top of page

Pazartesinin Ritmi: Arzunun Ele Geçirilmesi ve Yenilginin Zamansallığı-- Yücel Tekin

  • 12 May
  • 7 dakikada okunur

Turgut Uyar bir dizesinde şöyle yazar:

“yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi”

Belki de Türkiye’nin modern politik tarihini anlamak açısından en ağır cümlelerden biridir bu. Çünkü bu ülkede yenilgi çoğu zaman yalnız polis şiddetiyle, darbelerle, işkenceyle ya da mahkemelerle başlamadı. Yenilgi, insanların kendi hayat ritimlerine geri döndüğü yerde başladı. Alarmın yeniden kurulduğu, vardiyaların yeniden başladığı, gündelik hayatın tekrar “normal” ilan edildiği yerde.

Ama aynı şiirin sonunda başka bir çatlak da belirir:

“Çünkü ortada ben vardım.”

Bu çatlak, tam teslimiyetin içinde bile bütünüyle ele geçirilemeyen bir şeyin kaldığını söyler. Tam da bu nedenle modern iktidar yalnız bedenleri değil, insanların arzularını, ritimlerini, zaman deneyimlerini ve birlikte yaşama kapasitelerini yönetmeye çalışır.

Gilles Deleuze ve Félix Guattari için arzu yalnız bireysel bir istek değildir. Arzu; insanların birlikte yaşama, dayanışma kurma, taşma, kaçma, başka türlü ilişkiler üretme ve başka türlü bir yaşam yaratma kapasitesidir. Bu nedenle arzu aynı zamanda üreticidir. Yeni toplumsal ilişkiler, yeni öznellikler ve yeni yaşam biçimleri yaratır.

İktidar tam da bu yüzden arzuyu ele geçirmek ister.

Çünkü hiçbir iktidar yalnız baskıyla sürdürülemez. İnsanların enerjisinin yönlendirilmesi gerekir. Toplumsal akışların düzenlenmesi gerekir. İtirazın yönetilebilir kanallara çekilmesi gerekir. Bu nedenle modern iktidar yalnız devlet aygıtı değildir; aynı zamanda bir zaman organizasyonu, bir normallik üretimi ve bir temsil rejimidir.

İnsan sabah uyanır. Hazırlanır. Fabrikaya, ofise, atölyeye, okula, plazaya yetişir. Bakım emeğine geri döner. Kendi yaşamını sürekli erteler. Ve bu tekrar süreklilik kazandıkça sistem yalnız dışarıda değil, öznenin içinde de kurulmaya başlar.

Modern kapitalizm yalnız emeği sömürmez; zamanı örgütler. İnsanların gündelik ritmini belirler. Ne zaman çalışacaklarını, ne zaman dinleneceklerini, ne zaman öfkeleneceklerini, ne zaman susacaklarını düzenler. Pazartesi tam da bu nedenle yalnız haftanın ilk günü değildir. Toplumsal disiplinin yeniden başlamasıdır.

Ve çoğu yenilgi tam burada gerçekleşir.

Çünkü tarih boyunca birçok isyan bastırılmadan önce bile çözülmeye başlamıştır. İnsanlar işe geri döndüğünde. Barikatlar boşaldığında. Forumlar dağıldığında. Gündelik hayat tekrar doğal ve kaçınılmaz görünmeye başladığında.

Ancak tarihin bazı anlarında bu ritim kırılır.

İnsanlar gündelik hayatın dışına çıkmanın ne demek olduğunu hissetmeye başlar.

İşte tam da bu anlar, arzunun kolektifleştiği momentlerdir.


TARİŞ: Arzunun Kolektifleşmesi ve Kentin Ritminin Kırılması


TARİŞ Direnişi bu kırılma anlarından biriydi.

