top of page

Prosfygika’da Ölüm Orucunun 100. Günü Vesilesiyle: Prosfygika’dan EAM-ELAS’a Anadolu Mültecileri, Yunan Komünist Hareketi ve Devrimci Arzunun Dolaşımı--Yücel Tekin

  • 15 May
  • 15 dakikada okunur


Bugün Atina’daki Prosfygika’da (Προσφυγικά / “Mülteci Evleri”) yaşanan açlık grevleri, ölüm oruçları ve tahliye karşıtı direniş, yalnızca güncel bir barınma mücadelesi değildir. Bu alan, yaklaşık yüz yıllık bir mültecilik, yersizyurtsuzlaşma, anti-faşist direniş, kolektif özsavunma ve devrimci hafıza tarihinin düğümlendiği tarihsel bir yoğunlaşma noktasıdır.

Alexandras Bulvarı üzerindeki Prosfygika blokları, 1933–1935 yılları arasında Anadolu’dan gelen Rum mübadiller için inşa edildi. Başlangıçta devletin iskân, denetim ve nüfusu düzenleme politikalarının parçası olarak tasarlanan bu bloklar, tarihsel süreç içerisinde tam tersine dönüştü. Devletin disipline etmek için kurduğu mekân, zamanla komünist örgütlenmenin, anti-faşist direnişin, göçmen dayanışmasının, squat kültürünün, kolektif yaşam deneyimlerinin ve mahalle özsavunmasının merkezlerinden biri haline geldi.

1944 Aralık Olayları sırasında, yani Dekemvriana’da (Δεκεμβριανά), ELAS (Ελληνικός Λαϊκός Απελευθερωτικός Στρατός / Ellinikós Laïkós Apeleftherotikós Stratós / Yunan Halk Kurtuluş Ordusu) savaşçıları burada İngiliz birliklerine ve Yunan devlet güçlerine karşı direndi. Menelaos Charalambidis’in Atina direnişi ve Dekemvriana üzerine çalışmaları, özellikle mülteci mahallelerinin Nazi işgaline ve sonrasında İngiliz destekli devlet güçlerine karşı direnişte oynadığı kritik role dikkat çeker. Bu mahalleler yalnızca barınma alanları değil; işgal koşullarında alternatif toplumsal örgütlenmenin, dayanışmanın, yeraltı ağlarının ve kolektif özsavunmanın laboratuvarlarıydı.

Bugün aynı alan yeniden tahliye, polis baskısı ve “kentsel dönüşüm” politikalarıyla karşı karşıya. Prosfygika topluluğu, bu tehdide karşı yalnızca hukuki ya da sembolik bir itiraz geliştirmemekte; yaşam alanını, hafızasını ve kolektif varoluşunu savunan doğrudan bir direniş hattı kurmaktadır. Bu direnişin en çarpıcı biçimlerinden biri açlık grevleri ve ölüm oruçları olmuştur.

Aristotelis Chantzis, 5 Şubat 2026’da ölümüne açlık grevine başladı. 15 Mayıs 2026 itibariyle açlık grevinin 100. günündeydi. Suzon Doppagne ise 1 Mayıs 2026’da aynı mücadeleye katıldı; 15 Mayıs 2026 itibariyle açlık grevinin 14. günündeydi. 16 Mayıs çağrılarında Aristotelis’in 101., Suzon’un ise 15. gününde olacağı özellikle vurgulanmıştır.

Açlık grevcilerinin talepleri yalnızca “konut hakkı” ile sınırlı değildir. Talepler, Prosfygika’nın tahliye edilmemesi, mevcut sakinlerin yerinde kalması, tarihsel hafızanın korunması, topluluğun kendi kolektif restorasyon hakkının tanınması ve özörgütlenme modelinin kriminalize edilmemesi etrafında şekillenmektedir. Prosfygika topluluğu bu mücadeleyi, yıllar içinde kurulmuş özörgütlenme, öz yeterlilik, yatay karar alma, müşterek yaşam ve doğrudan demokrasi deneyiminin savunusu olarak tanımlamaktadır.

Suzon Doppagne’ın kardeşi Antonin Doppagne’ın Belçika’dan Yunanistan’a gelerek Parlamento önünde yaptığı açıklama, bu direnişin uluslararası boyutunu görünür kılmıştır. Antonin Doppagne, Yunan hükümetine açlık grevcilerinin ve Prosfygika topluluğunun taleplerini kabul etme çağrısında bulunmuş; Uluslararası Af Örgütü’nün insan hakları ihlallerine ilişkin açıklamalarına atıf yaparak, Prosfygika’da yaşananların yalnızca yerel bir idari mesele değil, temel haklar sorunu olduğunu vurgulamıştır.

Antonin Doppagne’ın açıklamasına göre Belçika’daki köylerinde yaşayan aile üyeleri, arkadaşları ve komşularından oluşan yaklaşık 15 kişilik bir dayanışma grubu da 15 Mayıs itibariyle dönüşümlü üç günlük destek açlık grevlerine başlamıştır. Antonin Doppagne’ın kendisi de aynı tarihte Atina’da üç günlük destek açlık grevine katılmıştır. Böylece Prosfygika’daki direniş, yalnızca Atina’daki yerel bir mahalle mücadelesi olmaktan çıkarak, Avrupa’daki göçmen dayanışması, barınma hakkı, squat hareketleri, müşterek yaşam pratikleri ve anti-otoriter mekân mücadeleleriyle bağlanan ulusötesi bir hatta dönüşmektedir.

