ODTÜ Provokasyonu ve Türkiye’de Faşist Hareketin Güncel Karakteri Üzerine -- Yücel Tekin
- 8 May
- 7 dakikada okunur

Türkiye’de son dönemde yaşanan siyasal gerilimler yalnızca gündelik politik çatışmalar olarak değil, aynı zamanda yeni bir otoriter-milliyetçi mobilizasyon biçiminin toplumsal karakteri açısından da tartışılmayı hak ediyor. Özellikle Zafer Partisi çevresinde şekillenen siyasal hattın son aylarda üniversitelerde, sokakta ve dijital alanda görünür hale gelen müdahaleleri, Türkiye’de faşist hareketlerin güncel karakteri üzerine yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor. Bu tartışmayı yaparken tarihi mekanik biçimde tekrar eden bir döngü olarak değil, belirli toplumsal reaksiyon biçimlerinin, sınıfsal gerilimlerin, kriz dinamiklerinin ve siyasal mobilizasyon tekniklerinin yeniden ortaya çıkışı olarak değerlendirmek gerekir.
Michael Mann’ın faşizm çözümlemeleri bu noktada önemli bir teorik çerçeve sunmaktadır. Mann’a göre faşizm yalnızca yukarıdan kurulmuş baskıcı bir devlet modeli değildir; toplumsal kriz dönemlerinde aşağıdan enerji bulan, orta sınıf korkularını, genç erkek öfkesini, ulusal çözülme kaygısını ve devlet krizini mobilize eden kitlesel bir harekettir. Bu nedenle faşist hareketleri yalnızca devlet komplosu ya da sermaye mühendisliği olarak açıklamak eksik kalır. Aynı zamanda toplumsal çözülme anlarında ortaya çıkan korkuların, aşağılanma hissinin, geleceksizlik kaygısının ve kimlik krizlerinin ürünüdürler.
Bu noktada Antonio Gramsci’nin hegemonya krizi kavramı da önem kazanmaktadır. Gramsci’nin tarif ettiği gibi, eski düzen çözülürken yeni düzen henüz kurulamadığında toplum uzun süreli bir ara dönem yaşar. Tam da bu tür tarihsel eşiklerde otoriter ve faşizan hareketler güç kazanır. Çünkü toplumun geniş kesimleri eski güvenlik duygusunu kaybederken yeni bir toplumsal yönelim de henüz oluşmamıştır. Bugün Türkiye’de yaşanan kriz tam da bu tür çok katmanlı bir çözülme momenti taşımaktadır.
Bölgesel savaş ihtimalleri, İran merkezli gerilimler, ekonomik modelin derin aşınması, dijital kapitalizmin klasik toplumsal aidiyetleri çözmesi, üniversite mezuniyetinin artık geleceği garanti etmemesi, genç işsizliğinin büyümesi, beyaz yakalı çöküşü ve siyasal temsil krizleri; özellikle genç nüfus içinde yoğun bir belirsizlik atmosferi yaratmaktadır. Bu atmosfer içinde milliyetçi-otoriter siyaset yalnızca ideolojik bir tercih değil, aynı zamanda parçalanma korkusuna verilen bir reaksiyon biçimi haline gelmektedir.
Bu noktada Ümit Özdağ çizgisinin yükselişi yalnızca göçmen karşıtı bir siyaset olarak okunamaz. Göçmen karşıtlığı burada daha geniş bir “ulusal kuşatma” anlatısının parçası haline gelmektedir. Özellikle Kürt hareketiyle devlet arasında yürütülen yeni süreç, Abdullah Öcalan ile yürütülen görüşmelerin artık devlet tarafından da açık biçimde kabul edilen bir hatta dönüşmesi ve son dönemde Devlet Bahçeli’nin yaptığı açıklamalar; Türkiye’de yeni bir milliyetçi kırılma yaratmaktadır. Devlet Bahçeli’nin Öcalan’ın statüsüne dair yaptığı çıkışlar ve Kürt meselesinde yeni bir sürecin devlet düzeyinde tartışıldığının görünür hale gelmesi, milliyetçi-faşizan hareketler açısından ciddi bir reaksiyon alanı yaratmıştır.
