top of page

Mutlak Butlan ve Devletin Arzu Mimarisi: CHP, Kürt Meselesi, Alevilik ve Türkiye’de Kontrollü Muhalefetin İnşası-Yücel Tekin

  • 22 May
  • 8 dakikada okunur

Türkiye’de siyasal alan uzun zamandır yalnızca seçimler, partiler ve anayasal kurumlar üzerinden işlemiyor. Görünen parlamenter mekanizmaların altında, çok daha derin bir yönetim mantığı çalışıyor: toplumsal arzunun yönetimi.

Bu nedenle bugün Türkiye’de yaşanan siyasal krizleri yalnızca “otoriterleşme”, “hukukun çöküşü”, “tek adam rejimi” ya da “demokrasi sorunu” gibi kavramlarla açıklamak giderek yetersizleşiyor. Çünkü devlet artık yalnızca baskı aygıtlarıyla çalışan bir yapı değil; aynı zamanda toplumsal enerjiyi yöneten, muhalefeti kontrollü biçimde dolaşıma sokan, öfkeyi soğuran, arzuyu devletin dolaşım sistemine bağlayan devasa bir organizma gibi işliyor.

21 Mayıs 2026’da CHP yönetiminin “mutlak butlan” gerekçesiyle yargı eliyle tasfiye edilmesi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun geçici olarak yeniden partinin başına getirilmesi bu yüzden yalnızca bir parti içi kriz değildir. Bu olay, Türkiye’de devletin muhalefeti hangi sınırlar içinde görmek istediğinin açık ilanıdır.

Çünkü Türkiye’de devletin temel refleksi hiçbir zaman yalnızca muhalefeti yok etmek olmadı. Devletin asıl uzmanlığı, muhalefeti yönetmek oldu.

Tam da bu yüzden Türkiye siyasal tarihinin görünmeyen ama süreklilik taşıyan temel mottolarından biri şudur:

“Memlekete komünizm gerekirse onu da biz getiririz.”

Bu cümle yalnızca Soğuk Savaş döneminin klasik devlet kibri değildir. Aynı zamanda Türkiye devlet aklının özeti gibidir. Çünkü bu anlayışa göre ülkede hiçbir büyük toplumsal enerji kontrol dışı gelişmemelidir. Sol gerekiyorsa kontrollü sol, İslam gerekiyorsa kontrollü İslam, Kürt hareketi gerekiyorsa kontrollü Kürt hareketi, Alevilik gerekiyorsa kontrollü Alevilik yaratılmalıdır.

Devlet açısından asıl tehlike muhalefetin varlığı değil, denetlenemeyen toplumsal özneleşmedir.

Deleuze ve Guattari’nin sözünü ettiği anlamda mesele tam da “arzu akışlarının” kontrolüdür. Çünkü arzu yalnızca bireysel bir dürtü değildir; toplumsal enerjinin kendisidir. İnsanların birlikte hareket etme kapasitesi, dayanışma üretmesi, yeni yaşam biçimleri kurabilmesi, kolektif bir gelecek tahayyülü geliştirebilmesi demektir.

Devlet ise tam da bu noktada devreye girer: Arzuyu bastırmak kadar onu kendi mekanizmalarına bağlamak ister.

Türkiye’de son otuz yılın siyasal tarihi büyük ölçüde bunun hikâyesidir.

Kılıçdaroğlu’nun Yükselişi: Bürokratik Muhalefetin İnşası

Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP içerisindeki yükselişi bu açıdan son derece öğreticidir.

Kılıçdaroğlu, klasik anlamda toplumsal mücadelelerin içinden çıkan bir siyasal figür değildi. Hayatının büyük bölümü devlet bürokrasisi içinde geçti. Maliye bürokrasisi, Sosyal Sigortalar Kurumu başkanlığı ve kamusal yönetim deneyimiyle şekillenmiş bir devlet insanıydı.

Bu durum yalnızca biyografik bir ayrıntı değildir.

Çünkü bürokrasi belirli bir zihniyet üretir: Krizleri yönetmek, toplumsal enerjiyi kontrol etmek, çatışmayı sistem içinde absorbe etmek, düzeni korumak.

Bu nedenle yıllar önce Kılıçdaroğlu CHP’nin başına geldiğinde birçok kişi bunu “dürüst ve temiz siyaset” umudu olarak yorumlarken, başka bir okuma da mümkündü: Hayatı boyunca devlet hiyerarşisi içinde şekillenmiş bir figür, devletin kurucu refleksleriyle gerçek bir tarihsel çatışma yaşayabilir miydi?

