top of page

Kültürel Hegemonyanın Dijital Fabrikası: Gramsci’nin Gözlüğünden Türkiye-- Çağrı Kurnaz

  • 10 May
  • 15 dakikada okunur

 


Dijital platformlar, günümüzde sadece birer iletişim aracı değil, aynı zamanda Gramsci’nin “entelektüel ve ahlaki liderlik” olarak tanımladığı hegemonya sürecinin en gelişkin aygıtlarına dönüşmüştür. Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nde tasvir ettiği okullar, kiliseler ve gazetelerin işlevini bugün algoritmalar, filtre balonları, influencerlar ve veri madenciliği üstlenmektedir. Türkiye, günde ortalama 7 saat 13 dakikayı aşan internet kullanımı ve 62,3 milyonu bulan aktif sosyal medya kullanıcısıyla, bu yeni hegemonya düzeninin en yoğun deneyimlendiği coğrafyalardan biridir. Elinizdeki makale, önceki iki teorik metnin izinden giderek, dijital kültürel hegemonya sürecini Türkiye özelinde somut veriler ve örneklerle yeniden kavramsallaştırmayı, Marx’ın ekonomi politik kavramları ile Gramsci’nin hegemonya analizini bu yeni sahada birlikte işletmeyi amaçlamaktadır. Metin, dijital sağduyunun imalatından meta fetişizmine, pasif devrimden dijital kolonyalizme, hegemonyanın zor ve rıza ikiliğine dek uzanan bir yelpazede, her bir sürecin Türkiye’deki somut tezahürlerine odaklanacaktır. Makalenin sonunda, tüm bu karamsar tabloya rağmen, Gramsci’nin iyimser irade çağrısının dijital çağda ne anlama geldiği ve karşı-hegemonya imkânının hangi zeminde aranması gerektiği tartışılacaktır.

 

1. Dijital Dönüşümün Türkiye’deki Boyutları: Hegemonya Çağının Nicel Haritası

 

Kültürel hegemonyanın dijital çağdaki işleyişini anlamanın ilk adımı, Türkiye’nin içinde bulunduğu dijital ekolojinin sayısal büyüklüğünü kavramaktan geçer. Çünkü hegemonya, niceliğin olmadığı yerde işlemez; rızanın üretilmesi, üretildiği ortamın yaygınlığıyla doğru orantılıdır. 2025 yılı verilerine göre Türkiye’de 16-74 yaş arasındaki nüfusta internet kullanım oranı, bir önceki yıla göre 1,8 puanlık bir artışla yüzde 90,9’a yükselmiştir. TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması, bu oranın 2020’de yüzde 79 düzeyinde olduğunu göz önüne alındığında, beş yılda yaklaşık 12 puanlık bir sıçrama yaşandığı görülmektedir. Bu sıçramanın anlamı yalnızca teknik bir dönüşüm değildir; her yeni kullanıcı, aynı zamanda hegemonya aygıtlarının etki alanına giren yeni bir rıza öznesidir.

 

Üstelik bu kullanıcıların önemli bir kısmı, erişim düzeyinin çok ötesinde bir yoğunlukta dijital ortamda zaman geçirmektedir. Türkiye, günlük ortalama internet kullanım süresinde dünya ortalamasının üzerinde bir yerde durmakta, kullanıcılar sosyal medya platformlarında günde yaklaşık üç saat vakit geçirmektedir. Bu süre, Gramsci’nin döneminde bir işçinin gazete okumaya veya sendika toplantısına ayırdığı zamanın katbekat fazlasıdır. Sosyal medya platformları arasında dağılıma bakıldığında ise tablonun karmaşıklığı daha da belirginleşir. En yaygın kullanılan platformlar arasında WhatsApp yüzde 88,6 ile ilk sırada yer alırken, onu YouTube yüzde 72,9 ve Instagram yüzde 68,1 izlemektedir. Platformların mutlak kullanıcı sayılarına bakıldığında ise Instagram 57,5 milyon, YouTube 57,5 milyon, TikTok 40,2 milyon, Facebook 34,8 milyon ve X (eski adıyla Twitter) 19,7 milyon kullanıcıya ulaşmış durumdadır.

