Değer, Kişi ve Bakmak: İoanna Kuçuradi’nin Ardından -- Mustafa Mehmet Kapıkıran
İoanna Kuçuradi 1936’da İstanbul’da, Rum bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Çocukluğu
Taksim, Parmakkapı ve Tepebaşı çevresinde geçti. Zapyon’da okudu. Yıllar sonra okul
yıllarını anlatırken şiiri yüksek sesle okumayı öğreten Rumca edebiyat hocasını da
kendisine Abdülhak Şinasi Hisar’ın Boğaziçi Mehtaplarını armağan eden Mesude Kongar’ı
da aynı yakınlıkla anacaktı. Platon’la da henüz ortaokuldayken tanışmıştı. Kuçuradi’nin
yetiştiği İstanbul, dillerin, dinlerin, edebiyatların ve hayat tarzlarının yan yana bulunduğu
bir şehirdi; fakat bu yan yanalık, Cumhuriyet’in gayrimüslim yurttaşları bakımından her
zaman aynı güven duygusunu üretmemiştir.
O çocukluğunu sonradan sürekli bir “ötekilik” hikâyesi içinde anlatmadı. İstanbul kendi
şehriydi. Fakat gençliği Türkiye’de Rumların ve öteki gayrimüslim toplulukların hayatının
giderek zorlaştığı yıllara denk geldi. 6–7 Eylül 1955 bunun en ağır kırılmalarından biriydi.
Saldırılar başta Rumlar olmak üzere gayrimüslimlerin evlerine, işyerlerine ve
ibadethanelerine yöneldi; sonrasında oluşan güvensizlik, 1964’teki göç ve sınır dışı
etmelerle birleşerek İstanbul Rum toplumunun çözülmesini hızlandırdı.
Kuçuradi, olayların olduğu geceyi yaşadığında on sekiz yaşındaydı. Annesiyle
Kınalıada’daydı; babası nöbetçi olduğu için eczanesinde kalmıştı. Eczaneye taşlarla
saldırıldı. Babasının doktor arkadaşının orada bulunması daha ağır bir sonucu önledi.
Ertesi sabah şehre indi ve bütün gün sokaklarda dolaştı. Yıllar sonra 6–7 Eylül’den zihninde
en canlı kalan şeyi anlatırken görüntüden çok kokuyu hatırlıyordu: yağlara bulanmış
metrelerce kumaş ve yağ kokusu.
Bu yaşantının Kuçuradi’nin daha sonra ürettiklerine ne ölçüde karıştığını bilmiyoruz. Fakat
gördüklerinin, yaşadıklarının, insanın bir anda adıyla, kökeniyle, inancıyla
değerlendirilmesinin onda hiçbir iz bırakmadığını düşünmek de kolay değil. Bunun ötesine
geçmek, onun yerine konuşmak olur.
Kuçuradi, kendi başlangıç noktasını başka türlü anlatır. Çocukluğundan beri aynı insanın,
aynı eylemin ya da aynı olayın farklı kişilerce birbirine taban tabana zıt biçimlerde
değerlendirilmesi onu rahatsız eder. Herkes kendi verdiği hükmü doğru saymaktadır.
“Olmaz böyle şey” diye düşündüğünü, sonra da bunun teorisini yapmaya yöneldiğini
söyler. Yıllar sonra geriye baktığında, kendisini felsefeye götüren şeyin büyük ihtimâlle
“değerlendirme göreliliği” olduğunu söyleyecektir.
Bu yüzden Kuçuradi’nin düşüncesini tek başına “değerler felsefesi” diye adlandırmak
yeterli değildir. Onu asıl uğraştıran, insanın nasıl değerlendirdiğidir. Bir şeyi kendi işimize
yaradığı için değerli bulabiliriz. İçinde yaşadığımız çevrenin hazır ölçülerine göre iyi ya da
kötü sayabiliriz. Ya da karşımızdakini, eylemi veya olayı kendi koşulları içinde anlamaya
çalışabiliriz. Kuçuradi, bunları birbirinden ayırır. Hazır değer yargılarından kurtulmak,
onun için değer hakkında daha sağlam bilgiye ulaşabilmenin şartlarından biridir.