1980 yılının ocak ve şubat aylarında İzmir’de yaşanan TARİŞ direnişi, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en önemli mücadele deneyimlerinden biri olarak ortaya çıktı. MC hükümetinin işçi kıyımına, özelleştirme politikalarına ve faşist baskılara karşı başlayan bu hareket kısa sürede yalnız bir fabrika direnişi olmaktan çıktı; bütün bir kentsel yaşam ritmini sarsan yaygın bir halk hareketine dönüştü.

“Tariş halkındır, satılamaz” sloganı tam da bu nedenle yalnız ekonomik bir slogan değildi. Kamusal olanın, ortak üretimin ve kolektif yaşamın savunulmasıydı.

TARİŞ’in tarihsel yapısı da bu direnişin anlamını derinleştiriyordu. Ege bölgesindeki incir, üzüm, pamuk, zeytin ve zeytinyağı üreticilerini bir araya getiren bu kooperatif yapısı, yalnız bir sanayi işletmesi değil; bölgedeki on binlerce üretici ailesinin yaşam ağıydı. 1910’ların başından itibaren üreticileri korumak amacıyla kurulan bu yapı, Cumhuriyet dönemi boyunca Ege ekonomisinin ve kolektif üretim kültürünün önemli parçalarından biri haline gelmişti.

Bu nedenle TARİŞ’e yönelik müdahale yalnız bir işletmeye yönelik değildi. Kolektif üretim fikrine, sendikal haklara ve işçilerin kendi yaşam alanlarını savunma kapasitesine yönelik bir müdahaleydi.

Direnişin başlangıcında kadın işçilerin belirleyici rol üstlenmesi tesadüf değildi. TARİŞ İplik Fabrikaları’ndaki kadın işçiler yalnız düşük ücretlere değil; gündelik aşağılanmaya, disiplin mekanizmalarına, erkek egemen işyeri rejimine ve faşizan baskılara karşı da öfke biriktiriyordu.

Bu nedenle direniş yalnız ekonomik değildi. Yaşamın örgütlenme biçimine yönelik bir itirazdı.

İşçilerin “revizyon” gerekçesiyle işten çıkarılması, sendikal haklara yönelik baskılar ve fabrikaların siyasal iktidar tarafından bir arpalık mekanizmasına dönüştürülmesi, biriken öfkenin açığa çıkmasına neden oldu.

Kadın işçilerin başlattığı itiraz kısa sürede fabrikanın sınırlarını aştı. Çimentepe’ye, Gültepe’ye, Bornova’ya, Konak’a, Basmane’ye ve Alsancak’a yayıldı. Mahalle komiteleri ve işçi komiteleri kuruldu. İnsanlar barikatlara geçti. Evlerden yemek taşındı. Mahalleler kolektif savunma alanlarına dönüştü.

Ege Üniversitesi öğrencilerinin boykota katılmasıyla birlikte hareket daha da büyüdü. Bornova kavşağının bloke edilmesi ve gün boyu süren çatışmalar, direnişin fabrikanın sınırlarını aşarak kent ritmini kesintiye uğrattığını gösteriyordu.

Çünkü insanlar artık yalnız hak talep etmiyorlardı; başka türlü yaşayabileceklerini hissetmeye başlıyorlardı.

Ve tam burada iktidarın en büyük korkusu ortaya çıkar: arzunun kolektifleşmesi.

Kolektifleşen arzu yalnız devleti değil, bütün temsil mekanizmalarını da tehdit eder. Çünkü kolektifleşen arzu insanların kendi hayatlarını doğrudan kurabileceklerini hissettirmeye başlar. Temsil edilmeye ihtiyaç duymadan hareket edebileceklerini gösterir.

Tam da bu nedenle DİSK içindeki Tekstil-İş bürokrasisinin tutumu kritik hale geldi. Direniş fabrikalarda fiilen sürerken hareketin sona erdirilmeye çalışılması ve ardından “iki gün sonra genel grev” çağrısı yapılması yalnız taktik bir mesele değildi.

Bu, canlı arzunun yeniden temsil mekanizmasına çekilmesiydi.