 

Bu rakamların hegemonya açısından önemi, bazı platformların (örneğin We Are Social ve Meltwater tarafından hazırlanan Dijital 2025 Türkiye Raporu’nun da ortaya koyduğu gibi) adeta birer “toplumsal çekirdek” haline gelmiş olmasıdır. Gramsci’nin sivil toplum kurumları olarak tanımladığı okullar, aile ve sendikalar, bugün bir ölçüde işlevlerini bu platformlara devretmiş durumdadır. Bir gencin siyasal yönelimi artık öncelikle okulda öğrendikleriyle değil, “keşfet” sayfasında karşısına çıkan viral içeriklerle şekillenir. Bir yurttaşın ekonomi politik hakkındaki fikirleri ise sendika eğitimlerinden çok bir finans fenomeninin 45 saniyelik YouTube Shorts videosundan beslenir. İşte bu yaygınlık ve derinlik, dijital kültürel hegemonyanın işlemesi için gerekli zemini oluşturur. Türkiye’nin dijital dönüşümünün ardındaki mana, erişim oranlarından çok, bu platformların toplumsal hayatın neredeyse tüm alanlarını kuşatan ağ etkisinde saklıdır. Bu ağ etkisi içinde her bir kullanıcı, sadece bir tüketici değil, aynı zamanda hegemonik rızanın gönüllü bir taşıyıcısı haline gelir.

 

2. Algoritmik Sağduyunun İmalatı: Filtre Balonları, Yankı Odaları ve Siyasal Kutuplaşma

Gramsci’nin “sağduyu” (common sense) kavramı, yirminci yüzyılın başında, halkın gündelik hayatta kullandığı, parçalı, çelişkili ve çoğunlukla muhafazakâr inançlar bütününü tanımlamak için kullanılıyordu. Bu sağduyu, komşu sohbetlerinde, pazar vaazlarında, aile içi konuşmalarda ve yerel gazetelerin köşe yazılarında üretilirdi. Bugün ise sağduyunun üretim yeri kökten değişmiştir. Artık o, öncelikli olarak kişiselleştirilmiş algoritmik beslemelerde, öneri motorlarında ve viral trendlerde inşa edilir. Türkiye özelinde bu dönüşüm, hem nicel hem de nitel olarak son derece çarpıcıdır.

Araştırmalar, Türkiye’de sosyal medya kullanıcılarının yalnızca kendi görüşlerini pekiştiren içeriklere maruz kaldığını ve bu durumun siyasal kutuplaşmayı derinleştirdiğini göstermektedir. Kullanıcıların yüzde 72,3’ü sosyal medyanın insanları kutuplaştırdığını belirtirken, aynı kullanıcıların yüzde 86,7’si farklı görüşlerle karşılaştıklarını ifade etmektedir. Bu görünürde çelişkili iki veri, aslında algoritmik sağduyu üretiminin temel paradoksunu yansıtır: Kullanıcı, algoritma tarafından sürekli olarak kendi dünya görüşüne yakın içeriklerle beslenir, ancak nadiren ve düzensiz aralıklarla karşılaştığı “öteki” söylemlerle de yüzleşmek zorunda kalır ki bu yüzleşme, çoğu zaman düşmanlık ve ötekileştirme biçiminde tezahür eder. Filtre balonlarının (filter bubbles) ve yankı odalarının (echo chambers) işleyiş mekanizması tam da bu noktada devreye girer. Algoritmalar, kullanıcının tıklama davranışını, beğeni ve paylaşım pratiklerini analiz ederek bir tür benzerlik sarmalı yaratır; kullanıcı hangi içeriğe ne kadar süre baktıysa, gelecekte ona daha çok benzer içerik görecektir. Bu döngü, tıpkı bir balon gibi kullanıcıyı çevreleyen ve dışarıdaki dünyayı giderek bulanıklaştıran bir koridor etkisi yaratır. Bu durum, kullanıcının kendi inançlarının sorgulanmasız bir şekilde pekişmesine, karşıt görüşlerin ise ya “aptalca” ya da “düşmanca” olarak etiketlenmesine yol açar.