Bu nedenle Prosfygika’da yaşananlar, yalnızca bir “konut hakkı” meselesi olarak değil; modern devletin mekânı denetleme, nüfusu sınıflandırma, yaşamı disipline etme ve hafızayı yönetme biçimleri ile kolektif özörgütlenme arasındaki tarihsel çatışma olarak okunmalıdır. Prosfygika burada yalnızca savunulan bir mahalle değil; devletin mülkiyet rejimine, polis şiddetine, sınır mantığına, kentsel tahakküme ve neoliberal yeniden metalaştırma politikalarına karşı gelişen müşterek bir yaşam deneyidir.


Yersizyurtsuzlaşma: Mübadele, Kopuş ve Sınıfsal Çözülme


Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin deterritorialization, yani yersizyurtsuzlaşma kavramı, 1922 sonrası mültecilik deneyimini anlamak açısından son derece açıklayıcıdır. Burada yersizyurtsuzlaşma yalnızca insanların bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya zorla taşınması anlamına gelmez. Daha derin anlamıyla, insanların içinde yaşadıkları toplumsal ilişkilerden, üretim biçimlerinden, komşuluk ağlarından, dilsel çevrelerinden, gündelik ritüellerinden ve sınıfsal konumlarından koparılmasıdır.

Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi bu anlamda yalnızca bir nüfus transferi değildi. Aynı zamanda hafızanın, dilin, gündelik hayatın, sınıfsal konumun ve mekânsal aidiyetin parçalanmasıydı. Anadolu’da bir kasabanın, liman kentinin, zanaat çevresinin ya da köy cemaatinin parçası olan insanlar, Yunanistan’a vardıklarında çoğu zaman aynı toplumsal konumu sürdüremediler. Birçok aile için mübadele, yalnızca evin kaybı değil; statünün, işin, üretim araçlarının, tanınmışlığın, komşuluk ilişkilerinin ve toplumsal saygınlığın da kaybıydı.

Yaklaşık 1.2–1.5 milyon Ortodoks Rum’un Anadolu’dan Yunanistan’a geçmesi, modern Doğu Akdeniz tarihinin en büyük zorunlu nüfus hareketlerinden birini oluşturdu. Fakat bu hareketin asıl etkisi, salt demografik rakamlarda değil, insanların yaşam dünyalarının parçalanmasında görülür. İnsanlar yalnızca evlerini değil; ekonomik ilişkilerini, komşuluk ağlarını, sınıfsal statülerini, dinsel ve kültürel ritüellerini, üretim becerilerinin geçerli olduğu toplumsal bağlamı ve kolektif hafızalarını da kaybettiler.

Bu nedenle mübadele, devletlerin resmi dilinde çoğu zaman “nüfusların düzenlenmesi”, “ulusal homojenleşme” ya da “karşılıklı yer değiştirme” olarak anlatılsa da, aşağıdan bakıldığında büyük bir yersizyurtsuzlaşma deneyimidir. Devlet açısından sınırlar netleşmiş, nüfuslar sınıflandırılmış ve ulusal beden yeniden düzenlenmiş olabilir. Ama mülteciler açısından bu süreç, bir hayat dünyasının koparılmasıydı.

Ancak Deleuze ve Guattari açısından yersizyurtsuzlaşma yalnızca kayıp üretmez. Aynı zamanda eski bağların parçalandığı yerde yeni bağların kurulmasına da yol açar. Kopuş, yalnızca dağılma değil; başka bir yerde yeniden birleşme olanağıdır. Anadolu’dan gelen mülteciler, Yunanistan’da yoksullaşmış ve dışlanmış olsalar da, beraberlerinde yalnızca acı ve nostalji değil; işçilik deneyimleri, grev hafızası, mahalle dayanışması, liman kentlerinin kozmopolit kültürü ve Osmanlı coğrafyasındaki çok-etnili emek ilişkilerinden gelen politik birikimi de taşıdılar.

Bu yüzden mülteci mahalleleri yalnızca travmanın mekânları olmadı. Aynı zamanda yeni politik yoğunlukların ortaya çıktığı alanlara dönüştü. Devletin gözünde bu insanlar yerleştirilmesi, kontrol edilmesi, kayıt altına alınması gereken bir “nüfus”tu. Fakat mahallelerin içinde başka bir şey oluştu: dayanışma ağları, hemşerilik ilişkileri, ortak yoksulluk deneyimi, yeni işçi kimlikleri, grev potansiyeli ve komünist örgütlenmeye açık bir toplumsal zemin.

Buradaki yersizyurtsuzlaşma deneyimi iki yönlüdür. Bir yandan Anadolu’daki yaşam dünyası parçalanmıştır. Öte yandan bu parçalanma, Yunanistan’da yeni bir işçi sınıfı coğrafyasının, yeni mülteci mahallelerinin ve yeni devrimci ilişkilerin oluşmasına yol açmıştır. Prosfygika, Kaisariani, Kokkinia, Nea Ionia ve benzeri alanlar tam da bu kırılmanın içinden doğmuştur. Bu alanlarda mültecilik, yalnızca mağduriyet değil; aynı zamanda politikleşme olanağı haline gelmiştir.