Çünkü insanlar zaten sokaktaydı. Fiili bir kırılma çoktan yaşanıyordu. Ancak hareket yeniden örgütsel zamana bağlanmak istendi: “Şimdi değil.” “Kontrollü biçimde.” “Merkezden belirlenen tarihte.”

Arzunun ele geçirilmesi tam da budur.

İnsanların kendi yaşam deneyimlerinden doğan taşma anının yeniden temsil edilebilir, yönetilebilir ve denetlenebilir bir forma kapatılmasıdır.

Deleuze ve Guattari’nin “devlet biçimi” olarak tarif ettiği şey yalnız resmî devlet değildir. Belirli bir merkeziyet mantığının ve temsil ilişkisinin yeniden kurulmasıdır. Bu nedenle kimi zaman “devrimci” yapılar bile aynı temsil mantığının taşıyıcısına dönüşebilir.

Çünkü mesele yalnız devlet değildir.

İktidarlaşma arzusu çok daha geniş bir alana yayılır.

Her merkezi yapı kendi sürekliliğini korumak ister. Her örgütsel form kendi kontrol alanını üretmeye eğilimlidir. Her temsil mekanizması, canlı akışın öngörülemezliğini sınırlandırmak ister.

Bu yüzden birçok tarihsel momentte devrimci enerji tam yükseldiği anda yeniden örgütsel disiplin içine çekilmeye çalışılmıştır.

Ve belki de TARİŞ’in tarihsel önemi tam burada ortaya çıkar.

Çünkü direniş talepleri açısından bastırılmış olsa bile, işçi sınıfı hafızasında başka türlü bir yaşam deneyiminin mümkün olduğuna dair güçlü bir iz bıraktı. İşten çıkarmalar durdurulamadı. Polis müdahaleleriyle barikatlar dağıtıldı. Ancak direniş Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesine giden süreçte toplumsal muhalefetin en güçlü uğraklarından biri haline geldi.

Yenilgi fizikseldi.

Ama deneyim hafızada kaldı.

İnsanların birlikte hareket ettiğinde kentin ritmini gerçekten durdurabileceği bilgisi kaldı.


Gezi: Pazartesinin Çöküşü


Gezi Parkı Protestoları Mayıs 2013’te İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’nda başladı. Başlangıçta park içindeki ağaçların sökülerek yerine Topçu Kışlası replikası altında AVM ve rezidans projesi yapılmasına karşı gelişen çevreci bir itirazdı. Ancak 28 Mayıs gecesi parkta nöbet tutan çevre aktivistlerinin çadırlarının yakılması ve polisin orantısız müdahalesi, hareketin yönünü değiştirdi.

Çünkü burada kırılan şey yalnız birkaç ağacın sökülmesi değildi.

İnsanların gündelik yaşam alanları üzerinde söz sahibi olma hissi kırılıyordu. Kentin ortak alanlarının sermaye, devlet ve muhafazakâr yaşam politikaları doğrultusunda yeniden düzenlenmesine karşı biriken öfke görünür hale geliyordu.

Bu nedenle Gezi çok kısa süre içinde yalnız çevreci bir protesto olmaktan çıktı. Demokratik hak talepleri, polis şiddetine karşı öfke, yaşam tarzına müdahale hissi, kent hakkı mücadelesi ve özgürlük talebiyle birleşen geniş çaplı bir toplumsal harekete dönüştü.

İstanbul’dan başlayarak Türkiye’nin birçok kentine yayılan protestolar, milyonlarca insanın katıldığı yaygın bir sivil itaatsizlik deneyimine dönüştü. Hareketin önemli özelliklerinden biri, merkezi bir örgüt yapısından çok yatay ilişkiler ve sosyal medya üzerinden gelişen akışlarla büyümesiydi.

Ve tam da bu nedenle Gezi’nin yarattığı şey yalnız politik protesto değildi; toplumsal ritmin askıya alınmasıydı.

