Siyaset ve meşruiyet -- Aykan Sever

Devam etmekte olan 3. Dünya Savaşı'nın postmodern karakterini biçimlendiren zihniyeti anlamak için politik liderlerin özellikle gündelik düzeyde (zira başka bir boyut söz konusu değil) sergiledikleri hale bakmak epey öğretici olsa gerek.
Trump'tan ve sondan başlayalım. Malumunuz hafta sonu Trump, Ukrayna'yla Rusya arasında bir "enerji ateşkes"inden bahsetti. Ancak tarafların bu olaydan haberi yoktu. Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky böyle bir anlaşmadan haberi olmadığını muhtemelen Moskova'nın de bırakın ateşkesi aksine Ukrayna enerji alt yapısına saldırmaya devam ettiğini belirtti. Moskova'dan da Trump'ın söylediklerini doğrulayacak bir ses çıkmadı. Peki olmayan bir hikayeyi Trump bu kadar açık ve pervasız bir biçimde neden dile getirdi? Amerikan yönetiminden kimsenin niye sesi çıkmadı? Sorular uzatılabilir ya da basitçe açıklama niyetine "Trump bu ne yapsa yeridir..." deyip geçilebilir. Ancak işin o kadar naifçe olmadığı aksine mevcut kanlı girdabı büyütmenin siyasetçilerin "mış gibi" yapma adetine sarılarak bunu sıradanlaştırdıklarına şahit oluyoruz.
Erdoğan'ın da özellikle yakınlarda patlayan "fon skandalı" karşısında sergilediği tavır Trump'ın çizgisinden farklı değil. Alabildiğine ciddiyet ve gerçeklikten uzak yaklaşımlarla "suç ortaklığı"ndan sıyırabileceğini, şeriklerinden bir ikisini feda edip konuyu araştıran gazetecileri hapis ve baskıyla susturacağı zehabına kapılıyor. Ancak mızrak çuvala sığabilecek gibi değil. Pasta küçüldüğü için sermayeden yendiğinin saklanması bir hayli zor. İş Aliyev'in zılgıtlarına karşı sessiz kalmanın yanı sıra Yemen'de Prens Salman'ın tetikçiliğine kadar vardı. "İtibardan tasarruf olmaz" gibi geyikler Saray'da çöreklenmiş çete tarafından pek de edilmez oldu. Zira elleri ayakları titremiyor olsa sağa sola işmar çakıp, yemek davetleri düzenlemezler.
İki kalpazan
TC/rejimin güzide yalakalarından Orhan Miroğlu : AKP artık birinci parti olma özelliğini kaybetti, içeriden bir kollektif ihanetle karşı karşıya, ortada bir talan varken, kimseden çözüm sürecine, yeni bir anayasaya inanmasını bekleyemezsiniz" gibi laflar etmiş. Erdoğan yalakaları cemiyeti üyeliğinde Miroğlu'ndan aşağı kalmamayı kafasına koymuş olan Şamil Tayyar da İstanbul 2 nolu baro seçimlerinde rejim payandası avukatların birbirine girmesinden şikayet ediyor. Olayın neden olduğunu sorgulamak yerine nasıl meselenin üstüne yama atılabileceği makamına hızla geçiyor. İktidar elitlerine yani bir anlamda oligarşiye dahil olan kesimler için böylesi bir tavır normal. Çünkü onlar aslında ne yaptıklarının yani mevcut sömürü ve zulüm düzenini sürdürmek için her gün yeni yalanlar uydurup bununla halkları manipüle etmenin yollarını aramak zorunda olduklarının bilincindeler.
Politikayı yönetme sanatı olarak gören sağcı akıl için elbette ortada hiçbir anormallik yok. Ancak bir mallık olduğu aşikar. Zira onların uyguladıkları baskılar, muhalefeti etkisiz hale getirmeleri doğanın yasası diyebileceğimiz toplumsal çelişkileri örtbas etmeye, geniş kitlelerin öfkesini bastırmaya yetmiyor. Bu dünyanın her yerinde böyle, toplumsal çelişkiler, sorunlar çözülmediği takdirde olan bitenden zarar gören kesimlerin şu veya bu biçimde kendilerinin geliştirdiği bir iletişim biçimi olarak "şiddet" üretmesi kaçınılmaz olur. Örneğin Fransa'daki kitle hareketlerini düşünelim. Ve yine orada bazı marketlerin soğutma sisteminin hacklenerek ürünlerin çürümesini sağlayan aklın motivasyon kaynaklarının neler olabileceğini de düşünelim...