Bu nedenle bugün ortaya çıkan milliyetçi mobilizasyonun merkezinde yalnızca göçmen meselesi değil, aynı zamanda Kürt meselesi bulunmaktadır. Özellikle sosyal medyada kullanılan dilde yalnızca göçmenler değil, Kürt hareketiyle yürütülen her tür temas, müzakere ya da yeni statü tartışması da:
ulusal çözülme,
iç tehdit,
devletin teslim olması,
Ülkenin bölünmesi gibi kodlarla sunulmaktadır.
Bu noktada Zafer Partisi çizgisi kendisini:
“gerçek ulusal muhalefet”,
“devlet taviz veriyor”,
“ülke parçalanıyor”,
“iktidar işbirlikçi hale geldi” söylemleri üzerinden kurmaktadır.
Bu tür söylemler tarihsel olarak da tanıdıktır. Weimar Cumhuriyeti döneminde radikal milliyetçi hareketler merkez hükümetleri:
ulusal ihanete,
zayıflığa,
iç düşmanlarla uzlaşmaya,
Devleti teslim etmeye suçluyordu.
Benzer biçimde İtalyan faşizmi öncesinde de “devlet yeterince güçlü davranmıyor” söylemi merkezi bir propagandaydı.
Bugün Türkiye’de dikkat çekici olan nokta, mevcut iktidarın zaten güçlü otoriter özellikler taşımasına rağmen, aynı zamanda bölgesel dengeler, ekonomik zorunluluklar ve Kürt meselesinin yönetilemezliği nedeniyle zaman zaman pragmatik manevralar yapmak zorunda kalmasıdır. İşte tam bu noktada daha sert etnik-ulusal çizgiler kendilerini “gerçek devlet aklı” olarak sunmaya başlamaktadır.
Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi belediyelerine yönelik operasyon süreçleri sonrasında ortaya çıkan toplumsal hareketlilik bu açıdan önemlidir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik operasyonların ardından sokakta yeniden görünür hale gelen muhalefet, devletin son yıllarda kurduğu mutlak korku atmosferinde belirli kırılmalar yaratmıştır. Saraçhane mitingleri, üniversite eylemleri, gençlik protestoları ve son dönemde yeniden görünür hale gelen işçi direnişleri; Türkiye’de muhalif enerjinin yeniden kamusal alan üretmeye başladığını göstermektedir.
Tam da bu noktada Zafer Partisi çevresindeki gençlik gruplarının ve milliyetçi kümelenmelerin müdahale biçimleri dikkat çekmektedir. Özellikle CHP’nin farklı toplumsal kesimlere, Kürtlere ve muhalefetin farklı bileşenlerine açık görünme çabaları; bu gruplar tarafından sistematik biçimde provoke edilmeye çalışılmıştır. Saraçhane mitinglerinde ortaya çıkan anti-Kürt sloganlar, sosyal medyada üretilen “ihanet” dili ve son olarak ODTÜ çevresinde yaşanan gerilimler bu açıdan okunmalıdır.
ODTÜ’de son günlerde yaşanan olaylar yalnızca bir kampüs gerilimi değildir. Üniversite alanı burada simgesel bir mücadele alanına dönüşmektedir. Çünkü üniversiteler tarihsel olarak yalnızca eğitim kurumları değil, aynı zamanda geleceğin toplumsal öznesinin şekillendiği alanlar olmuştur. Faşist hareketler tarih boyunca üniversite gençliğine özel önem vermiştir. İtalyan faşizmi döneminde de, Nazi Almanya'sı sürecinde de üniversiteler ideolojik çatışmanın merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bunun nedeni yalnızca gençlerin radikalizme açıklığı değildir; aynı zamanda geleceksizlik hissinin en yoğun yaşandığı alanlardan birinin üniversiteler olmasıdır.