Yeniden-Yurtsallaştırma: Atina’da Yeniden Kurulan Anadolu


Yersizyurtsuzlaşmanın ardından gelen süreç, Deleuze ve Guattari’nin reterritorialization, yani yeniden-yurtsallaştırma kavramıyla düşünülebilir. Mülteciler Anadolu’dan koparıldılar; fakat boşlukta kalmadılar. Yeni yerleşimlerde, yeni mahallelerde, yeni emek ilişkileri içinde başka bir yurt kurmaya çalıştılar. Bu yeniden-yurtsallaştırma, devletin yukarıdan uyguladığı iskân politikasıyla mültecilerin aşağıdan kurduğu hafıza ve dayanışma pratiklerinin iç içe geçtiği çelişkili bir süreçti.

Devlet açısından mülteci yerleşimleri, nüfusun düzenlenmesi, denetlenmesi ve ulusal bünyeye eklemlenmesi için kurulmuş alanlardı. Fakat mülteciler açısından bu mahalleler yalnızca barınma alanları değildi. Kaybedilmiş Anadolu’nun, yitirilmiş kasabaların, terk edilmiş mezarlıkların, geride bırakılmış kiliselerin, pazarların, atölyelerin ve komşuluk ilişkilerinin yeni bir coğrafyada yeniden adlandırılmasıydı.

Atina ve Pire çevresinde kurulan mülteci mahalleleri bu nedenle kaybedilmiş Anadolu coğrafyasının yeniden mekânsallaştırılması olarak okunabilir. Mahalle isimleri yalnızca nostaljik göndermeler değildi; hafızanın yeniden toprağa yazılmasıydı. Bir mahallenin “Yeni İzmir”, “Yeni İyonya” ya da “Yeni Kayseri” olarak adlandırılması, yalnızca eski bir yer adının korunması anlamına gelmez. Bu adlandırma, parçalanmış bir topluluğun kendisine yeni bir süreklilik kurma çabasıdır.

Özellikle Nea Smyrni (Νέα Σμύρνη / Yeni İzmir), Nea Ionia (Νέα Ιωνία / Yeni İyonya), Nea Philadelphia (Νέα Φιλαδέλφεια / Alaşehir/Philadelphia göndermesi) ve Nea Kaisareia (Νέα Καισάρεια / Yeni Kayseri) gibi mahalleler, kaybedilmiş Anadolu’nun Atina’da yeniden kurulmasının sembolleriydi. Bu adlar, yalnızca geçmişe dönük bir yas tutma biçimi değil; yeni bir toplumsal mekân kurma iradesiydi.

Benzer biçimde Nea Kios, Nea Magnisia ve Nea Karvali gibi başka yerleşimler de Anadolu’daki eski coğrafyaların hafızasını taşımaya devam etti. Bunların hepsini uzun uzun listelemek metni bir yer adları kataloğuna dönüştürebilir; fakat bu örneklerin işaret ettiği temel gerçek önemlidir: mülteci yerleşimleri, hafızanın mekânsal örgütlenmesiydi.

Kokkinia/Nikaia da bu hafızanın önemli parçalarından biriydi. Bölgenin toplumsal dokusu büyük ölçüde İzmir ve Batı Anadolu’dan gelen işçi-mülteci nüfus tarafından şekillendi. Bu nedenle Kokkinia yalnızca yoksul bir işçi mahallesi değil; Batı Anadolu’dan taşınan toplumsal ilişkilerin, mülteci yoksulluğunun ve komünist örgütlenmenin iç içe geçtiği bir düğüm noktasıydı.

Kaisariani de benzer biçimde yalnızca bir semt adı olarak düşünülmemelidir. Kapadokya/Kayseri hafızasıyla ilişkilendirilen bu alan, Anadolu’dan gelen yoksul mülteci işçilerin yoğunlaştığı, daha sonra EAM-ELAS direnişinin güçlü merkezlerinden biri haline gelen bir toplumsal mekândı. Burada yeniden-yurtsallaştırma, yalnızca “yeni bir ev bulmak” değil; ortak yoksulluk içinde yeni bir politik aidiyet kurmaktı.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım vardır. Kavala ve Selanik gibi şehirler doğrudan “mülteci mahalleleri” değildir. Bunlar aynı zamanda üretim, liman ve işçi örgütlenmesi merkezleridir. Özellikle Kavala, tütün işçiliği üzerinden gelişen sınıf hareketleri açısından belirleyici bir rol oynamıştır. Bu nedenle Kavala’yı Nea Smyrni ya da Nea Ionia gibi hafıza-mahalleleriyle aynı kategoriye koymak doğru olmaz. Kavala, mülteci işçilerin sınıf mücadelesi içinde yoğunlaştığı üretim merkezlerinden biridir.

Yeniden-yurtsallaştırma bu nedenle iki düzeyde işledi: Birincisi, mahalle adları ve yerleşimler üzerinden Anadolu hafızasının mekâna yazılmasıydı. İkincisi ise işçi mahalleleri, tütün depoları, limanlar ve fabrikalar üzerinden yeni bir sınıfsal aidiyetin kurulmasıydı. Mülteciler bir yandan kaybettikleri coğrafyanın adlarını yaşatırken, diğer yandan yeni bir işçi sınıfı coğrafyasının içinde politikleştiler.