Hayat, kısa süre sonra bu soruyu ona başka biçimlerde de sorduracaktır. İstanbul
Üniversitesinde Takiyettin Mengüşoğlu’nun asistanıyken 27 Mayıs darbesinden sonra 147
öğretim üyesi üniversitelerden uzaklaştırıldı. Mengüşoğlu da aralarındaydı. Kuçuradi’nin
üniversitedeki durumu değişmiştir. Daha sonra yeniden asistanlık sınavına girdiğinde bir
hocadan tam not, birinden sıfır, diğerinden çekimser oy aldı ve başarısız sayıldı.
1965 yılında Erzurum’a gitti.
İstanbul’dan gelmiş, gayrimüslim genç bir kadın olarak Erzurum ‘da dikkat çekiyordu. Ona
“Batılı, şehirli, üstelik de gâvur” diye bakanlar olduğunu kendisi anlatıyor. Fakat yıllar
sonra Erzurum’u hatırlarken başka bir şey söyler: “Türkiye’yi orada öğrendim.” Bu kısa
cümle, Kuçuradi’nin hayatıyla düşüncesi arasındaki ilişkiyi anlamak bakımından uzun
açıklamalardan daha fazla şey söylüyor olabilir.
Aynı dönemin başlarında, 147’ler üzerine hazırlanan bir metne verdiği yazının başlığı
“Kişi”ydi. Daha yirmili yaşlarının ortasındaydı. O yazıda, çatışan anlayışların ve çıkarların
arasında kişilerin harcanmasından söz ediyordu. Sonraki yıllarda “kişi”, “insanın değeri”,
“değer bilgisi”, “etik ilişki” ve “insan hakları” onun düşüncesinde gittikçe daha belirgin bir
yer tutacaktı. Bu kavramların her birini hayatındaki tek tek olaylardan türetmek mümkün
değil. Fakat hangi sorular üzerinde ısrarla durduğuna bakınca, yaşadığı hayatla yaptığı
felsefenin birbirinden ayrı iki alan olmadığını da görürüz.
Kant’ın, Kuçuradi’deki yeri de bu düşünsel serüvenin içindedir. Kant’ı çevirdi, öğretti,
yıllarca yeniden okudu. “İyi isteme” kavramına verdiği önemi ve insanı bir araç olarak
görmeme ilkesini vazgeçilmez buldu. Fakat Kant ona yetmedi. Bir insanın “iyi istemesi” ,
karşısındaki durumu doğru anladığı anlamına gelmiyordu. İyi niyetle de yanlış
yapılabiliyordu. Doğru davranmak için istemenin yanında bilgiye, özellikle de içinde
bulunulan durumu ve söz konusu değeri görebilecek bir bilgiye ihtiyaç vardı. Kuçuradi’nin
Kant’la arasındaki mesafe burada açılır.
Camus’nün Vebasındaki Doktor Rieux’nün ona bu kadar anlamlı gelmesi de bundandır.
Rieux önce bakar. Belirtileri bir araya getirir. Adını koymadan önce karşısında ne
bulunduğunu anlamaya çalışır. Kuçuradi doğru değerlendirmeyi anlatırken doktorun
teşhisine benzeyen bu düşünme biçimini önemser. İnsan ilişkilerinde de iyi niyet, doğru
teşhisin yerini tutmaz. Bir eylemi değerlendirirken ne olduğunu, hangi koşullar içinde
yapıldığını, başka hangi olanakların bulunduğunu görebilmek gerekir.