Bugün Türkiye’de de benzer bir durum görülmektedir. Diplomaların değersizleşmesi, kira krizleri, yurt krizleri, öğrencilerin çalışmak zorunda kalması, beyaz yakalı geleceğin çökmesi, göç etme arzusunun yaygınlaşması ve genç erkek nüfus içindeki yönsüzleşme; milliyetçi hareketler için güçlü bir mobilizasyon zemini yaratmaktadır.
Ancak burada dikkat çekici olan nokta, bu hareketlerin klasik Alman Nazizmi’ndeki gibi güçlü bir işçi sınıfı söylemine sahip olmamasıdır. Daha çok İtalyan Faşizmi’yle benzer biçimde:
ulusal kimlik,
aşağılanma hissi,
devletin zayıfladığı iddiası,
iç düşman anlatısı,
sokak hakimiyeti,
Sembolik güç gösterileri üzerinden örgütlenen bir siyasal karakter ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle Türkiye’de bugünkü faşizan mobilizasyonu yalnızca seçim siyaseti üzerinden değil, sokak pratiği üzerinden de değerlendirmek gerekir. Özellikle sol, sosyalist ve Kürt hareketlerinin yeniden görünür hale gelmesi; grevlerin son dönemde artması, ekoloji hareketlerinin yaygınlaşması ve 1 Mayıs eylemlerinde ortaya çıkan yaygınlık, milliyetçi hareketler açısından yeni bir tehdit algısı yaratmaktadır.
Son dönemde işçi hareketlerinde görülen canlanma bu bağlamda ayrıca önemlidir. Özellikle maden, metal, lojistik ve hizmet sektörlerinde ortaya çıkan direnişler; uzun süredir bastırılmış toplumsal muhalefetin yeniden moral üretmeye başladığını göstermektedir. Doruk Maden örneğinde görüldüğü gibi, küçük ölçekte bile olsa sonuç alan direniş deneyimleri önemli sembolik etkiler yaratmaktadır.
Ekoloji mücadelelerinin, yerel direnişlerin ve üniversite hareketlerinin daha inatçı hale gelmesi de aynı sürecin parçalarıdır. Kadın hareketinin yeniden görünür hale gelişi de ayrıca önemlidir. Kadın cinayetlerine karşı eylemler, İstanbul Sözleşmesi tartışmaları sonrasında ortaya çıkan feminist mobilizasyonlar ve kampüslerdeki kadın örgütlenmeleri; erkek egemen otorite krizine karşı güçlü bir toplumsal direnç üretmektedir.
Faşizan hareketlerin tarihsel olarak yalnızca etnik korkulardan değil, aynı zamanda erkeklik krizlerinden ve patriyarkal otorite kaybı korkusundan beslendiği düşünüldüğünde; kadın hareketine karşı geliştirilen sert dilin neden bu kadar merkezi olduğu daha net anlaşılmaktadır.
Benzer biçimde deprem sonrasında ortaya çıkan toplumsal dayanışma ağları da devletin mutlak otorite imgesinde ciddi kırılmalar yaratmıştır. 2023 depremleri sonrasında özellikle gençlik içinde gelişen yatay dayanışma ağları, merkezi devlet yapısından bağımsız kolektif hareket kapasitesini görünür hale getirmiştir. Bu süreçte yalnızca yardım faaliyetleri değil; toplumun kendi kendini örgütleme deneyimi de güç kazanmıştır.
Tam da bu nedenle bugün yeni yatay örgütlenme biçimleri faşist hareketler açısından ciddi bir tehdit olarak algılanmaktadır. Çünkü klasik faşist hareketler merkezi otoriteyi, dikey örgütlenmeyi ve tekil ulusal kimlik anlatısını esas alırlar. Oysa bugün ortaya çıkan yeni toplumsal hareketler:
tek merkezli değildir,
klasik parti disiplinine bağlı değildir,
parçalıdır,
çoğuldur,
dijital ağlarla birbirine bağlanmaktadır,
Hızla görünürlük kazanabilmektedir.
