Savaş, Torunlar ve Orta Sınıflaşma..Aykan Sever
- bcacikgoz
- 30 Ara 2025
- 4 dakikada okunur


Savaş, torunlar ve orta sınıflaşma...
İçinde bulunduğumuz mevcut yeniden paylaşım süreci post-modern karakteri gereği her şeyi önemli ölçüde belirsizliğin dahiline sokarak kendini kültürel ve düşünsel iklimini de büyütüyor. Savaş zihinlere de hükmediyor. Bu zeminde politika giderek daha fazla sıradanın temsiline dönüşürken "herhangi bir siyasi ve ideolojik bağlam olmadan" iddiasıyla piyasada arzı endam edenler ise efendiye suflörlük yapma gayretindeler. Nihayetinde her topal atın bir kör alıcısı vardır hesabıyla hokkabazlık yarışındalar. Orta sınıf rezilliğini ideolojilerden bağımsız konuşmak diye pazarlarken aslında sınıflarının çürüyen diline teslim oluyorlar ve mevcut Savaş'ın gıy gıy yapan sıradan bir enstrümanı olmaktan öte gitmiyorlar. Sadece ve sadece olanı meşrulaştırma çabasına geviş getirerek katılıyorlar.
Kalıcı barış mümkün mü?
3. Dünya Savaşı'nın sıcak çatışma halinde cereyan ettiği cephelerden Ukrayna'da "barış" bugünlerde daha fazla konuşulur hale geldi. Böyle bir barış özellikle Trump rejiminin tercihleri arasında yer aldığı ve menfaatine uyduğu için güçlü bir olasılık. Trump, Ukrayna Savaşı'nın başlamasıyla ilgili Biden yönetimini suçlayarak hem bir itirafta bulunmuş oldu hem de kendince sorumluluklarını bir kenara attı. Ukrayna'dan yapılan değerli mineraller antlaşmasıyla alabileceğinin çoğunu aldı. Çatışma sayesinde Amerikan sermaye kesimleri özellikle silah sanayi rekor karlarlar elde etti. Avrupa yeniden önemli ölçüde hegemonya altına alındı ve sömürgeleştirilmeye çalışılıyor. Trump Grönland'ı da koparırsa hiç şaşırtıcı olmaz. Başka jeo-stratejik hesapların paralelinde sıra Rusya topraklarının Amerikan sermayesinin yağmasına açılmasına geldi. Böyle bir bir "barış" elbette Trump için yeme de yanında yat kıvamında olmalı. Ancak bu hikayenin Ukrayna'yı, Avrupa'yı ve Rusya'yı ne kadar tatmin edeceği ise şüpheli. Sadece yöneticileri kastetmiyorum, halklar açısından da büyük açmazlar söz konusu. Her ne kadar Avrupa halkları genel olarak apolitikleştirildiyse ; egemenler tarafından boşluğu doldurmak ve kendi sorunlarının çözümü için neo-faşizm destekleniyorsa da özellikle artan yoksulluk ve ayrımcılık kaçınılmaz olarak farklı arayışları zorlayacaktır. Burada elbette diyalektiğin toplumlara ait önemli ölçüde yumuşatılamaz bir doğası olduğunu da hatırlamakta yarar var. Aksi yönde telkinlerde bulunan politikacıların varlığı alabildiğine sıradan olan bu çatışmayı sadece bir süreliğine erteleyebilir.
Baştaki soruya dönecek olursak Ukrayna cephesinde bir Trump-Putin barışı elbette mümkün. Ancak 3. Dünya Savaşı'nın dinamikleri bu "barış"ın ne kadar kalıcı olabileceğini tayin edecektir. Zira Savaş yerellerdeki uzlaşmanın kalıcılığına ancak sorunlarla ilgili köklü çözümler olduğu takdirde boyun eğebilir. Fakat böyle bir olasılığa bugün -buna Batı Asya'nın tamamı da dahil-paylaşım savaşının orta evrelerinde olmanız sebebiyle imkan yok. Yeni bir "düzen" şekillense dahi bu kendini yıkacak dinamikleri de beraberinde taşıyor. Örneğin çokça dillere pelesenk edilen İsrail önderliğinde bölgesel hegemonya ya da TC-İsrail ortaklığında (her iki durumda ABD destekli) bir bölgesel şekillenmenin kalıcı olma şansı yok. Zira son kertede kapitalizmin rekabete dayalı yaklaşımı buna izin vermezken ; olası hegemonyanın ideolojik çerçevesinin de bölge halkları için bir şey ifade etme kudreti ise zayıf olacaktır. Baskı bir çare olabilir mi? Bir yere kadar. Nitekim "DAİŞ'e karşı koalisyon"un politikalarının ne kadar DAİŞ karşıtı olduğu ve başarılı oldukları da tartışma konusudur. Zira çözüm olarak DAİŞ'in bir başka versiyonu Colani ve HTŞ'yi Şam'da iktidara taşıdılar; bunu yaparken aslında DAİŞ ideolojisini olumlamış ve ona boyun eğmiş olmadılar mı? Trump rejimi Colani'yle ilgili kukla yaratma hayalleri kuruyor ancak iş nihayetinde hayaller ve gerçeklerin yarattığı anaforda boğulup yeni çatışmaların önünü açacaktır. Çünkü orda halkların ortaklaşa yaşamını örgütleyip demokratik bir tarzda yapılandırılmadığı takdirde her tür "çözüm" ya yıkılacaktır ya da yeniden baskı ve kölelikler üretecektir. Elbette diğer bir seçenek daha var, Savaş'ın yarattığı süreklileşmiş kaos ve şiddet...