Kuçuradi’nin yıllarca Mete Tunçay’la tartıştığı meselelerden biri de tam buydu. 2007’de
Mete Tunçay’a Armağan için verdiği “Doğru Değerlendirme Yapmanın Olanaklılığı Üzerine”
yazısının başında bunu açıkça anlatır. Etik kitabında doğru değerlendirmenin mümkün
olmadığını düşünen “bir dostu” için eklediği dipnotun sahibinin Mete Tunçay olduğunu
söyler. Tunçay’ın skeptik itirazı yıllarca zihninde kalmıştır: Aynı eylem hakkında birbirinden
farklı hükümler veriliyorsa, hangisinin doğru olduğunu nasıl bileceğiz?
Kuçuradi’nin cevabı mutlak bir kesinlik içermez. Tam tersine, doğruluk ile kesinliği
birbirinden ayırır. İnsanla, eylemlerle ve tarihsel hayatla ilgili bilgilerimizin nesnesini
tüketemeyeceğini söyler. Bir insanın yaptığı hakkında her şeyi bilmek mümkün değildir;
ama bundan hiçbir doğru bilgiye varılamayacağı sonucu çıkmaz. Ana bağlantıları,
belirleyici koşulları ve eyleme yön veren unsurları görebildiğimiz ölçüde doğru
değerlendirme mümkündür. Kesinlik arayışı ise kimi zaman bilginin niteliğinden çok,
kuşku duymak istemeyen kişinin ihtiyacına dönüşür.
Bu, onun düşüncesinin sakin fakat önemli taraflarından biridir. Kuçuradi, kesin hükümler
dağıtan bir etikçi değildi. Bazı durumlarda doğru değerlendirmenin koşulları yoksa bunu
bilmenin de bir bilgi olduğunu düşünüyordu. İnsan her konuda hüküm vermek, ahkâm
kesmek zorunda değildi. Bilmediği yerde susmak da mümkündü.
Belki Küçük Prens’e duyduğu yakınlığı da bu dünyadan okumak gerekir. Kuçuradi kitabı
sadece sevdiği bir çocuk klâsiği olarak anmıyordu. Bir adaya tek kitap götürmesi gerekse
uzun yıllar Küçük Prensi seçeceğini, kitabın kendisi için bir “hazine” olduğunu söyledi.
Hayatının son döneminde de eserde kendisini en fazla etkileyen şeyin sevginin ve
dostluğun anlatılış biçimi olduğunu vurguladı. Ona göre burada sevgi, kişinin kendisine
dönük bir ihtiyaç değil, “sevilmeye değer biriyle” kurduğu ilişkide yaşanan bir duyguydu.
Bu tercih Kuçuradi hakkında küçümsenmeyecek bir şey anlatıyor. Çünkü Küçük Prenst’e
insanın başka bir insanla kurduğu ilişki, sayılardan ve genel adlardan çıkarak belirli bir
kişiye yönelir. Binlerce gül olabilir; ama ilgilenilen, emek verilen, zaman ayrılan gül başka
bir yere sahip olur. Dost da öyledir. İnsanlardan biri olmaktan çıkar; belirli bir insan olur.
Kuçuradi’nin, dostluğu, değer bilgisi üzerinde kurulan etik ilişkilerden biri olarak
görmesiyle Saint-Exupéry’de sevdiği dünya arasında sessiz bir yakınlık vardır. Kitabı kendi
sesiyle baştan sona kaydetmiş olması da ona verdiği yerin tesadüf olmadığını gösterir.
Küçük Prens’i Kuçuradi’nin felsefesine tercüme etmeye çalışmak gereksiz olur. Belki asıl
kıymetli olan, bir filozofun hayatı boyunca değer, kişi ve insan hakları üzerine yazarken bu
küçük kitaba dönüp durmasıdır. Felsefenin kavramlarla söylediği bir şeyi edebiyat bazen
insan ilişkilerinin içinde gösterir. Kuçuradi’nin sanat ve edebiyatla bağında bu imkân hep
vardı. Antigone de aynı nedenle gençliğinden beri yanında durdu. Orada ise dostluk değil,
değerlerin çatıştığı ve hiçbir seçimin kayıpsız olmadığı trajik durum vardı.