Osmanlı Liman Kentleri ve Rizomatik İşçi Ağları


Yunanistan’daki komünist hareket yalnızca Yunanistan sınırları içerisinde doğmuş bir hareket değildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki çok-etnili işçi hareketleri, daha sonra Yunanistan’daki sosyalist ve komünist hareketlere doğrudan kadro, deneyim ve örgütlenme kültürü taşıdı. Bu aktarım düz bir çizgi halinde işlemedi; daha çok parçalı, çok merkezli, kesintili ama birbirine temas eden ağlar üzerinden gelişti.

İstanbul, İzmir, Selanik, Trabzon, Edirne, Samsun ve Kavala gibi liman kentleri yalnızca ticaret merkezleri değildi. Bunlar aynı zamanda Rum, Ermeni, Yahudi, Türk, Bulgar ve Levanten işçilerin aynı üretim alanlarında buluştuğu çokdilli emek coğrafyalarıydı. Limanlar, tütün depoları, matbaalar, gemi işçiliği, demiryolu hatları, küçük imalat atölyeleri ve ticaret ağları, bu kentlerde işçi sınıfının çok-etnili karakterini biçimlendirdi.

Deleuze ve Guattari’nin “rizom” kavramı burada son derece açıklayıcıdır. Rizom, tek bir kökten büyüyen, tek bir merkeze bağlı, hiyerarşik bir yapı değildir. Çok noktadan çıkan, yer yer kopan ama başka yerden yeniden bağlanan, yatay ve çoğul bağlantılar kuran bir yapıdır. Osmanlı liman kentlerindeki işçi ağları da böyleydi. Bu ağlar tek bir başkentten, tek bir partiden ya da tek bir ulusal merkezden yönetilmiyordu. İstanbul’daki bir grev, Selanik’teki sosyalist çevrelerle; İzmir’deki Rum işçilerin deneyimi, Kavala’daki tütün işçileriyle; Karadeniz hattındaki emek hareketleri, Pire ve Atina’daki mülteci mahalleleriyle dolaylı bağlar kurabiliyordu.

Bu rizomatik yapı, işçi hareketinin yalnızca etnik ya da ulusal kimlikler üzerinden değil, üretim alanları, meslekler, diller, liman bağlantıları ve göç yolları üzerinden de örgütlendiğini gösterir. Osmanlı’nın son döneminde işçi sınıfı tek bir homojen blok değildi; çok dilli, çok dinli, çok etnikli ve çok merkezli bir toplumsal alandı.

Selanik’te Avraam Benaroya’nın öncülüğünde kurulan Sosyalist İşçi Federasyonu, bu çok-etnili yapının en önemli örneklerinden biriydi. Ladino, Yunanca, Bulgarca ve Türkçe konuşan işçilerin aynı örgüt içerisinde yer alması, Osmanlı işçi hareketinin çokkültürlü karakterini açık biçimde gösterir. Bu deneyim, daha sonra Yunanistan sosyalist ve komünist hareketinin oluşumunda önemli bir tarihsel kaynak haline geldi.

İstanbul merkezli Panergatiki (Πανεργατική / “Tüm İşçiler Federasyonu”) çevresi ve Kokkini Simaia (Κόκκινη Σημαία / “Kızıl Bayrak”) yayını da Osmanlı Rum işçi hareketi ile Yunanistan’daki komünist hareket arasında ideolojik ve örgütsel süreklilik kurdu. Burada önemli olan yalnızca belli örgüt adlarını anmak değildir. Asıl önemli olan, İstanbul’daki Rum sosyalist çevrelerin, mübadele ve göç süreçleri sonrasında Yunanistan’daki işçi hareketine yalnızca insanlar değil, fikirler, yayın pratikleri, sendikal deneyimler ve enternasyonalist bir hafıza taşımasıdır.

Bu yüzden mübadele, devletlerin düşündüğü gibi yalnızca nüfusları ayıran bir mekanizma olmadı. Devletler sınırlar çizdi, kimlikleri sınıflandırdı, nüfusları yer değiştirmeye zorladı. Fakat işçi sınıfı hafızası, grev deneyimi, örgütlenme alışkanlıkları ve devrimci arzu bu sınırların içinde bütünüyle hapsedilemedi. Rizomatik ağlar koptuğu yerden başka biçimlerde yeniden bağlandı.

Dolayısıyla mübadele yalnızca nüfus transferi değil; mücadele deneyimlerinin, grev kültürlerinin, sendikal hafızaların ve devrimci arzuların başka bir coğrafyada yeniden yoğunlaşmasıydı. Devletler ulusal sınırlar üzerinden nüfusları ayırmaya çalışırken, işçi sınıfının hafızası ve kolektif deneyimi yeni biçimlerde dolaşmaya devam etti. Bu nedenle mülteci mahalleleri yalnızca mağduriyet alanları değil; yeni toplumsal karşılaşmaların ve radikal politikleşmenin düğüm noktaları haline geldi.


Mültecilik, Proleterleşme ve Radikalleşme


Mübadeleyle gelen nüfusun önemli kısmı Yunanistan’a vardığında ağır bir sınıfsal düşüş yaşadı. Anadolu’da küçük üretici, tüccar ya da kentli orta sınıf olan aileler, Atina ve Pire çevresindeki yoksul işçi mahallelerine sıkıştı.

Bu nüfus özellikle tütün işçiliği, liman işçiliği, tekstil, küçük imalat ve gündelik emekçilik alanlarında yoğunlaştı. Bu süreç klasik anlamda bir proleterleşmeydi; ancak yalnızca ekonomik bir dönüşüm değildi. Aynı zamanda aşağılanma, dışlanma ve kimlik parçalanması deneyimiydi.

