Savaş, seçim ve özgürlük -- Aykan Sever
- 14 Nis
- 4 dakikada okunur

Savaş, seçim ve özgürlük
Post-modern karakterli yeniden paylaşım savaşının dinamikleri, dünyayı her geçen gün sağın çeşitli biçimlerinin hegemonyasına daha fazla mahkum ederken; insanlığın ve doğanın bir geleceği olacaksa buna dair hayal kurmayı dahi olanaksız hale getiren bir girdab yaratıyor. Halkların, Savaş ve onun yarattığı olumsuzluklara karşı değişim isteği manipüle ediliyor, kapitalizmin çürümüşlüğüne mahkum ediliyor. Hem de bu durumu demokrasi, seçim türünden geçmiş anlamlarından bir hayli uzaklaşmış, içi boşalmış kavramlar etrafında şekillendiriyor.
Bugün dünyayı değerlendirirken, anlamaya çalışırken birçok kavramı artık tırnak içine almak zorundayız. 2. Dünya Savaşı sonrası şekillenen dünya hızla değişiyor, o zaman biçimlenen düşünsel çerçeveler de sorgulanmak zorunda ve fiiliyatta birçoğu işlevsiz hale geliyor. Ancak en temel bazı ayrımlar sürüyor. Örneğin, savaşı mı savunuyorsunuz, barışı mı? Bugün mevcut 3. Dünya Savaşı'nın ideolojik çerçevesi olan GÜÇ dinine tapan çok sayıda "aydın" mevcut. Binlerce kilometre öteden başkalarının ölmesi ve kendilerinin onların adına masaya oturabilmek için savaş çığırtkanlığı yapıyorlar. Bu alçaklığı yapanları elbette yine alçak olarak anmaya devam edeceğiz…
Macaristan'da Orban "kaybetti"
Macaristan'da 16 yıldır hüküm süren ırkçı, ülkeyi iliğine kadar sömüren, birçok genç insanın başka yerlere göç etmesine sebep olan politikalar uygulayan Putin ve Trump'ın desteklediği Orbán liderliğindeki Fidesz Partisi bu hafta sonu yapılan seçimlerden büyük bir hezimetle çıktı. Ancak kim kazandı, gerçekte kim kaybetti, burası biraz belirsiz.
Macarlar 1956 isyanı sonrası baskıyla şekillendirilen apolitiklikten henüz sıyrılmış değiller. Maalesef değişim dönüşüm dinamikleri demokratik süreçler sonucu şekillenmedi. Buna Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrası "demokrasiye geçiş" süreci de dahil. Orban 2010'da yeniden iktidara geldiğinde Erdoğanvari uygulayacağı politikaları, yani ırkçılık-ayrımcılık ve baskıya, yağma kapitalizminin eşlik edeceğini daha ilk üç ayda göstermişti. En azından benim "Seçimlerden Sonra Macaristan" başlıklı Birgün Gazetesi'nde o tarihlerde yayınlanan yazımda bu duruma işaret ediliyordu. Ancak Macaristan'da okumuş yazmış kesimin dahi çok yakın zamana kadar bir dikta rejimi altında yaşadıklarını fark etmediklerini de gördük. Hatta yeni yapılan değerlendirmelerde Orban'ın "kötülüklerinin" 2015 sonrası başladığını söyleyen ideolojik körlükle donanmış "uzmanlar" bile var. Bu durum apolitikliğin yanı sıra hiç ya da kısmen tecrübe edilmiş demokrasi deneyiminin kıtlığına bağlı olsa gerek. Sovyetler Birliği yönetimi tarafından yürütülen 1956'daki cezalandırma sonrası filizlenebilecek demokratik öğeleri de tırpalanma ve ket vurmada belirleyici önemde bir darbeydi. Aynı zamanda bu süreçte hüküm süren diktanın geleceğe, sosyalizme dair umudu çürütmekten başka bir şeye yaramadığı görülüyor.
Bugüne gelecek olursak, Macaristan gelişmiş bir sanayi altyapısı olsa da uzun zamandır ciddi bir endüstriyel üretimden yoksun. AB'ye ihracatın temel alındığı üretim sektörlerinde var olan sınırlı yatırımlar ilaç, otomotiv, makine, pil vb. alanlarda, bunların da çoğu yabancı sermayeye ait ve doğaya, insana zarar vermekten başka bir şeye yaramıyor. Ülke tarım alanında gelişmiş olmasına rağmen, gerek işgücü açığı gerekse iklim krizinden olumsuz etkilenmeler sonucu son yıllarda bu konuda da eskisine nazaran zayıflıyor. Orban döneminde şekillendirilen -Türkiye'dekine benzer bir biçimde- inşaat sektörü, kısmen turizm üzerine kurulu yağma rejimi Orban ve yakın çevresini zengin ederken, ülkemizdeki diktatörlükle bağlantılı bazı sermaye çevreleri de gönendi. Tıpkı bizdeki beşli çete gibi, Orban rejiminin yarattığı lümpen burjuvazi de sefil bir gösteriş içinde oldu. Orban'ın kendisi de Buda Kalesi'ndeki tarihi bir binayı kendine saray yaptı. Macaristan'ın 1. Dünya Savaşı öncesi topraklarına gözünü dikiyormuş gibi yapıp halkını "Büyük Macaristan" hayalleriyle avuttu. Velhasılı kelam, Erdoğan'dan bu tür pratiklerin yabancısı değilsiniz, gerisini bizdeki TC rejime bakarak hayal edebilirsiniz.