Deniz Baykal’ın kaset operasyonuyla tasfiyesi burada kritik bir eşikti.

Baykal dönemi artık iktidarın ihtiyaç duyduğu işlevi tüketmişti. Sert kutuplaştırıcı CHP modeli, Erdoğan iktidarının ilk yıllarında işe yarıyordu; çünkü merkez sağ muhafazakâr seçmeni korkutarak AKP’nin tahkim edilmesine katkıda bulunuyordu. Ancak bir noktadan sonra sistem daha farklı bir muhalefet biçimine ihtiyaç duydu: Daha sakin, daha uzlaşmacı, daha kontrollü, daha pasifize edici bir figüre.

Kılıçdaroğlu’nun defalarca söylediği “Ben göreve talip olmadım, bana teklif edildi” sözü bu yüzden önemlidir. Çünkü Türkiye’de birçok siyasal figür gerçekten toplumsal mücadelelerin zorlamasıyla değil, devletin ihtiyaç duyduğu geçiş anlarında öne çıkarılır.

Burada mesele komplocu bir indirgeme değildir. Mesele, devlet aklının toplumsal enerjiyi hangi kanallara yönlendirdiğidir.

Alevilik, Kürtlük ve Sessizleştirme Mekanizması

Kılıçdaroğlu’nun siyasi hikâyesindeki en çarpıcı paradokslardan biri de budur: Bir Alevi ve Kürt kimliğine sahip olmasına rağmen, bu kimliklerin tarihsel taleplerini temsil eden bir siyasal çizgi geliştirmedi.

Tam tersine, Türkiye’de Alevilerin en yoğun asimilasyon süreçlerinden birinin yaşandığı dönemde CHP genel başkanıydı.

Bugün Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı üzerinden yürütülen devlet politikası bunun somut örneğidir. Devlet ilk kez açık biçimde Aleviliği kendi bünyesinde tanımlama, düzenleme ve yönetme yetkisini kurumsallaştırdı.

Bu kurumun adı bile durumu açıklıyor: “Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı.”

Burada Alevilik inançsal ve siyasal bir özne olarak değil, “kültürel” bir alan olarak yeniden tanımlanıyor. Yani talepleri olan tarihsel bir topluluk olmaktan çıkarılıp folklorik bir unsura indirgeniyor.

Daha da önemlisi, devlet ilk kez Aleviliği doğrudan kendi idari yapısı içine alarak kontrol etmeye çalışıyor.

Ve bu süreç tam da bir Alevi CHP genel başkanının olduğu dönemde gerçekleşiyor.

Bu tesadüf değildir.

Çünkü devlet açısından bazen bir kimliğin dışarıdan bastırılması yerine, içeriden temsil edilerek etkisizleştirilmesi daha işlevseldir.

Kılıçdaroğlu dönemi boyunca CHP içerisindeki Alevi toplumsallığı büyük ölçüde edilgenleştirildi. Alevilerin tarihsel eşit yurttaşlık talepleri, laiklik mücadelesi ve zorunlu din dersleri gibi başlıklarda güçlü bir toplumsal hat kurulmadı. Tam tersine, Alevi toplumu CHP’nin oy  tabanına indirgenerek sistem içi pasif bir destek alanına dönüştürüldü.

Daha çarpıcı olan ise şuydu: Kılıçdaroğlu siyasi hayatı boyunca Aleviliği neredeyse hiç ağzına almadı. Alevilikten açık biçimde söz ettiği nadir anlardan biri, cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde yayımladığı kısa videoydu. Ancak bu çıkış bile Alevilerin tarihsel hak mücadelesiyle bağ kuran bir siyasal hat üretmekten çok, seçim atmosferi içerisinde son derece kritik ve riskli bir anda yapılmış bir kimlik açıklaması olarak kaldı.

Üstelik toplumda hâlâ güçlü biçimde yaşayan Alevi karşıtı önyargılar düşünüldüğünde, bu çıkışın seçim sürecini olumsuz etkileyebileceği yönünde ciddi tartışmalar ortaya çıktı.

Böylece Alevilik, tarihsel eşitlik ve özgürlük mücadelesinin parçası olarak değil, seçim stratejisi içerisinde konuşulan bir kimlik unsuruna indirgenmiş oldu.

Üstelik Kılıçdaroğlu’nun “Dersimli Kemal” gibi isimlendirmelerle anılması da benzer biçimde paradoksal bir karakter taşıyordu. Çünkü bu tür sembolik göndermeler, çoğu zaman Dersim’in tarihsel hafızasıyla gerçek bir politik bağ kurmaktan çok, kontrollü bir temsil alanı yaratıyordu.