Kavala’daki tütün işçileri bu açıdan özel önem taşır. Kavala bir mülteci mahallesi değil; sınıf örgütlenmesinin merkezlerinden biriydi. Pontus ve Anadolu’dan gelen işçilerin yoğunlaştığı bu kentte, KKE’nin tütün işçileri arasındaki etkisi hızla arttı.

Tütün depoları, işçi kahveleri, sendikal çevreler, liman kültürü ve mülteci dayanışma ağları, Kavala’yı yalnızca ekonomik bir üretim merkezi değil, siyasal radikalleşmenin de önemli bir alanı haline getirdi. Osmanlı’dan devralınan çok-etnili işçi kültürü burada Yunanistan komünist hareketinin toplumsal tabanlarından biriyle birleşti.

Burada Deleuze ve Guattari’nin “kaçış çizgileri” kavramı önem kazanır. Devlet mülteci nüfusu ulusal bünyeye yeniden eklemlemeye çalışırken, aynı toplumsal kırılma yeni kolektif direniş biçimlerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Mülteci mahalleleri bu nedenle yalnızca devletin iskân politikalarının sonucu değil; aynı zamanda devlet denetiminden taşan, kendi dayanışma ağlarını, grev kültürünü ve özsavunma biçimlerini üreten toplumsal kaçış çizgileriydi.


EAM-ELAS ve Savaş Makinesi


Nazi işgali sırasında Anadolu kökenli mülteci mahalleleri, EAM (Εθνικό Απελευθερωτικό Μέτωπο / Ulusal Kurtuluş Cephesi) ve ELAS’ın temel toplumsal üsleri haline geldi.

Kaisariani, Kokkinia/Nikaia, Nea Smyrni, Nea Ionia, Drapetsona ve Prosfygika gibi bölgeler yalnızca askeri direniş alanları değil; alternatif yaşam örgütlenmelerinin merkezleriydi. Buralarda EAM, yalnızca silahlı direnişin değil, gündelik hayatın yeniden kurulmasının da örgütüydü.

EAM mahalleleri sağlık ağları, çocuk bakımı, gıda dağıtımı, mahalle güvenliği, kültürel üretim, kadın örgütlenmesi ve kolektif dayanışma pratikleri örgütlüyordu. Açlık, işgal, yoksulluk ve devletin çöküşü karşısında insanlar yalnızca silahlı mücadeleye katılmıyor; aynı zamanda yaşamı aşağıdan yeniden kuruyordu.

Kadınlar bu süreçte yalnızca “yardımcı” roller üstlenmedi. Gıda dağıtımı, gizli haberleşme, yaralıların saklanması, çocukların korunması, mahalle dayanışmasının sürdürülmesi ve direniş ağlarının gündelik işleyişinde merkezi roller oynadılar. Gençlik ağları da haber taşıma, duvar yazıları, sabotaj, gizli yayın ve mahalle savunması gibi alanlarda etkili oldu.

Deleuze ve Guattari’nin “war machine / savaş makinesi” kavramı burada açıklayıcıdır. Savaş makinesi, basitçe savaşan bir ordu anlamına gelmez. Devlet aygıtından farklı biçimde örgütlenen, hareketli, yatay, çoğu zaman merkezsiz ve yerel ilişkilere yaslanan bir kolektif güç biçimidir. Bu anlamda EAM-ELAS’ın mülteci mahallelerindeki varlığı, yalnızca askeri bir yapılanma değil; devlet dışı toplumsal özörgütlenmenin bir biçimidir.

EAM-ELAS, merkezi devletin çöktüğü ya da işgalci güçlerle işbirliği içinde olduğu koşullarda, mahallelerden, köylerden, işçi ağlarından ve yerel dayanışma biçimlerinden güç aldı. Mahalle mutfakları, gizli haberleşme ağları, gençlik örgütlenmeleri, kadınların taşıyıcı rolleri, sağlık ve iaşe ağları bu savaş makinesinin parçalarıydı. Burada savaş, yalnızca cephede verilen askeri çatışma değil; yaşamın sürdürülebilir kılınması, açlığa karşı örgütlenme, işbirlikçi şiddete karşı savunma ve toplumsal bağların korunmasıydı.

Bu nedenle EAM yalnızca klasik bir parti-ordu modeli olarak okunamaz. Eğer onu yalnızca KKE’nin yukarıdan yönettiği askeri bir yapı olarak düşünürsek, mahallelerdeki yaratıcı toplumsal enerjiyi görmemiş oluruz. Oysa EAM-ELAS deneyimi, özellikle mülteci mahallelerinde, aşağıdan kurulan kolektif yaşam ağlarıyla birlikte var oldu. Bu, anti-otoriter bir okuma açısından özellikle önemlidir: Direniş yalnızca iktidarı ele geçirme arzusu değil; devletin boşalttığı ya da şiddetle doldurduğu alanda yaşamı birlikte kurma pratiğidir.

1944 Kokkinia Ablukası, Nazi işgal güçlerinin ve işbirlikçilerinin özellikle mülteci mahallelerini hedef aldığını gösterir. Çünkü bu mahalleler yalnızca yoksulluk alanları değildi; kolektif direniş ağlarının düğüm noktalarıydı. Devlet ve işgalci güç açısından tehlikeli olan, yalnızca silahlı militanların varlığı değil; mahallenin kendisinin bir dayanışma, saklama, besleme, haberleştirme ve direnme alanına dönüşmesiydi.