Felsefeyi böyle anlayınca eğitim de ezber aktarımından başka bir şey oluyordu.
Kuçuradi’nin sık sık aktarılan cümlesi bunu iyi anlatır: Felsefe eğitimi, insana nereye
bakacağını gösterir; orada ne göreceğini söylemez. Problem görebilen bir göz yetiştirmek
ister. Öğrencinin hocanın söylediklerini tekrarlamasından çok, kendisinin bakabilmesi
önemlidir.
1969’da Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümünü kurması, 2003’e kadar bölümü
yönetmesi, Türkiye Felsefe Kurumundaki çalışmaları, insan hakları merkezleri ve
lisansüstü programlarını özgeçmiş bilgileri olarak sınırlayamayız. Tüm bunlar bize,
Kuçuradi’nin felsefeyle kurduğu ilişkinin kurumsal tarafını gösterir. Bir ülkede kavramların
birbirine karıştırılmasının, hakların bilgisinin eksikliğinin, eğitimin ezbere dönüşmesinin
sonuçları varsa, felsefenin işi kitap yazmakla bitmiyordu. Bölüm kurmak, öğrenci
yetiştirmek, çeviri yapmak, insan haklarını hukukçularla, öğretmenlerle, kamu
görevlileriyle tartışmak da bu işin içindeydi.
İnsan haklarına yönelişi de değer felsefesinden kopuk değildi. Kuçuradi insan haklarını,
insanca yaşayabilmenin nesnel koşullarına ilişkin ilkeler olarak düşünüyordu. Etik, bu
hayatın kişiye düşen tarafıyla; insan hakları ise toplumsal ve kurumsal koşullarıyla ilgiliydi.
Adalet için doğru değerlendirme, değer bilgisi ve adil davranma isteğini birlikte gerekli
görmesi de buradan geliyordu. “İyi istemek” önemliydi ama tek başına yeterli değildi.
Bu yaklaşımın ortaya çıktığı Türkiye’yi de unutmamak gerekir. Kuçuradi’nin akademik
hayatı askerî müdahalelerin, üniversite tasfiyelerinin, yoğun siyâsal çatışmaların ve insan
haklarının giderek daha fazla kamusal tartışmaya girdiği on yılların içinden geçti. O,
felsefeyi güncel siyasetin dili içinde eritmedi; fakat yaşanan dünyanın dışına da
çıkarmadı. “Hak” ile “çıkar” arasındaki ayrımı temel bir mesele olarak önümüze
koymaktan hiç vazgeçmedi.
Etik ile ahlâkın aynı şey olmadığını, değer ile değer yargısının karıştırılmaması gerektiğini,
iyi niyetin doğru eylemi garanti etmediğini, insan haklarının kültürel beğeni meselesi
sayılamayacağını yıllarca tekrar tekrar anlattı. Kavramların birbirine karıştırılmasını yalnız
teorik bir kusur saymıyordu; hakla çıkarın, etikle ahlâkın, özgürlükle keyfîliğin birbirine
karışmasının gündelik hayatta yanlış hükümlere ve haksızlıklara yol açtığını düşünüyordu.
İoanna Kuçuradi, 2 Ekim 2026’da, doksanıncı yaşına iki gün kala öldü. Geride uzun bir
akademik hayat, kitaplar, çeviriler, kurumlar ve öğrenciler bıraktı. Ama bütün bunların
arasında belki en kalıcı olan, bakma biçimidir.
Bir insan hakkında hüküm verirken adının, kökeninin, siyasî görüşünün ya da ait olduğu
çevrenin bizi peşinen yönlendirdiğini fark edebiliyor muyuz? Bir eylemin hangi koşullarda
ortaya çıktığını anlamadan onu iyi ya da kötü diye adlandırmakta acele ediyor muyuz? Bir
konuda çok emin olmakla o konuda doğru bilmek arasındaki farkı görebiliyor muyuz?