Yani Alevilik ve Dersim kimliği siyasal özneleşmenin değil, temsil siyasetinin parçası haline getiriliyordu.

Aynı durum Kürt meselesinde de yaşandı.

Gezi sonrası süreçte ilk kez Türkiye toplumsal muhalefetiyle Kürt hareketi arasında tarihsel bir temas zemini açılmıştı. Gezi yalnızca bir kent isyanı değildi; Türk, Kürt, Alevi, seküler, feminist, anarşist, sosyalist ve çevreci hareketlerin birbirini doğrudan deneyimlediği büyük bir toplumsal kırılmaydı.

Devlet açısından asıl tehlike buydu.

Çünkü ilk kez Türkiye’de farklı toplumsal arzular birbirine temas etmeye başlamıştı.

Tam da bu nedenle sonraki süreçte HDP’nin yükselişi engellenmek istendi. Selahattin Demirtaş’ın yarattığı toplumsal etki yalnızca seçim başarısı değildi; Kürt hareketinin Türkiye toplumsal zeminiyle doğrudan temas kurabilmesiydi.

Ve tam bu noktada CHP tarihsel bir kırılma anında devlet refleksine yakın bir pozisyon aldı.

HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına verilen destek, yalnızca parlamenter bir oylama değildi. Türkiye’de demokratik siyasal alanın daraltılmasının önünü açan büyük eşiklerden biriydi.

Selahattin Demirtaş ve birçok HDP’li siyasetçinin tutuklanması, Gezi sonrası açılan ortak toplumsal zeminin parçalanmasının da aracı oldu.

Burada yine aynı mekanizma çalışıyordu: Toplumsal arzuların birbirine bağlanmasını engellemek.


Öcalan, Devlet ve Kontrollü Çatışma

Aynı yönetim mantığını Abdullah Öcalan meselesinde de görmek mümkündür.

1999’da Abdullah Öcalan yakalandığında Türkiye’de milliyetçi histeri en yüksek düzeye çıkarılmıştı. MHP iktidar ortağıydı ve toplumun önemli bir kesimi Öcalan’ın idam edilmesini istiyordu.

Ancak devlet tam bu noktada başka bir strateji izledi.

Öcalan asılmadı.

O dönem özellikle dar da olsa bazı anarşist ve radikal çevrelerde yapılan yorumlardan biri şuydu: Devlet, Kürt meselesini tamamen çözmek değil, yönetilebilir biçimde sürdürmek istiyor.

Çünkü Öcalan’ın idam edilmesi kısa vadede milliyetçi öfkeyi tatmin edebilirdi; ancak uzun vadede kontrol edilemeyen bir Kürt toplumsal öfkesini tetikleme riski taşıyordu. Devlet ise tam tersine, Kürt hareketini belirli sınırlar içinde tutabileceği bir mekanizmayı korumayı tercih etti.

Bu nedenle devletin tasavvurunda  Öcalan yalnızca bir mahkûm değil; aynı zamanda devletin Kürt siyasal alanını yönetmesinin potansiyel araçlarından biriydi.

Devlet istediğinde savaş politikalarını sertleştirerek milliyetçi mobilizasyon yaratıyor, istediğinde ise Öcalan üzerinden “çözüm”, “barış”, “müzakere” söylemlerini devreye sokarak Kürt toplumsal enerjisini yeniden denetimli alanlara çekiyor.

Burada mesele samimi bir demokratik çözüm arayışından çok, çatışmanın yönetilebilir düzeyde tutulmasıdır.

Yani devlet açısından temel hedef: Ne tam savaşın bitmesi ne de tam kopuşun yaşanmasıdır. Temel hedef kontrolün kaybedilmemesidir.


15 Temmuz, Kontrollü Kriz ve Devletin Yeniden Kuruluşu

Türkiye’de devletin toplumsal arzuyu yönetme kapasitesini anlamak açısından 15 Temmuz süreci de kritik bir eşikti.

Bugün hâlâ 15 Temmuz’un bütün boyutları açığa çıkarılmış değildir. Ancak süreç boyunca ortaya çıkan birçok veri, olayın yalnızca “devlete sızmış bir cemaatin başarısız darbe girişimi” anlatısıyla açıklanamayacağını gösteriyordu. Özellikle darbe girişiminden aylar önce Amerikan basınında ve istihbarat çevrelerine yakın yayınlarda Türkiye’de olası bir askeri müdahaleden söz edilmeye başlanması, devletin hiçbir şeyden habersiz olduğu anlatısını ciddi biçimde tartışmalı hale getiriyordu.