Bu bağlamda savaş makinesi kavramı, EAM-ELAS’ı romantikleştirmek için değil, onun devlet dışı toplumsal örgütlenme kapasitesini görmek için kullanılmalıdır. Çünkü EAM içinde merkeziyetçi, parti disipliniyle işleyen ve daha sonra devletleşme eğilimleri taşıyan unsurlar da vardı. Fakat mülteci mahallelerinde ortaya çıkan pratikler, yalnızca hiyerarşik emir-komuta zinciriyle açıklanamaz. Orada çalışan şey, komşuluk, ortak yoksulluk, hemşerilik, işçilik deneyimi, kadın emeği, gençlik örgütlenmesi ve anti-faşist öfkenin birleşimiydi.


Anadolu Kökenli Kadrolar ve Devrimci Süreklilik


Bu tarihsel sürecin yalnızca “taban” düzeyinde kalmadığını, KKE ve direniş içinde üst düzey kadrolar da ürettiğini görmek gerekir. Anadolu, Pontus ve Doğu Trakya kökenli birçok isim, Yunanistan’daki komünist hareketin ve İç Savaş deneyiminin merkezinde yer aldı. Bu kişiler yalnızca biyografik olarak Anadolu doğumlu oldukları için değil; mültecilik, işçilik, sürgün, illegal örgütlenme ve anti-faşist direniş çizgisini kendi yaşamlarında birleştirdikleri için önemlidir.

Markos Vafeiadis (Μάρκος Βαφειάδης), 1906’da Tosya’da, yani bugünkü Kastamonu sınırları içerisinde doğdu. Bazı kaynaklarda ailesinin Erzurum/Theodosiopolis bağlantısından da söz edilir. Mübadele sonrası Selanik ve Kavala’ya geçti. Gençlik yıllarında sokak satıcılığı, gündelik işler ve tütün işçiliği yaptı. Bu deneyim, onun politik şekillenmesinde belirleyici oldu.

Vafeiadis kısa süre içerisinde KKE saflarında örgütlendi. Sürgün, yeraltı faaliyeti ve illegal örgütlenme deneyimlerinden geçti. Nazi işgali döneminde ELAS içinde yükseldi ve özellikle Makedonya bölgesinde önemli komutanlardan biri haline geldi. İç Savaş sürecinde ise DSE’nin (Δημοκρατικός Στρατός Ελλάδας / Dimokratikós Stratós Elládas / Yunanistan Demokratik Ordusu) başkomutanlığına ve Geçici Demokratik Hükümet’in başkanlığına kadar yükseldi.

Vafeiadis’in önemi yalnızca üstlendiği görevlerden kaynaklanmaz. Onun savaş anlayışı, merkezi düzenli ordu modelinden çok hareketli gerilla savaşına, yerel ağlara ve dağınık ama esnek örgütlenmeye yakındı. Bu nedenle Vafeiadis’in çizgisi, Deleuze ve Guattari’nin “war machine / savaş makinesi” kavramıyla birlikte okunabilir.

Buna karşılık Nikos Zachariadis’in çizgisi daha merkeziyetçi ve Sovyetik bir modeli savunuyordu. Zachariadis (Νίκος Ζαχαριάδης), Edirne doğumluydu. İstanbul, İzmit/Nikomedia ve Karadeniz çevresindeki işçi ağlarıyla ilişkiliydi. 1931 sonrası KKE’nin merkezi lideri haline geldi. Onun döneminde KKE daha disiplinli, hiyerarşik ve merkezileşmiş bir yapıya yöneldi.

Vafeiadis ile Zachariadis arasındaki gerilim yalnızca taktik bir askeri tartışma değildi. Aynı zamanda iki farklı toplumsal organizasyon modeli arasındaki çatışmaydı. Bir yanda yerel gerilla ağlarına, hareketliliğe ve esnek savaşa yaslanan bir çizgi; diğer yanda merkezi parti disiplini, düzenli ordu formu ve yukarıdan stratejik yönlendirme vardı.

Mitsos Partsalidis (Μήτσος Παρτσαλίδης), Trabzon/Pontus bölgesinde doğdu. Mübadale sonrası Kavala’ya geçti. Pontus kökenli tütün işçileri arasında örgütlenerek yükseldi ve kısa süre içerisinde KKE içinde önemli roller üstlendi. Kavala belediye başkanlığı, KKE Merkez Komitesi, Politbüro üyeliği, DSE yöneticiliği ve Geçici Demokratik Hükümet içindeki görevleri, onun yalnızca yerel bir figür değil, merkezi bir kadro olduğunu gösterir.

Partsalidis’in yükselişi, Pontus kökenli mülteci işçilerin KKE içindeki ağırlığını göstermesi açısından önemlidir. Kavala’daki tütün işçileri yalnızca ekonomik bir sınıf değildi; Osmanlı’nın çok-etnili işçi kültürünün taşıyıcısıydılar. Tütün depoları, işçi kahveleri, sendikal çevreler ve mülteci dayanışma ağları, Partsalidis gibi kadroların yetiştiği toplumsal zemini oluşturdu.