Kuçuradi, bu sorulara hayatı boyunca dönüp durdu.
Küçük Prenst’e sevdiği dostluk da belki aynı yerde duruyordu: kalabalığın içinde herhangi
birini değil, o kişiyi görebilmek.
Belki Kuçuradi’nin ardından son sözü, onun çocukken söylediği bir cümleye bırakmak
daha doğru. Aynı insan, aynı olay, aynı eylem hakkında birbirine taban tabana zıt hükümler
verildiğini gördüğünde, “Olmaz böyle şey” diye düşünmüştü.
Sonra bir ömür boyunca bunun neden “olmaz” olduğunu anlamaya çalıştı.
Onu uğurlarken bu soruyu bizlerin de kendimize sorması gerekiyor: Gerçekten doğru
değerlendiriyor muyuz, yoksa çoğu zaman yalnızca hüküm vermekle mi kalıyoruz?
Dipnotlar
Zapyon: 1875’te İstanbul’da açılan, Rum Ortodoks cemaatinin köklü eğitim
kurumlarından biri. İoanna Kuçuradi ilk ve orta öğrenimini burada tamamladı.
6–7 Eylül 1955: İstanbul başta olmak üzere Türkiye’de Rumlara, ayrıca Ermeni ve Yahudi
yurttaşlara ait ev, işyeri ve ibadethanelerin hedef alındığı kitlesel saldırı ve yağma olayları.
İstanbul Rum toplumunun çözülme ve göç sürecindeki başlıca kırılmalardan biri kabul
edilir.
Takiyettin Mengüşoğlu (1905–1984): Türkiye’de felsefî antropolojinin önde gelen
temsilcilerinden. Kuçuradi’nin İstanbul Üniversitesindeki hocası ve doktora
danışmanıydı. İnsan varlığını soyut bir özden çok, yapıp etmeleri ve olanakları üzerinden
inceleyen yaklaşımının Kuçuradi üzerinde önemli etkisi oldu.
Felsefî antropoloji: İnsanın ne olduğunu, onu başka varlıklardan ayıran yapısal özellikleri
ve olanakları araştıran felsefe alanı. Kuçuradi’nin “insanın değeri” ve insan hakları
anlayışının arka planında Mengüşoğlu aracılığıyla bu düşünce geleneğinin önemli bir payı
vardır.
147’ler: 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesinin ardından 1960’ta çıkarılan bir yasayla
üniversitelerden uzaklaştırılan 147 öğretim üyesine verilen ad. Takiyettin Mengüşoğlu da
bu gruptaydı.
İnsanın değeri: Kuçuradi’de insanın değeri, tek tek insanların birbirinden daha “değerli”
olup olmaması anlamına gelmez. İnsan türünün bilme, yaratma, sanat ve bilim üretme,
etik ilişkiler kurma gibi olanaklarıyla insanın varlıktaki özel yerini ifade eder. İnsan hakları
anlayışının da temel kavramlarından biridir.
Değer atfetme – değer biçme – doğru değerlendirme: Kuçuradi’nin değer felsefesindeki
temel ayrımlardan. Değer atfetme, bir şeye kişinin kendi ihtiyaçları ve ilgileri bakımından
değer yüklemesi; değer biçme, hazır değer yargılarını tekil bir kişi ya da olaya uygulaması;
doğru değerlendirme ise değerlendirilenin özelliklerini, koşullarını ve değerini bilgiye
dayanarak ortaya koymaya çalışma anlamına gelir.
Değer yargısı: Bir toplumda, grupta ya da kişide önceden geçerli olan “iyi-kötü”, “doğruyanlış”, “değerli-değersiz” hükümleri. Kuçuradi, hazır değer yargılarının tek tek kişi ve
olaylara uygulanmasıyla, onların kendi özelliklerine bakılarak değerlendirilmesini
birbirinden ayırır.