Burada mesele basit bir “darbe oldu / olmadı” ikiliğinden daha derin bir yerde duruyor.

Çünkü Deleuze ve Guattari’nin tarif ettiği anlamda devlet makinesi çoğu zaman yalnızca krizlere tepki vermez; krizleri aynı zamanda kendi yeniden yapılanmasının aracı haline getirir. Devlet açısından bazı krizler bastırılması gereken tehditler değil, toplumu yeniden dizayn etmek için kullanılabilecek büyük fırsatlardır.

15 Temmuz sonrasında yaşanan tam da buydu.

Olağanüstü Hal rejimi yalnızca darbecilerle mücadele amacıyla kurulmadı; Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yapısının yeniden biçimlendirilmesinin aracı haline geldi. Üniversitelerden medyaya, sendikalardan yargıya, muhalefet alanlarından kültürel yaşama kadar geniş bir toplumsal tasfiye süreci başladı.

Ve bu süreçte dikkat çekici olan şey, çok farklı siyasal yapıların devletin kurduğu yeni koroya eklemlenmesiydi.

Birçok muhalif yapı bile kısa sürede “devletin bekası”, “demokrasi savunması”, “milli birlik” söylemleri içine çekildi. Böylece toplumsal enerji yeniden devlet merkezli bir güvenlik anlatısına bağlandı.

Burada “cemaat”in işlevi de kritik hale geldi.

Çünkü bütün tarihsel ve yapısal sorumluluklar tek bir günah keçisi üzerine yıkılarak devletin kendisi aklandı. Oysa cemaat yapılanması onlarca yıl boyunca devletin doğrudan içinde büyümüş, kadrolaşmış, korunmuş ve desteklenmişti. Fakat 15 Temmuz anlatısı, bütün bu tarihsel ortaklığı görünmez hale getirdi.

Böylece devlet kendi iç çelişkilerini, kendi tarihsel suç ortaklıklarını ve kendi yeniden yapılanma stratejilerini görünmez kılarken, topluma da yeni bir korku rejimi sundu.

Bu aynı zamanda toplumsal arzunun yeniden kodlanmasıydı.

Çünkü korku altındaki toplum, güvenlik arzusuyla hareket etmeye başlar. Güvenlik arzusu ise bireyleri özgürleşme ihtimalinden uzaklaştırıp devlete daha fazla bağımlı hale getirir.

Tam da bu yüzden 15 Temmuz sonrası süreç yalnızca bir tasfiye dönemi değil, aynı zamanda Türkiye’de yeni bir mikro-faşizm dalgasının yaygınlaşma süreciydi.


Türkiye Solu, Yenilgi ve Yakalama Aygıtı

Ancak burada yalnızca devletin baskı kapasitesinden değil, aynı zamanda muhalefetin tarihsel yenilgilerinden de söz etmek gerekiyor.

Türkiye sol hareketinin önemli bir bölümü, 12 Eylül yenilgisiyle gerçek anlamda hesaplaşamadı. Bu yalnızca askeri bir yenilgi değildi; aynı zamanda ideolojik, kültürel ve toplumsal bir çözülmeydi. Sol hareket, devlet şiddetiyle ezildiği kadar, toplumla kurduğu bağı da büyük ölçüde kaybetti. İşçi sınıfı içerisindeki örgütlenme kapasitesinin parçalanması, mahalle ilişkilerinin çözülmesi, sendikal alanın neoliberalizmle birlikte tasfiye edilmesi ve toplumsal yaşamın bireyselleştirilmesi sonucunda, sol hareket giderek kendi içine kapanan dar politik kümelere dönüştü.

Fakat asıl sorun, bu yenilgiyle yüzleşilememesiydi.

Çünkü yenilgiyle yüzleşmek, yalnızca kaybedilen askeri ya da politik mevzileri değil, düşünme biçimlerini de sorgulamayı gerektirirdi. Oysa Türkiye solu büyük ölçüde kendi tarihsel anlatısını kutsallaştırarak korumayı tercih etti. Böylece toplumsal dönüşüm kapasitesi zayıfladı. Deleuze ve Guattari’nin sözünü ettiği anlamda devrimci arzunun akışkanlığı dondu; hareketler kendi tekrarlarını üreten kapalı yapılara dönüştü.