Dimitris Glinos (Δημήτρης Γληνός) ise İzmir’de doğmuş Marksist bir eğitimci ve teorisyendi. Glinos, EAM’ın ideolojik hattının oluşumunda kritik rol oynadı. Özellikle “Τι είναι και τι θέλει το ΕΑΜ” (“EAM nedir ve ne ister?”) başlıklı metni, Nazi işgaline karşı gelişen halk direnişini daha geniş bir toplumsal dönüşüm perspektifiyle ilişkilendiriyordu.

Glinos’un önemi yalnızca teorik üretiminden kaynaklanmaz. Aynı zamanda mülteci deneyimini salt “kaybedilmiş vatan” nostaljisi olarak değil; sınıfsal dönüşüm, halk iktidarı, eğitim ve kolektif kurtuluş perspektifi üzerinden yeniden düşünmesinden kaynaklanır. Onun metinleri, EAM’ın yalnızca işgal karşıtı bir cephe değil, yeni bir halkçı-toplumsal düzen arayışı olarak anlaşılmasında etkili oldu.

Bu isimlere bakıldığında Anadolu/Pontos/Doğu Trakya kökenli kadroların yalnızca sembolik değil; KKE, EAM-ELAS ve DSE içerisinde yapısal bir ağırlık taşıdığı görülmektedir. Özellikle mülteci mahallelerinden ve tütün işçiliği gibi sektörlerden yükselen bu kadrolar, Osmanlı’nın çok-etnili işçi dünyasından taşınan deneyimlerin Yunanistan’daki devrimci harekete nasıl aktarıldığını gösteriyordu.

Bu konuda kesin nicel verilere ulaşmak her zaman kolay değildir. Yunan tarih yazımında “KKE kadrolarının yüzde kaçı Anadolu kökenliydi?” biçiminde doğrudan istatistikler sınırlıdır.

Ancak dolaylı göstergeler son derece güçlüdür. KKE’nin güçlü olduğu bölgelerin önemli kısmı mülteci mahalleleriydi. Tütün işçileri arasında mülteci kökenli nüfus yoğundu. EAM-ELAS’ın Atina-Pire hattındaki temel toplumsal üsleri büyük ölçüde Anadolu kökenli mahallelerdi. DSE ve KKE içinde Markos Vafeiadis, Mitsos Partsalidis, Nikos Zachariadis ve Dimitris Glinos gibi Osmanlı/Anadolu/Doğu Trakya kökenli isimler öne çıkıyordu.

Dolayısıyla mesele yalnızca nicelik değil; tarihsel yoğunluk meselesidir. Anadolu’dan gelen mülteciler KKE’yi tek başına “oluşturan” unsur değildi; ancak KKE’nin işçi sınıfı tabanı, mahalle örgütlenmeleri ve İç Savaş kadroları içerisinde kurucu damarlardan birini oluşturuyorlardı.


Çizgilenmiş Mekân ve Kaygan Mekân


Prosfygika’nın bugünkü yapısı da Deleuze ve Guattari’nin “striated space / çizgilenmiş mekân” ve “smooth space / kaygan mekân” kavramlarıyla okunabilir. Bu iki kavram, yalnızca fiziksel mekânın biçimini değil, mekânın nasıl yönetildiğini, kimler için açıldığını, kimleri dışladığını ve hangi toplumsal ilişkilere izin verdiğini anlamak açısından önemlidir.

Çizgilenmiş mekân, devletin, mülkiyet rejiminin, polisin, kadastro kayıtlarının, imar planlarının ve bürokratik sınıflandırmaların mekânıdır. Bu mekânda her şey ölçülür, bölünür, sınıflandırılır ve denetlenir. Kim nerede yaşayabilir, hangi yapı “yasal”dır, hangi yaşam biçimi “düzensiz” sayılır, hangi beden tahliye edilebilir, hangi topluluk kriminalize edilebilir: çizgilenmiş mekân bütün bu soruları devletin ve sermayenin diliyle yanıtlar.

Prosfygika’ya yönelik tahliye ve “yenileme” politikaları tam da böyle bir çizgilenmiş mekân üretme girişimidir. Devlet açısından Prosfygika, tarihsel hafızası, kolektif yaşam biçimi ve politik özörgütlenmesiyle değil; mülkiyet değeri, imar potansiyeli, güvenlik sorunu ve idari kontrol nesnesi olarak görünür. Bu bakışta mahalle yaşayan bir topluluk değil, düzenlenmesi gereken bir dosyadır.

Buna karşılık Prosfygika topluluğu kaygan mekân üretmektedir. Kaygan mekân, sınırları katı biçimde çizilmemiş, ilişkileri yalnızca mülkiyet ve resmî statü üzerinden tanımlanmayan, dayanışma ve hareket kabiliyeti üreten mekândır. Ortak mutfaklar, kolektif toplantılar, göçmen dayanışması, barınma pratikleri, yatay karar alma biçimleri ve özsavunma ağları bu kaygan mekânın unsurlarıdır.

Bu nedenle Prosfygika yalnızca “işgal edilmiş binalar” olarak görülemez. Burada kurulan şey, mülkiyetin soğuk diline karşı müşterek yaşamın sıcak ilişkileridir. Devlet “kime aittir?” diye sorarken, topluluk “kimlerle birlikte yaşanır?” sorusunu öne çıkarır. Devlet “boşaltma” ve “düzenleme” isterken, topluluk “yerinde kalma”, “birlikte onarma” ve “müşterekleştirme” talep eder.