İnsanlar işe gitmek yerine meydana gidiyor, yemek molalarında plaza önlerinde toplanıyor, iş çıkışlarında eve değil, meydanlara akıyor. Beyaz yakalılar medya binalarının önünde slogan atıyor, daha önce yalnız bireysel kariyer ritmi içinde yaşayan insanlar ilk kez kolektif bir zamana dahil oluyordu.

Park forumlarında birbirini hiç tanımayan insanlar birlikte konuşuyor, yemek paylaşıyor, revirler kuruluyor, kütüphaneler oluşturuluyor, duvar yazılarıyla yeni bir kolektif dil ortaya çıkıyordu. Gündelik hayatın atomize edilmiş bireyleri kısa süreliğine başka bir toplumsallık deneyimlemeye başlamıştı.

Başka bir ifadeyle, pazartesinin ritmi kırılıyordu.

İnsanlar ilk kez gündelik hayatın dışına çıkmanın ne anlama geldiğini deneyimliyordu.

Ve tam bu sırada iktidar son derece tanıdık bir hamle yaptı: arzuyu yeniden temsil mekanizmasına çağırdı.

“Yerel seçimler var. Madem karşısınız, sandıkta değiştirin.”

Bu çağrı yalnız politik bir öneri değildi; direnişin enerjisini yeniden kurumsal zamana çekme girişimiydi. Ve dikkat çekici olan, düzen siyaseti içindeki pek çok yapının — Cumhuriyet Halk Partisi dahil — bu hattı güçlendirmesiydi. Kürt hareketinin önemli liderlik unsurları da dahil olmak üzere birçok siyasal merkez, direnişin özerk ritmi yerine seçim takvimini öne çıkardı.

Ancak mesele yalnız partiler değildi.

Barikatların hâlâ kurulu olduğu momentlerde dahi birçok devrimci yapı tarafından “kent merkezlerinin kaybedildiği” ve “mahallelere çekilmek gerektiği” fikrinin yaygınlaştırılması da aynı sorunun başka bir biçimiydi.

Bu yalnız geri çekilme değildi; arzunun yeniden sınırlandırılmasıydı.

Çünkü Gezi’nin en tehlikeli tarafı tam da merkezde ortaya çıkmasıydı. Kentin kalbinde, gündelik hayatın merkezinde, iktidarın görünürlüğünün tam karşısında belirmişti. İnsanlar ilk kez hayatın merkezinin gerçekten durabileceğini görüyordu.

Tam da bu nedenle arzunun yeniden dağıtılması gerekiyordu: mahallelere, örgüt yapılarına, seçim takvimlerine ve temsil mekanizmalarına.

Direniş sırasında dokuz insan yaşamını yitirdi, binlerce insan yaralandı. Ancak Gezi, Türkiye yakın tarihinin en büyük toplumsal hareketlerinden biri olarak hafızada kaldı.

Çünkü Gezi’nin bıraktığı asıl iz yalnız polis şiddeti değildi.

Başka türlü bir hayatın kısa süreliğine görünür hale gelmesiydi.


Arzunun Kaçışı ve Yıkıcı Olanın Yaratıcılığı


Ancak bütün bu yakalama girişimlerine rağmen arzu hiçbir zaman bütünüyle ele geçirilemez.

Çünkü arzu yalnız belirli örgüt biçimlerinin, siyasal yapıların ya da tarihsel momentlerin içine kapanan bir enerji değildir. Arzu aynı zamanda sürekli kaçan, yeni bağlantılar kuran, yeni ilişkiler üreten ve kendine yeni akış alanları açan üretici bir kuvvettir.

Gilles Deleuze ve Félix Guattari açısından devrimci olan tam da burada ortaya çıkar: Devlet biçiminin, temsil mekanizmalarının ve iktidar aygıtlarının sürekli olarak kodlamaya çalıştığı akışların yeniden kaçış çizgileri üretmesinde.

