SAVAŞ VE BARIŞ ÜZERİNE DEĞERLENDİRMELER-- Mahmut Memduh Uyan-Cemalettin Canlı
- 2 May
- 6 dakikada okunur

1. SAVAŞ
Prusyalı general ve askeri stratejist Carl von Clausewitz, "Savaş, politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir" demiş yüz küsur yıl önce. Bu tespitin savaşla ilgili kitaplardan, strateji değerlendirmelerinden çıkıp somut bir gerçeklik olarak yaşandığı günlerden geçiyor bütün dünya. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgaliyle başlayıp 1980’li yıllarda İngiltere’nin Falkland işgalini tazelemesi, ABD’nin Grenada, Haiti, Panama gibi Karayip ve Latin Amerika ülkelerine açık saldırıları ile devam eden ve Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle bileşenleri ve etkileriyle dünya ölçeğinde sonuçlar üretme yoluna giren politikanın silahla yürütülmesi dönemi 3. Dünya Savaşı boyutlarına gelmiş durumda. Çatışmaların coğrafi ve askeri olarak yayıldığı alan ile ortaya çıkardığı sonuçların seyri, ivmenin giderek arttığını da göstermekte. Yugoslavya’nın parçalanmasında olduğu gibi, Avrupa’nın içinde ama görece sınırında yaşanan savaşlar Afrika’ya, Filistin coğrafyasından bütün Ortadoğu’ya yayılım gösteriyor.
Arap Baharı olarak isimlendirilen yeniden yapılandırma savaşlarıyla Libya, Suriye, Tunus, kısmen Mısır elden geçirilirken, derinleşen iç savaşların daha da yoksullaştırdığı Sahraaltı Afrika’da süreç karanlıklardan karanlık beğen düzleminde ilerliyor. Hamas, Hizbullah, Husiler gibi devlet ötesi yapıların da gerek kendi hesaplarına, gerekse vekaleten dahil oldukları savaşlar, savaşların haklı savaş, haksız savaş gibi değerlendirme düzlemlerinin bulanıklaştığı, hatta yok olduğu, çıplak gücün biricik belirleyici olduğu koşullarda tutum almayı da zorlaştıran unsurlar olarak belirginleşiyor. Örneğin, dünyanın bütün güçlerinin dahil olarak Avrupa’nın göbeğinde tutuşturdukları savaşı Rusya’nın saldırganlığı olarak görmek de mümkün, Ukrayna’nın neonazi kışkırtıcılığına bir yanıt olarak görmek de mümkün. NATO’nun ve Batı emperyalizminin Rusya’yı ve Çin’i sıkıştırma hamlesinin bir parçası olarak değerlendirirken, Rusya ve Çin’in insanlık adına neyi temsil ettiğine bakınca pek çok şeyin berrak olmadığı görülüyor.
Son otuz kırk yıldır yaşanan gelişmeler, her türlü öngörünün yeni bir gelişme tarafından anlamsız kılındığını, kaosun her an kendini aşarak yeni bir kaosa yol açtığını gösteriyor. Sovyetler Birliği’nin dağılması, Irak’ın Kuveyt işgali, 11 Eylül 2001 El Kaide saldırıları da çok açık olarak gösterdiği durum şu: Büyük sonuçlar üreten büyük krizleri yönetme gücü ve kapasitesi olanlar sürece vaziyet edebiliyorlar. Bunu Hamas ve bazı Filistin direniş örgütlerinin 7 Ekim 2024 tarihinde İsrail’e yönelik olarak gerçekleştirdikleri askeri harekât sonrasındaki süreç bir kez daha ve bütün açıklığıyla ortaya koydu.
İsrail bu harekâtın ardından, halkta oluşan şaşkınlığı birkaç gün içinde yönetilebilir bir noktaya getirmekle kalmadı, şaşkınlık ve korkuyu büyük soykırım hamlesinin ve tarihin en pervasız saldırganlığının kaldıracı, motivasyon kaynağı durumuna getirdi. Bunu yaparken de kurulduğu 1948 tarihinden bugüne, hiçbir zaman bulamadığı uluslararası desteği arkasında buldu. Filistinlilerse, tarihte hiç olmadığı kadar yalnız, görünmez ve hatta insan dışı varlık derekesine indirilerek bir imha edilme sürecine tabi kılındılar. Bu süreçte gerçekleşen Suriye’de Esat rejiminin çökmesiyle bağlaşıkları olan İran’ın, Hizbullah’ın, Rusya’nın önemli ölçüde mevzi kaybetmesi, bu çerçevede bölgedeki ve özellikle Suriye’deki Kürtlere yönelik politikalarda müesses nizamın ve özellikle Türkiye’nin mesafe kaydetmesi, Ukrayna savaşının bir ölçüde sakinlemesi ama Kafkasya’da Karabağ üzerindeki Ermenistan Azerbaycan savaşının Ermenistan aleyhine sonuçlanması kritik önemde olsa da asıl belirleyenin ABD-İsrail ekseninde uluslararası bir konsensüsle yürüyün süreç olduğu da açıktır.