Geçen yıllarda ortada başarı namına sergilenen pek bir şey olmadı; mesela, yapılan onca stada rağmen futbol yerinde saydı. Yoksulluk, iş gücü açığı hep olmasına rağmen işsizlik arttı, hastaneler işlemez oldu. Genç, eğitimli nüfus göç etti; kendilerine ne ekonomik ne de sosyal olarak ülkede gelecek göremediler. Göçmen düşmanlığıyla ayakta tutulan Macar milliyetçiliği bir yere kadar iş gördü. Somut hoşnutsuzlukların karşısına çare olarak çıkamadı. Bu zemini soldan yana değerlendirecek herhangi bir hareket veya parti maalesef bu süreçte şekillenmedi. Onun yerine, Peter Magyar isimli Orban'ın partisi Fidesz'den ideolojik olarak değil, daha çok komplovari hikâyelerin bir parçası olarak kopan bir kişi, toplumsal öfkeyi, kimi devlet ya da sermaye çevrelerinin desteğiyle kendi etrafında toplayıp, örgütleyip yönlendirerek iktidara taşıdı. Seçim sürecinde ülkeyi karış karış gezdi. Son iki yılda şekillenen Magyar'ın partisi Tisza adeta tek adam partisi. Örneğin, Magyar kendisi dışında kimsenin basına konuşmasına izin vermiyor. Aslında "haklı" zira ortada ne doğru düzgün politik program var ne de onun etrafında birleşmiş kadrolar. Magyar'ın yardımcısı ise bir Protestan rahip. Bugünkü durum, Orban gitsin de ne olursa olsun diye kalabalığın talebini karşılasa da, uzun vadede ne demokratikleşme için ne de ülkenin içinde bulunduğu açmazları çözmek için umut vadediyor. Ekonomi için umut bağlanan şey AB'nin dondurduğu yardımlar. Ötesine ilişkin bir tasarı, öneri var mı, bilinmiyor. Ekonomi ve bürokrasi halen Orban'ın elinde.
Bu arada, P. Magyar politik pratik olarak şu ana kadar Avrupa Parlamentosu'nda ya Orban'ın yanında durdu ya da sessiz kaldı. İçeride de Fidesz'i destekledi. Örneğin, Budapeşte belediye yönetiminde bulunan sosyal demokrat diye niteleyebileceğimiz Gergely Karácsony'nin yapmaya çalıştığı işleri engellemek için Fidesz'le birlikte davrandılar.
Yine de iyimser olmakta yarar var. En azından Macaristan'da yeni bir şeyler olma olasılığı belirdi. Mesela Tisza'nın bir tepki partisi olması (araya muhtemelen demokratik düşünceleri olan parlamenterlerin de dahil olmasını sağlamıştır diye varsayarak) yeni arayışların yasama düzeyinde önünü açabilir. AB'nin genel anlamda geleceğe dönük bir alternatif olma olasılığı 3. Dünya Savaşı koşullarında bir hayli aşınsa da, yine de kurumsal varlığının belli ölçülerde Macaristan'a pozitif etkisi olabilir.
Ancak asıl olarak Macaristan'ın (tıpkı Türkiye ve ABD'nin ya da dünyanın başka coğrafyalarının da olduğu gibi) aşağıdan devrimci-demokratik bir halk hareketine ihtiyacı var. Kim olursa olsun, bir ülkenin geleceği politikacıların dudakları arasından çıkacak sözlere emanet edilemez.
Yazı biraz fazla uzadığı için Macaristan tartışmasına başka bir yazıda da devam ederiz. Ayrıca Peru seçimlerine de girmiyorum, ancak yazının başlangıcında da bahsettiğim üzere Savaş'ın aklı ve hâkim oligarşiler dünyanın geleceğini kendi siyasal ufuklarına mahkûm etmek istiyorlar. Bu da Orban mı, Magyar mı, Erdoğan mı, Kılıçdaroğlu/İmamoğlu mu, Trump mı, Vance mı köleliğinden, çaresizliğinden ibaret. Özgürlükse ucu kör olan bu denklemlere itiraz ettiğimizde başlayabilecek bir şey...




Yorumlar