Bu durum yalnızca devlet açısından değil, milliyetçi-faşizan hareketler açısından da ciddi bir kontrol sorunu yaratmaktadır. Çünkü yatay hareketler tek bir merkezden bastırılamaz. Bir kampüste başlayan hareket başka bir şehirde yankı bulabilmekte; feminist hareketle ekoloji hareketi, işçi direnişleriyle öğrenci hareketleri dijital alan üzerinden birbirine değebilmektedir.
Bu noktada önemli olan yalnızca klasik sol örgütlenmeler değildir. Aksine, bugün ortaya çıkan yeni toplumsal hareketlerin önemli kısmı geleneksel sol yapıların da tam olarak anlayamadığı yeni biçimler üretmektedir. Çünkü bu hareketler:
merkeziyetçi değildir,
tek ideolojik çizgiye bağlı değildir,
hızlı dağılabilmekte ama hızlı yeniden kurulabilmektedir,
Gündelik hayat üzerinden siyasal alan açmaktadır.
Ancak buna rağmen geleneksel solun etrafında kümelenmiş militan direnme potansiyeli de hâlâ önemli bir toplumsal veri olmaya devam etmektedir. Faşist hareketlerin üniversitelerde ve sokakta sürekli olarak “güç gösterisi” yapma ihtiyacı duymalarının nedenlerinden biri de budur. Çünkü tarihsel olarak faşist hareketler yalnızca seçim kazanmak istemez; aynı zamanda kamusal alanın psikolojik hakimiyetini ele geçirmek isterler.
ODTÜ’de son günlerde yaşanan bayrak tartışmaları da bu açıdan okunmalıdır. Burada mesele doğrudan bayrağın kendisi değildir. Bayrak, faşist hareket açısından duygusal mobilizasyonun ve provokasyonun sembolik aracına dönüştürülmektedir. Asıl mesele:
korku yaratmak,
muhalif alanı savunmaya zorlamak,
tartışmayı içerikten koparıp sembolik sadakat testine çevirmek,
Psikolojik üstünlük kurmaktır.
Bu nedenle bazı sol çevrelerin hızla “bayrağa karşı değiliz” savunmasına çekilmesi de ayrıca tartışılması gereken bir durumdur. Çünkü burada problem bayrak değil; faşist hareketin gündemi belirleme kapasitesidir. Tam da bu nedenle yeni yatay toplumsal hareketler yalnızca devlete değil, aynı zamanda geleneksel solun reflekslerine de itiraz etmektedir. Çünkü klasik savunmacı refleksler çoğu zaman faşist provokasyonun kurduğu zemini kabul etmek anlamına gelmektedir.
Türkiye’de bugünkü milliyetçi-faşizan mobilizasyonu anlamak açısından 1960 ve 70’lerde gelişen faşist hareketlerle bugünkü hareketler arasındaki farklar ayrıca önem taşımaktadır. Çünkü bugünkü tabloyu yalnızca geçmişin tekrar eden bir versiyonu gibi okumak, yeni dönemin özgül karakterini görmeyi zorlaştırmaktadır.
1960 ve 70’lerde Türkiye’de gelişen faşist hareketlerin temel varoluş nedeni doğrudan yükselen devrimci dalgaya karşı reaksiyon üretmekti. O dönemde:
güçlü işçi hareketleri,
kitlesel sendikal örgütlenmeler,
üniversitelerde yaygın sosyalist hareketler,
köylü hareketleri,
antiemperyalist mobilizasyon,
Silahlı devrimci örgütlenmeler toplumun gerçek ve maddi bir politik gücü haline gelmişti.
Dolayısıyla o dönemin faşist hareketi esas olarak:
antikomünizm,
sokakta sol hareketi ezme,
işçi hareketlerini bastırma,
devrimci yükselişi kırma,
Devletin çözülmesini engelleme misyonu üzerinden şekilleniyordu.