Hamas’ın saldırısıyla başlayıp İsrail’in ABD desteği ve uluslararası konsensüs ile hızla bölgenin tümüne karşı geliştirdiği savaş, ağır bombardımanlarla Hizbullah önderliğinin öldürülmesi ve Lübnan’ın bir kısmının işgaliyle boyutlanmakta. Buna paralel olarak, Yemen’deki Husileri etkisizleştirerek bütün Yemen’i ve dolayısıyla Kızıldeniz geçişlerini kontrol altına almanın yanında, İran’ın dalını kolunu biraz daha kırıp etkisizleştirmek üzerinden derinleştirilen savaşa 13-24 Haziran 2025 arasında, 12 gün boyunca İran’ın bombalanmasıyla bir kademe daha ilerledi. Kayıtlara 12 gün savaşı olarak geçse de, açık bir emperyalist saldırganlık olan bu bombardımanlar ve katliamlar dizisinden 8 ay kadar sonra ABD ve İsrail tarafından İran’a yönelik yeni ve daha kapsamlı bir saldırı ve savaş dalgası başlatıldı. İsrail-ABD’nin başlattığı kapsamlı savaş, Irak, Lübnan ve ABD yanlısı Körfez ülkelerinin neredeyse tümünü içine almış durumdadır.
Bu sürecin öne çıkan bir başka ana unsuru da 1648 Vestfalya Anlaşması ile kurulmaya başlanan ve Birleşmiş Milletler Sözleşmeleriyle uluslararası/devletlerarası ilişkilerin esasını oluşturduğu sistemin hızla çöküşe geçmesi, sistemi koruyan ve sürekliliğini sağlayan kurumların, anlaşmaların önemli ölçüde boşa düşmesidir.
ABD/Trump’ın, ABD’nin Amerika Kıtasına yönelik politikalarının eksenini oluşturan Monroe Doktrini’nin yerine kendi adıyla Donreo Doktrini ilan ettim demesinin bir megalomanın şımarıklığı olmadığını Venezüella’ya karşı yürütülen abluka ve askeri hareketle Maduro’nun kaçırılarak yeni bir sömürge bağımlılığı ilişkisi içinde ülkeye el konulması göstermektedir. Aynı yaklaşım doğrultusunda Küba’yı abluka ve tehdit, 51. Eyalet olarak Kanada’ya el koyma hevesi olarak da açığa çıkmaktadır. Danimarka’nın Grönland’ı ABD’ye bırakın demesi, Gazze’ye el koyup tatil köyü yapma planları bir dengesizliğin açığa çıkışından öte, dengesi bozulmuş dünyada sınırları ve talepleri belirginleştirme olarak görülebilir.
Dolayısıyla bugün yaşananlara bölgesel, lokal savaşlar olarak yaklaşmak ve öyle değerlendirmek yetersiz kalmaktadır. Geldiğimiz aşamada özellikle ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş tüm Körfezi, Hürmüz Boğazı’nı, Kızıldeniz’i, Lübnan’ı kapsamasıyla zaten yeterince geniş bir alanda sürmektedir. Bunun yanında, enerji ve petrokimya başta olmak üzere her türlü tedarik zincirine etkisiyle, ürettiği ekolojik felaketleri, okullar, su arıtma tesisleri, yollar, İsrail’in çokça yaptığı gibi, hastaneler gibi insani varoluşun temel girdilerinin hedef haline getirilmesi, bunların artık sorgulanmaması, yaşanan çöküşün şiddetini ortaya koyuyor. Bütün bunlar dünyanın yakın geleceğine dair öngörülerin de bulanıklaşmasına yol açıyor. Kaçınılmaz olarak krizin uzun sürmesi durumunda açığa çıkacak olasılıklara dair değerlendirmeler de karamsar oluyor.
Bu çöküş ortamında ABD-İsrail ekseninin arkasında görünen konsensüsün giderek zayıfladığı, ancak alternatifler üretilemediği için sürdürülmeye çalışıldığı görünüyor. Yeni güç odaklarının henüz ağırlıklarını koyamadıkları ne kadar açıksa, ABD-İsrail ikilisinin arkasındaki konsensüsün de giderek zayıfladığı o kadar açık. Uluslararası sistem yıkılırken yıkıyor sanki, ama ufukta da yeniden yapıma dair bir şey görünmüyor.
İsrail-ABD’nin İran’a karşı başlattığı savaşın hemen sonuçlanması halinde bile yarattığı olumsuzlukların giderilmesinin yıllar alacağı belirtiliyor. Öncelikle ABD’nin savaş öncesi kabul edilen hegemonyasının sarsıldığı görüldü. ABD, İsrail ve Körfez monarşileri dışında, AB ülkeleri başta olmak üzere dünyanın büyük kısmından açık destek alamadığı gibi meşruiyetini yitirdi. Bu kez kendi çıkarlarını genelin çıkarı gibi kabul ettiremedi. Sessiz onay açık güçsüzlükten kaynaklanıyor.