Tam da bu yüzden Gezi Direnişi sırasında ortaya çıkan tablo son derece öğreticiydi.

Gezi’yi başlatan enerji büyük ölçüde örgütsüz, yatay, yaratıcı ve doğrudan toplumsal bir enerjiydi. İnsanlar yalnızca politik sloganlar üretmiyor; yeni dayanışma biçimleri, yeni yaşam ilişkileri, yeni dil biçimleri kuruyordu. Forumlar, ortak mutfaklar, duvar yazıları, mizah, anonim kolektif üretim biçimleri… Bunların tamamı Deleuze ve Guattari’nin tarif ettiği anlamda “rizomatik” bir toplumsal akış üretiyordu. Yani merkezi olmayan, hiyerarşik işlemeyen, sürekli çoğalan bir toplumsal yaratıcılık açığa çıkıyordu.

Devlet açısından asıl tehdit buydu.

Çünkü rizomatik hareketler yalnızca iktidarı protesto etmez; iktidarın toplumu örgütleme biçimini anlamsızlaştırmaya başlar.

Fakat dikkat çekici olan şuydu: Türkiye solunun önemli bir bölümü bu yeni toplumsal enerjiyle gerçek bir ilişki kurmakta zorlandı. Gezi sırasında halkın önünde değil, çoğu zaman halkın gerisinde kaldı. Daha önemlisi, Gezi barikatlarının kaldırılması ve hareketin kontrollü alanlara çekilmesi konusunda birçok sol yapı, doğrudan ya da dolaylı biçimde “düzenleyici” rol üstlendi.

Bu durum basit bir “ihanet” ya da “korkaklık” meselesiyle açıklanamaz. Burada daha derin bir problem vardı: Devletin yakalama aygıtı yalnızca düzen partilerini değil, radikal muhalefeti de belirli ölçülerde kendi mantığı içine çekmişti.

Deleuze ve Guattari’nin “apparatus of capture” dediği şey tam olarak budur. Devlet yalnızca baskı uygulamaz; aynı zamanda toplumsal akışları kendi dolaşım sistemine bağlar. Devrimci enerji bile zamanla temsil mekanizmalarına, örgütsel hiyerarşilere, kimlik kalıplarına ve yönetilebilir muhalefet biçimlerine dönüştürülebilir.

Bu nedenle bugün Türkiye’de yalnızca iktidarın baskısından değil, muhalefetin de devlet mantığıyla biçimlenmiş olmasından söz etmek gerekiyor.

Gezi’den sonra yaşanan süreç bunun açık örneğidir. Sokak hareketi geri çekildikçe siyaset yeniden temsil krizine sıkıştı. Toplumsal arzu yeniden parlamenter alanın dar sınırlarına kapatıldı. İnsanların doğrudan özneleşme deneyimi, yeniden liderler, partiler ve seçim stratejileri içinde soğuruldu.

Bu durum Deleuze ve Guattari’nin “yeniden-yurtsuzlaştırma” (reterritorialization) dediği süreci hatırlatır. Gezi kısa süreliğine toplumsal alanı yersizyurtsuzlaştırmıştı; yani mevcut iktidar ilişkilerini çözmeye başlamıştı. Fakat hem devlet hem de kurumsal muhalefet bu enerjiyi yeniden güvenli siyasal sınırlara çekti. Böylece toplumsal arzu yeniden kodlandı.


Mutlak Butlan: Devletin Mesajı

Bugün CHP’ye yönelik “mutlak butlan” müdahalesi tam da bu tarihsel bağlam içinde okunmalıdır.

Bu yalnızca bir mahkeme kararı değildir. Devletin muhalefete verdiği tarihsel mesajdır:

“Sınırlarınızı aşarsanız sizi yeniden dizayn ederim.”

Ve belki daha önemlisi: Türkiye’de muhalefetin önemli bölümü bu dizayn mekanizmasını zaten kendi içinde taşımaktadır.

Çünkü Türkiye’de sorun yalnızca baskıcı devlet değildir. Sorun, toplumsal arzunun sürekli temsil mekanizmaları içinde soğurulmasıdır.

Bugün ekonomik krizden kadın hareketine, Kürt meselesinden Aleviliğe kadar bütün toplumsal alanlarda yaşanan temel çatışma budur: Toplumun kendi özneleşme kapasitesi ile devletin bu enerjiyi yönetme kapasitesi arasındaki mücadele.

Ve Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan şey yalnızca seçim sonuçları değil, bu mücadelede hangi tarafın toplumsal arzuyu gerçekten özgürleştirebileceği olacaktır.

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page