Bu kavramsal ayrım, Prosfygika’nın güncel direnişini anlamak açısından belirleyicidir. Açlık grevleri yalnızca bireysel fedakârlık biçimleri değildir. Bunlar, çizgilenmiş mekânın bedenler üzerinde kurduğu tahakküme karşı bedenin kendisini politik bir sınır haline getirmesidir. Devlet mekânı boşaltmak ister; açlık grevcisi bedeniyle o mekâna bağlanır. Devlet topluluğu görünmez kılmak ister; açlık grevi görünürlüğü geri alır.

Bu noktada Prosfygika’nın anti-otoriter anlamı belirginleşir. Burada savunulan şey yalnızca bazı binalar değildir. Savunulan şey, devletin dışında ve sermayenin mantığına teslim olmadan birlikte yaşama kapasitesidir. Bu kapasite kırılgan, çatışmalı ve sürekli tehdit altında olabilir; ancak tam da bu nedenle politiktir.

Prosfygika’nın kaygan mekânı, sınır rejimleriyle, polis şiddetiyle, kentsel rantla ve mülkiyet kutsallığıyla çatışır. Bu çatışma yalnızca Atina’ya özgü değildir. Avrupa’nın farklı kentlerinde göçmen dayanışması, squat hareketleri, otonom sosyal merkezler ve barınma mücadeleleri benzer biçimde çizgilenmiş mekâna karşı kaygan mekânlar üretmeye çalışmaktadır.

Antonin Doppagne’ın Belçika’dan gelişi ve Belçika’daki destek açlık grevleri de bu nedenle yalnızca ailevi dayanışma değil; mekân mücadelelerinin ulusötesi bağlanmasıdır. Prosfygika, bu anlamda Avrupa’daki anti-otoriter, göçmen dayanışmacı ve müşterekçi ağların düğüm noktalarından biri haline gelmektedir.


Sonuç: Prosfygika Bir Politik Laboratuvar Olarak


Anadolu’dan gelen mülteciler yalnızca Yunanistan’ın demografik yapısını değiştirmedi. Aynı zamanda Osmanlı işçi hareketinin hafızasını, liman kentlerinin enternasyonalist kültürünü, grev deneyimlerini, sosyalist örgütlenme biçimlerini, sürgün deneyimini ve çok-etnili işçi dünyasının politik kültürünü taşıdılar.

Bu nedenle KKE, EAM-ELAS ve DSE yalnızca Yunanistan içi yapılar değil; parçalanmış Osmanlı coğrafyasının dolaşan politik hafızalarının yeniden yoğunlaşma alanlarıydı.

Mübadele, devletlerin gözünde nüfusların ayrıştırılmasıydı. Ama toplumsal tarih açısından bakıldığında, aynı zamanda mücadele deneyimlerinin, hafızaların, sendikal pratiklerin ve devrimci arzuların başka bir coğrafyada yeniden birleşmesiydi.

Bugün Prosfygika’daki açlık grevleri de bu tarihsel hattın devamı olarak görülmelidir. Devletin mülteci nüfusu disipline etmek için kurduğu mekânlar, tekrar tekrar kolektif direniş alanlarına dönüşmektedir.

Prosfygika bu nedenle yalnızca geçmişin değil, bugünün de politik laboratuvarlarından biridir. Devletin boşaltmak, disipline etmek ve yeniden metalaştırmak istediği bir alan, tam tersine müştereklerin, yatay örgütlenmenin ve anti-otoriter dayanışmanın merkezlerinden biri haline gelmiştir.

Bugün Prosfygika’da sürdürülen açlık grevleri yalnızca bireysel bir direniş biçimi değil; yaşam alanlarının piyasalaştırılmasına, sınır rejimlerine, devlet şiddetine ve hafızanın silinmesine karşı kolektif bir politik etik üretme girişimidir.

Bu yüzden Prosfygika’dan EAM-ELAS’a uzanan hat, yalnızca Yunan sol tarihinin bir bölümü değildir. Modern devlet, göç, hafıza, müşterekler ve devrim ilişkisini anlamak için de temel bir tarihsel örnektir.


Kaynakça ve Başvuru Metinleri


Renée Hirschon, Heirs of the Greek Catastrophe: The Social Life of Asia Minor Refugees in Piraeus.

Bruce Clark, Twice A Stranger: The Mass Expulsions that Forged Modern Greece and Turkey.

Mark Mazower, Inside Hitler’s Greece: The Experience of Occupation, 1941–44.

Giorgos Margaritis, History of the Greek Civil War.

Dominique Eude, Les Kapetanios.

Menelaos Charalambidis, Η εμπειρία της Κατοχής και της Αντίστασης στην Αθήνα.

Menelaos Charalambidis, Δεκεμβριανά 1944: Η μάχη της Αθήνας.

Gilles Deleuze & Félix Guattari, Anti-Oedipus.

Gilles Deleuze & Félix Guattari, A Thousand Plateaus.

ASKI / Αρχεία Σύγχρονης Κοινωνικής Ιστορίας.

KKE Historical Archive.

Panergatiki (Πανεργατική) yayınları ve Osmanlı Rum sosyalist basını.

Kokkini Simaia (Κόκκινη Σημαία) arşivleri.

Athens Social Atlas, “The refugee settlements of Athens”.

Save Prosfygika, Prosfygika Community announcements, 2026.

The Press Project, Prosfygika hunger strike and march announcements, May 2026.

 

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page