Yarattığı savaş, saldırı, şiddet kapasitesiyle ABD şimdilik en büyük askeri güç konumunu koruyor. Fakat istediği sonucu alamıyor. Afganistan’ı bırakıp çıktı, Irak savaşı Saddam’ın sonu oldu ama ABD’nin istediği sonuçların neredeyse tersi durumlar ortaya çıktı. ABD askeri saldırılarıyla karşı hedefi dağıtsa bile istediği, hedeflediği düzeni kuramıyor. Kaos, kriz, savaş hali devam ediyor. Sömürü ve çıkarını bir ölçüde yürütse de, ABD hegemonyası aşınmış durumda. İran’a karşı yürütülen savaşın ne kadar süreceği ve etkileri belirsiz durumda ve ABD’nin bu sürecin sonuçlarını kontrol edebileceğine dair de kuşkular giderek artıyor.
Kapitalizm/emperyalizmin en hoyrat dönemini yaşıyoruz. Eski kurum ve kurallar geçerliliğini yitirirken güç/sermaye kesin belirleyici duruma geliyor. Politikalar çıplak ve en kaba haliyle ifade edilirken, ‘nükleer’ bomba başta olmak üzere büyük yıkımlara yol açacak olan her türlü şiddet aracının kullanılması olasılık dahilinde. Nasıl engellenebileceği konusunda şimdilik yanıt yok.
Savaştaki, özellikle saldırı altındaki ülkelerin toplumlarda moral, motivasyon, destek, rıza, onay genellikle güçlü değil. ABD içinde Trump’a ve savaşa karşı bir tepki, muhalefet var. Hatta iktidar yapısı ve partisi içinde bile karşı tepkiler yaşanıyor. Toplumları savaşa ikna edecek, mevzie sokacak, ölümü kabullendirecek politikalar, ruhsal durum, moral, motivasyon yok. Asgari sayıda asker/insanın dahil olduğu savaş daha çok uçak, füze, İHA-SİHA, top, bomba ve teknolojik araç-gereçler üzerinden yürütülmekte. Yapay zeka, robotlar ve yeni teknolojinin denenmesi, kullanılması bir buluş, icat heyecanı ile basına sızdırılıp en korkunç silahlar sanki bir mutfak aleti gibi anlatılıyor.
Trump’ın 7 Nisan 2026 günü İran’a yönelik olarak sarf ettiği "Bu gece koca bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri gelmeyecek" sözleri, bütün yaşam olanaklarını, enerji, su kaynaklarını, kentleri, doğayı tahrip ederek, ekonomiyi çökerterek gerçekleşiyor. İnsani, ahlaki, etik, estetik kaygılar tümüyle bir kenara bırakılmış durumda.
Petrol rezervlerinin elli yıllık ömrü kaldığı, farklı enerji kaynaklarına yönelmek gerektiği, otomobil sanayinde elektrikli araçlara geçiş, fosil yakıtlardan, nükleer reaktörlerden vazgeçip yenilenebilir enerjiye doğru bir dönüşüm hedefleniyordu. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısıyla başlayan, İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik savaşlarıyla ilerleyen süreçte sessizce fosil yakıta dönüş gerçekleşti. İklim değişikliği, karbon salınımı, yenilenebilir enerji kaynakları gibi konular büyük oranda bir kenara bırakıldı.
3. Dünya Savaşı bir süre daha bu karakterde sürecek gibi. Maddi ve manevi bütün olanakların seferber edildiği, toplumların sahiplendiği savaşların koşulları henüz ortaya çıkmış değil. Sermaye, egemen güçler/oligarşi devlete/iktidara sahip olsalar bile, kendi politikalarını toplumun ortak politikaları gibi benimsetecek durumda değiller. Sermayeye, devlete, her türlü ideolojik aygıta, propaganda araçlarına sahip olsalar da hoyrat, çıplak çıkarlarına ve hedeflerine şimdilik toplumsal onay/rıza üretmeleri olası görünmüyor.
Dünya ekonomisinin enflasyondan stagflasyona dönüşme olasılığı güçlü görünüyor. Görünürde gelecekte kapitalizmin krizi derinleşecek, kaos, savaş, belirsizlikler artacak gibi. İnsan yaşamıyla ölçülmesini bir yana bırakırsak, belirsizliklerin, kriz ve kaosun aşılması, 21. yy. Siyasal toplumsal mücadelelerinin ve yapılanmalarının ortaya çıkışıyla mümkün olacak ve bu da zaman alacak gibi görünüyor.
Bu zaman boyunca, hemen şimdi ve bulunulan noktadan yükseltilecek barış talebi hem bugünün insani ahlaki çöküşüne karşı bariyer hem de daha özgür bir dünyanın kurulma dinamiklerinin açığa çıkışına katkıda bulunacaktır. Bunu da bir sonraki yazıya konu yapalım.




Yorumlar