At pazarlığı
At pazarlığı tabirini bir arkadaşım Cengiz Çandar'ın hafta sonu Rudaw'a verdiği demeçte söylediklerini görünce kullandı. Benim de kafama yattı. Çandar, “Erdoğan’ın bir kez daha cumhurbaşkanı adayı olması tartışılıyor. Bunun için Parlamentoda bir oylama gerekiyor. Böyle bir konu gündeme geldiğinde DEM Parti Erdoğan’ı destekleyecek mi?” sorusuna ise Erdoğan’ın adaylık için DEM Parti oylarına ihtiyaç duyması hâlinde şartlar dahilinde "duruma bakılacağını” ifade etti ve şunları söyledi: “Yeni anayasada bizim için, DEM Parti için 42. ve 66. maddeler, vatandaşlık tanımı, Kürtleri tamamıyla dışlayan ve Kürtlerin eşit vatandaşlığını yok eden bir anlamda vatandaşlık tanımı ve Kürtçeye ana dilde eğitim yani Kürtçe yazması gerekmiyor. Ana dilde eğitimin önünü tıkayan engelleri kaldıran bir anayasa değişikliği sözü verirse dediğim gibi 42. ve 66. maddeler o zaman bakılır duruma."
Niye "at pazarlığı" tabiri bu duruma uygun kısaca izah etmeye çalışayım. At pazarlığı, iki tarafın da çıkar sağlamak amacıyla son derece sert, inatçı, şantaja varan genellikle güven ve samimiyetten uzak, çıkarcı pazarlık ve uzlaşma süreçlerini anlatmak için kullanılan bir deyimdir diye tarif ediliyor. Yaptığı açıklama Cengiz Çandar gibi ömrünün önemli bir kısmını (tıpkı sabık yoldaşı Doğu Perinçek gibi) düzen militanlığına adamış bir sağcı için elbette sorun olmayabilir. Ancak açık olan bir gerçek var ki Erdoğan 2015 Haziran'ında uğradığı yenilgi sonrası bugünkü pozisyonunu DEM Partisi'ne oy veren kitlelerin de dahil olduğu Türkiye halklarına karşı kanlı bir darbe süreci tezgahlayarak elde etmiştir. Erdoğan ve hempası, halkların vicdanında bir ülkede yöneticilik makamını değil suçluların pozisyonunu işgal etmektedir. Ayrıca şu an yürürlükteki hukuka göre dahi Erdoğan'ın yeniden aday olması uygun düşmezken buna ses çıkarmamanın mantığı nedir? Elbette herkesin kendi adına konuşma ve siyaset yapmaya hakkı vardır ancak yürürlükteki yasaları dahi uygulamayan bir anlayışın vereceği söze kim kefil olabilir? Kendisine fi tarihinde oy vermiş bir topluluk adına rejimle kim, nasıl pazarlık yapabilir? Bu "radikal demokrasi"nin, komün anlayışının hangi bendine sığar muhterem DEM Partili yöneticiler?
Sayın Çandar'ın hafızasında boşluklar oluşmaya başladıysa hatırlatalım: Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz ! Ve bu söz özellikle coğrafyamızda herkes için geçerlidir. Ayrıca TC/rejim bugün "barış" için olumlu bir adım atmak istiyorsa buna kim engel oluyor? Demagogluğun hiç gereği yok! Binbir eziyete katlanarak 30 yıl hapis yatmış tutsaklara hangi gerekçeyle pişmanlık dayatılıyor, hapiste tutulmaya devam ediliyor? Sayın Çandar, Selahattin Demirtaş'ı savunma pozlarına giriyor, Demirtaş cezaevine nasıl girdi, bugün neden dışarıya çıkamıyor? Serbest bırakmak istiyorlar da Bahçeli ve ortağı Erdoğan'ın elini kim tutuyor? Kayyımları kim atadı ? Ancak "norm dışı devlet" gibi rejim tarafından uydurulmuş öcülere sığınmanın, onlar adına at pazarlığında mazeret üretmenin de bir alemi yok.
Yakında Meclis'te bir terazi kurulacak. Fiilen yürürlüğe girmiş olan Mekke Paktı Anlaşması iktidarca lütfedilip nihayet TBMM'ye getirilecek. Orada göreceğiz, savaş kararı sayılacak bu anlaşmanın kimler yanında durarak insanlığa ve doğaya bir kez daha ihanet etmeye ortak olacak, henüz bunu bilmiyoruz ama ibretlik sahneler görürsek de şaşırtıcı olmaz.
İsteyen Sayın Çandar gibi atalarına dair kurduğu derin hayallerin etkisiyle "devletin bekası" ülküsünün peşinden elbette gidebilir ancak bir de halkların gerçeği var. TC/rejim ne kadar saldırırsa saldırsın halkların öfkesi ayakta. Mevcut diktanın Özgür Özel gibi liderlikleri bastırması, İYİP, ZP, TKP gibi Türk milliyetçiliğinin farklı tonlarını piyasaya salması "beka" meselesini garantiye almaya yetmiyor ve yetmeyecek !




Yorumlar