Etik: Kuçuradi’nin kullanımında etik, insanlara ne yapmaları gerektiğini bildiren bir kurallar
listesi değildir. Kişilerarası ilişkilerde ortaya çıkan değer sorunlarını, eylemleri ve bunların
insanın değeriyle ilişkisini bilgi konusu yapan felsefe alanıdır.
Ahlâk: Belirli bir toplumda, çağda veya grupta geçerli olan davranış kuralları, yasaklar,
değer yargıları ve “yapılır-yapılmaz” kabulleri. Bu nedenle Kuçuradi etik ile ahlâkı aynı şey
saymaz: ahlâklar tarihsel ve toplumsal olarak değişebilir; etik ise bu alandaki değer
sorunlarını felsefî bilgiyle araştırır.
Etik ilişki: Kuçuradi’de belirli bir kişinin başka belirli bir kişiyle kurduğu ve değer
sorunlarının söz konusu olduğu ilişki. Sevgi, saygı, güven ve dostluk bu ilişkide ortaya
çıkabilen etik ilişki değerleridir. Kişiyi yalnızca ait olduğu grubun bir üyesi olarak gören
toplumsal ilişkiden bu yönüyle ayrılır.
Immanuel Kant (1724–1804): Kuçuradi’nin etik düşüncesindeki başlıca kaynaklardan biri.
Özellikle “iyi isteme” ve insanı yalnız araç değil, aynı zamanda amaç olarak görme
düşüncesini önemser. Bununla birlikte iyi istemenin doğru eylem için tek başına yeterli
olmadığını savunarak Kant’tan ayrılır.
İyi isteme: Kant etiğinin temel kavramlarından. Bir eylemin sonucundan çok, kişinin hangi
istemeyle hareket ettiği üzerinde durur. Kuçuradi iyi istemeyi etik eylemin vazgeçilmez
koşullarından biri sayar; ancak doğru değerlendirme ve değer bilgisi olmadan iyi
istemenin de yanlış sonuçlara yol açabileceğini düşünür.
Albert Camus – Veba: Camus’nün 1947 tarihli romanı. Kuçuradi, romandaki Doktor
Rieux’yü bir durumun doğru değerlendirilmesine örnek verir: Rieux önce belirtilere bakar,
aralarındaki bağlantıyı kurar ve ancak ardından yaşananın adını koyar. Kuçuradi için iyi
niyetin yanında durumun doğru anlaşılması da gereklidir.
Skeptisizm: Bilginin, kesinliğin ya da doğru değerlendirmelerin mümkün olup olmadığı
konusunda kuşkucu tutum. Kuçuradi, Mete Tunçay’ın doğru değerlendirmenin mümkün
olup olmadığına ilişkin yaklaşımını “skeptik” diye niteler. Kendisinin itirazı, kesinliğin
bulunmadığı yerde doğruluğun da bulunamayacağı sonucuna varılmasınadır.
Doğruluk – kesinlik ayrımı: Kuçuradi’ye göre insan ve tarih alanında doğru bilgi, nesnesine
ilişkin her ayrıntıyı tüketmek zorunda değildir; ana bağlantıları ve belirleyici unsurları
doğru verebilir. Kesinlik ise kişinin bilgisinden kuşku duyup duymamasıyla ilgilidir. Bu
nedenle bir hükümden emin olmak ile o hükmün doğru olması aynı şey değildir.
Mete Tunçay (1936–2025): Türkiye’nin önde gelen siyâsal ve düşünce tarihi
araştırmacılarından. Kuçuradi ile uzun yıllara yayılan düşünsel bir yakınlıkları vardı.
Kuçuradi, doğru değerlendirmenin olanaklılığı üzerine Etikte tartıştığı skeptik “dost”un
Mete Tunçay olduğunu 2007’de açıkça belirtmiştir.
