı biçimlerde de olsa şiddet üretmesi kaçınılmazdır. Nitekim bugün okullara dönük saldırılar ve artan çete şiddeti bunun göstergelerindendir.
3. Dünya Savaşı'nın ideolojik zemini şekillendiren Güç Dini'nin mensuplarının ne yaptığı, ne yapacağı bir yere kadar belirleyici. Bütün bu hengamenin içinde başka bir dünyanın mümkün olduğunu düşünenlerin eyleyecekleri çok daha önemli. Artık bunları tartışmaya başlayalım…




Yorumlar