Bu nedenle 1970’lerin faşist hareketi daha örgütlü, daha paramiliter ve doğrudan fiziksel çatışma merkezliydi. Üniversiteler, mahalleler ve sendikal alanlar açık ideolojik savaş alanlarına dönüşmüştü. Faşist hareketin temel motivasyonu “komünizm tehdidini durdurmak” olarak sunuluyordu.
Bugün ise tablo önemli ölçüde farklıdır.
Bugünkü Türkiye’de sosyalist hareketler geçmişe kıyasla çok daha parçalı, dağınık ve sınıfsal olarak daha zayıf durumdadır. Büyük fabrikalara dayalı klasik işçi sınıfı örgütlenmeleri çözülmüş, neoliberal dönüşüm toplumun yapısını parçalamış, dijital kapitalizm emek ilişkilerini atomize etmiştir.
Dolayısıyla bugünkü milliyetçi-faşizan mobilizasyon doğrudan güçlü bir devrimci yükselişe karşı oluşmuş değildir. Tam tersine bugün ortaya çıkan reaksiyonun merkezinde:
toplumsal çözülme korkusu,
kimlik krizi,
demografik kaygılar,
göçmen karşıtlığı,
Kürt meselesi,
devletin çözülme korkusu,
erkeklik krizi,
gençliğin geleceksizlik duygusu,
Dijital çağın yarattığı yönsüzlük bulunmaktadır.
Bu nedenle bugünkü hareketler klasik antikomünizmden çok:
etnik korkular,
kültürel kuşatma hissi,
ulusal aşağılanma duygusu,
“Ülke elden gidiyor” anlatısı üzerinden mobilize olmaktadır.
Bugünkü mücadele yalnızca fiziksel sokakta değil, aynı zamanda duygular, semboller, korkular ve dijital alan üzerinde yürümektedir. Türkiye’de son dönemde yeniden görünür hale gelen:
işçi direnişleri,
kadın hareketi,
ekoloji mücadeleleri,
öğrenci hareketleri,
boykot kampanyaları,
dijital dayanışma ağları,
Üniversite protestoları uzun süredir bastırılmış toplumsal enerjinin yeniden kamusal alan üretmeye başladığını göstermektedir.
Tam da bu nedenle bugünkü milliyetçi-faşizan mobilizasyon yalnızca ideolojik değil; aynı zamanda reaksiyoner bir karakter taşımaktadır. Yani yalnızca kendi programını dayatmaya değil, yeniden görünür hale gelen toplumsal muhalefeti psikolojik olarak bastırmaya çalışmaktadır.
Umberto Eco’nun işaret ettiği sürekli tehdit hali, düşman üretimi ve ulusal aşağılanma anlatıları bugün yeniden görünür hale gelirken; Gramsci’nin tarif ettiği hegemonya krizleri de giderek derinleşmektedir. Çünkü eski düzen çözülmekte, ancak yerine geçecek yeni toplumsal form henüz kurulabilmiş değildir.
Türkiye’de bugün ortaya çıkan milliyetçi mobilizasyon bu anlamda klasik 1930’lar faşizminin birebir tekrarı değildir. Ancak:
toplumsal kriz,
kimlik siyaseti,
gençlik öfkesi,
etnik korkular,
digital propaganda,
sokak provokasyonları,
sürekli alarm hali üretimi,
Semboller üzerinden psikolojik hakimiyet kurma çabası gibi unsurlar tarihsel faşizm deneyimleriyle güçlü paralellikler taşımaktadır.
ODTÜ’de yaşanan son gerilimler de bu nedenle yalnızca bir üniversite olayı değildir. Türkiye’de yeni dönemin otoriter-milliyetçi mobilizasyon biçimlerinin üniversite, sokak ve dijital alan üzerinden nasıl şekillendiğini gösteren önemli işaretlerden biridir.




Yorumlar