Abdülhamit'in torunları
TC'nin bağımsız olduğuyla ilgili fantezilere yer vererek bu bölümü bitirelim. Trump iktidarı öncesi Türkiye'deki rejimin ABD'den belli bir özerkliği vardı, halen kısmen bunu koruyor ancak bölgenin geleceğiyle ilgili rejim artık tek başına adım atamayacağının farkında ve emperyalist arzularını bütünüyle bir kenara atamasa da Amerika'nın gölgesine sığınmak için çabalayıp duruyor. TC/rejim ekonomik ve askeri açılardan çeşitli zayıflıklar barındırıyor ve bunları tek başına çözemez. Rusya-ABD yakınlığı mutlak olmasa da artık TC'nin arada dans edebileceği büyüklükte bir boşluk yok. İktidardaki çete ise halk tarafından benimsenmediğinin, ayakları kaydığında bir kaşık suda boğacak çok sayıda gücün kendilerini beklediğinin farkında. Ayrıca İsrail'le oyun oynamanın zor olduğunu bizden daha iyi bildiklerine eminim. Ancak bütün bunlar olurken muhalif görünümlü aydınlar dahi "devletin bekası ne olacak" diye dertlenmekten öte gidemiyor. Bu bence oligarşiyle organik bağı olan ve 2. Abdülhamit'le aynı zihinsel soy ağacından olanlar için "normal". Onların 12 Eylül paşalarının verdiği vaazlara benzer bir biçimde "ne sağcıyız ne solcu futbolcuyuz futbolcu..." türünden zırvalara sarılmaları da normal ! TC'nin gücü biraz da devletin geleceğiyle ilgili mazoşist paranoyaları zihinlere adeta genetik yapının doğal bir parçası gibi nakş edebilme ve dolayısıyla bunun da aracılığıyla hükmedebilme olanağından geliyor,
Sandık yoluyla açık işgal !
Geçtiğimiz hafta Trump rejiminin doğrudan müdahale ettiği Honduras seçimlerinin sonuçları açıklandı. Elbette Trump'ın desteklediği aday Asfura az bir farkla kazandı (!) (Bu arada TC'nin riyakar yayın organı AA, Asfura Filistin kökenli diye göbek attı ancak ana rakibi Nasralla da öyleydi. Asfura ayrıca el mecbur İsrail'in yanında duracak, tıpkı Erdoğan'ın fiiliyattaki hali gibi.) Asıl meseleye dönecek olursak Honduras'ta ABD seçimlere açıktan müdahale etti ve sandık sonuçlarını değiştirdi. Buna ciddi bir karşı çıkış olmazsa önüne gelen yerde aynısını yapacaktır. Sandık yoluyla açık işgal!
Şili: solun orta sınıflaşması
Şili'de maalesef yüzümüzü güldürecek bir sürpriz gerçekleşmedi. Neo-faşist Kast devlet başkanlığı seçimlerini yüzde 16 farkla kazandı. Elbette bu hezimetin tek bir nedeni yok ancak ana sorumlu elindeki iktidar olanaklarını değişim için değil devlete itaat için kullanan Boric yönetimidir. Bugün örneğin Boric'in iktidara geldiğinde söz verdiği öz yönetime dayalı bir Şili'de yaşıyor olsaydık Kast'tan daha az korkardık. Ancak o başka bir yolu seçti : devrimcilik yerine düzene uymayı. Boric elbette bir simge, sokakta mücadeleden siyaset elitine dahil olmanın sembolü ve onun karşılığı ödenen diyetin. Ayrıca tıpkı Arjantin'deki bir kısım sol gibi meselenin ciddiyetinden uzak, alınan sol oylarla böbürlenerek demokrasi şöleninden bahsedecek kadar ahmaklaşmış bir aklı temsil ediyor.
Yükselen neo-faşizm tehlikesinin dinamiklerini anlamaya çalışmayan, ciddiyetten uzak, hurafeleri gerçek diye benimseyen ve bunu satan akıl ne sadece Arjantin'e ne de Şili'ye has. Esasen soldaki orta sınıflaşmanın eseri. Giderek alt sınıflar ve kesimlerden kopan zihniyet, doğal olarak kendi varoluşunu koruma refleksiyle düşünüyor ve siyaset yapıyor. Kapitalizmin bugünkü dinamikleri çoğu kesimi prekaryalaşmaya zorluyor. Yani uçurum büyük. Bunun sonucu mevcudu nasıl koruruz sorusu çoğu insana meşru geliyor. Yeni dinamiklerle ortaklaşarak başka bir yaşamın kurulabilme olasılığı ise bir belirsizlik, risk ve tehlike olarak görülüyor.
Bugün egemenlerin bizim için kurguladığı içinden çıkılmaz gibi görünen bu fasit dairenin en zayıf yanı umudu barındırmaması. O yüzden insanlığın sandıktan çok, yeni yaşanabilir hayallere, düşlere ihtiyacı var...




Yorumlar