Küçük Prens: Antoine de Saint-Exupéry’nin 1943’te yayımlanan eseri. Kuçuradi kitabı bir
“hazine” olarak niteler ve özellikle sevgi ile dostluğu anlatma biçimine önem verir.
Dostluğu, ihtiyaçtan çok değer bilgisine dayanan etik ilişkilerden biri olarak düşünür.
Antigone: Sophokles’in MÖ 5. Yüzyılda yazdığı tragedya. Kuçuradi’nin “trajik” ve değer
çatışması üzerine çalışmalarında önemli bir yere sahiptir.
Trajik durum: Kuçuradi’de yalnız acıklı veya kötü bir olay anlamına gelmez. İki gerçek
değerin karşı karşıya geldiği ve kişinin eylemek zorunda olduğu için bunlardan birini
seçerken ötekini harcama tehlikesiyle karşılaştığı durumu ifade eder.
İnsan hakları anlayışı: Kuçuradi insan haklarını yalnız hukuk düzeninin tanıdığı haklar
olarak değil, insanın yapısal olanaklarını gerçekleştirebilmesi için korunması gereken
koşullar olarak temellendirir. Bu nedenle insan haklarını etik, değer bilgisi ve insanın
değeri sorunlarından ayrı düşünmez.
Kaynakça
Kuçuradi, İoanna, İnsan ve Değerleri, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 2016, 6. Baskı.
https://www.tfk.org.tr/insan-ve-degerleri417.html (https://reference-urlcitation.invalid/1)
Kuçuradi, İoanna, Etik, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 2018, 7. Baskı.
https://www.tfk.org.tr/etik412.html (https://reference-url-citation.invalid/2)
Kuçuradi, İoanna, Ahlâk, Etik ve Etikler, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 2019.
https://tfk.org.tr/ahl-k-etik-ve-etikler422.html (https://reference-url-citation.invalid/3)
Kuçuradi, İoanna, İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara,
2018, 4. Baskı.
https://tfk.org.tr/insan-haklari-kavramlari-ve-sorunlari419.html (https://reference-urlcitation.invalid/4)
Kuçuradi, İoanna, Sanata Felsefeyle Bakmak, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 2016, 6.
Baskı.
https://tfk.org.tr/sanata-felsefeyle-bakmak424.html (https://reference-urlcitation.invalid/5)
Kuçuradi, İoanna, “Doğru Değerlendirme Yapmanın Olanaklılığı Üzerine”, Mete Tunçay’a
Armağan, der. Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk, İletişim Yayınları, İstanbul,
2007, s. 89–98.
https://iletisim.com.tr/kitap/mete-tuncay-a-armagan/8063 (https://reference-urlcitation.invalid/6)
Bildirici, Faruk, “İoanna Kuçuradi: İnsan Hakları Sonu Olmayan Bir Çaba”, 9 Ocak 2011.
https://www.farukbildirici.com/2011/01/09/ionna-kucuradi/ (https://reference-urlcitation.invalid/7)
Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü, “Prof. Dr. İoanna Kuçuradi”, özgeçmiş ve
akademik çalışma bilgileri.
https://felsefe.hacettepe.edu.tr/tr/prof_dr_ionna_kucuradi_-5 (https://reference-urlcitation.invalid/8)
T24, “Prof. Dr. İoanna Kuçuradi yanıtladı: Bir adaya gitse yanına hangi kitabı alırdı?”, 3
Aralık 2024.
https://t24.com.tr/yasam/prof-dr-ioanna-kucuradi-yanitladi-bir-adaya-gitse-yaninahangi-kitabi-alirdi%2C1200653 (https://reference-url-citation.invalid/9)
Kuçuradi Felsefe ve İnsan Hakları Vakfı, “İoanna Kuçuradi’nin sesinden Küçük Prens” ve
vakıf arşivi.
https://www.kucuradivakfi.org.tr/Videolar.html (https://reference-url-citation.invalid/10)





Yorumlar