Bu nedenle devrim yalnızca iktidarın ele geçirilmesi değildir. Hatta çoğu zaman iktidarın ele geçirilmesi, akışın yeniden devlet mantığı içine kapatılması riskini taşır. Çünkü devlet yalnız kurumsal bir yapı değil; akışları sabitleyen, arzuyu temsil edilebilir ve denetlenebilir formlara indirgeyen bir örgütlenme mantığıdır.

Tam da bu nedenle devrimci mesele yalnız “direnmek” değildir.

Devrimci mesele, arzunun yeniden kapatılmasına karşı onun akışını sürdürebilmektir.

Yeni ilişkilerin oluşabileceği alanları koruyabilmektir.

İnsanların birbirini yalnız politik özne olarak değil, birlikte yaşayan, birlikte nefes alan varlıklar olarak deneyimleyebileceği momentleri çoğaltabilmektir.

Bir fabrikanın kapısında kurulan dayanışmada. Bir forumda insanların birbirini ilk kez gerçekten dinlemeye başlamasında. Mahallelerden barikatlara taşınan yemekte. Plaza çalışanlarının iş çıkışında ilk kez aynı sloganı atmasında. Gündelik hayatın parçalanarak başka türlü bir yaşam ihtimalinin kısa süreliğine görünür hale gelmesinde.

İktidar tam da bu yüzden arzuyu yalnız bastırmaz; onu yeniden organize etmeye çalışır. Devlet aygıtı, siyasal partiler, sendikal bürokrasiler, medya mekanizmaları ve hatta kimi zaman devrimci örgütler aracılığıyla arzunun taşma anları yeniden yönetilebilir alanlara çekilmeye çalışılır.

Çünkü akış sürdüğü ölçüde merkez çözülmeye başlar.

Ve tam da bu noktada Mikhail Bakunin’in ünlü cümlesi yeniden anlam kazanır:

“Yıkıcı dürtü aynı zamanda yaratıcı dürtüdür.”

Buradaki yıkıcılık yalnız negatif bir kuvvet değildir.

Çünkü bazı yapılar çözülmeden yeni ilişkiler kurulamaz.

Bazı ritimler parçalanmadan başka bir zaman deneyimi ortaya çıkamaz.

Pazartesinin sürekliliği kırılmadan, insanlar birlikte yaşamanın başka biçimlerini hissedemez.

Bu nedenle arzunun yıkıcı momenti aynı zamanda yaratıcıdır.

Çünkü arzu akışa dönüştüğünde yalnız mevcut düzeni reddetmez; yeni ilişki biçimleri, yeni dayanışma biçimleri, yeni yaşam ihtimalleri üretmeye başlar.

Devrimci olan tam da burada ortaya çıkar:

Hayatın mevcut biçiminin zorunlu olmadığının kolektif olarak hissedildiği anda.

Çünkü insanlar bazen yalnızlığa direnmez.

Kısa süreliğine de olsa başka türlü yaşamayı deneyimler.

TARİŞ’te, Gezi’de ve tarihin başka kırılma anlarında görünür hale gelen şey buydu.

Hayatın başka türlü kurulabileceği hissi.

Bir park forumunda.

Bir mahalle barikatında.

Bir fabrikanın kapısında.

Bir kavşağın ortasında.

İnsanların birbirini ilk kez gerçekten duyduğu anda.

Ve belki de iktidarların en büyük korkusu budur:

İnsanların bir kez bile olsa başka türlü yaşayabileceklerini deneyimlemeleri.

Çünkü o deneyim ortaya çıktığında yenilgi artık hiçbir zaman tam olamaz.

Pazartesi geri döner.

Fabrikalar yeniden açılır.

Seçimler yeniden yapılır.

Temsil mekanizmaları yeniden kurulur.

Hayat yeniden normal ilan edilir.

Ama bir kez akışa temas edenler için hiçbir şey bütünüyle eski hâline dönmez.

Çünkü ortada hâlâ ele geçirilemeyen bir şey vardır.

 

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page