Türkiye özelinde bu sürecin en belirgin sonuçlarından biri, siyasal içeriklerin tüketim biçimindeki radikal dönüşümdür. Siyasal partilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve hatta bireysel siyasal aktörlerin kampanya stratejileri artık büyük ölçüde algoritmaların mantığına göre şekillenmektedir. Algoritmanın gözünde “popüler” olan, “doğru” olanın önüne geçmekte; duygu yüklü, kutuplaştırıcı ve basitleştirici içerikler, karmaşık ve nüanslı analizlerden çok daha geniş bir kitleye ulaşmaktadır.

Sağduyu kavramının yeniden tanımlanması gereken nokta işte tam burasıdır. Gramsci’nin döneminde sağduyu, yavaş birikimli, yüz yüze ilişkilerde şekillenen bir şeydi. Bugün ise sağduyu, algoritmaların tetiklediği ani duygulanım patlamalarıyla saniyeler içinde üretilip yayılabilmektedir. Bir kullanıcı sabah uyandığında telefonunu açtığında gördüğü ilk beş video ona günün “normal”i, “makul”ü ve hatta “ahlaki”si hakkında bir çerçeve sunar. O gün boyunca bu çerçevenin dışına çıkma ihtimali, yapay zekâ ile optimize edilmiş öneri sistemleri sayesinde giderek azalır. Türkiye’de yapılan araştırmalar, kişiselleştirilmiş haber akışlarının politik kamplaşmayı derinleştirdiğini ve bireylerin yalnızca kendi siyasal yönelimlerini onaylayan içeriklerle karşılaşma olasılığını artırdığını ortaya koymaktadır. Bu anlamda, dijital çağda Gramsci’nin “sağduyu” kavramını yeniden okumak, onun hâlâ geçerli olduğunu, ancak üretim hızının, yayılma kapasitesinin ve kullanıcı bağımlılığının niteliksel olarak değiştiğini görmek demektir. Artık sağduyu, bireyin özerk ve bilinçli bir tercihi olmaktan çok, algoritmanın kullanıcıya dayattığı bir gerçeklik algısına dönüşmüştür ve kullanıcı bu dayatmanın farkında bile değildir.

 

3. Duygulanım Ekonomisi ve Influencer Kültürü: Arzunun Metalaşması ve Yabancılaşma

Gramsci’nin hegemonya teorisinin en özgün yanlarından biri, iktidarın yalnızca bilinç düzeyinde değil, aynı zamanda duygulanım ve arzu düzeyinde de işlediğini sezgisel olarak kavramasıydı. Onun “rıza” kavramı, sadece mantıksal bir iknayı değil, aynı zamanda bir bağlanma biçimini de içeriyordu. Dijital çağda bu duygulanım boyutu, Hardt ve Negri’nin “gayri maddi emek” kavramıyla daha da derinleşmiş ve bir “arzu ekonomisi”ne dönüşmüştür. Türkiye’de bu sürecin ana aktörleri ise kuşkusuz influencerlardır. Influencer kültürü, klasik reklamcılığın ötesine geçen, tüketiciyle doğrudan duygusal bir bağ kuran, aradaki mesafeyi ortadan kaldıran yeni bir pazarlama biçimidir. Bu ilişkinin ekonomik büyüklüğü, sürecin toplumsal ağırlığını göstermesi açısından çarpıcıdır.

 

Türkiye’de influencer pazarının büyüklüğü 2025 sonu itibarıyla yaklaşık 450 milyon dolar düzeyine ulaşmış durumdadır. Sektör, 2024 yılının ilk yarısında yüzde 87 oranında büyüyerek 3,1 milyar TL seviyesine ulaştı. Bu rakamlar, dijital kültürel hegemonyanın sadece sembolik değil, aynı zamanda ekonomik bir gerçeklik olduğunu göstermektedir. Bu ekonomik boyut, küresel çapta influencer pazarlama sektörünün 2025’te 32,55 milyar dolara ulaşması beklentisiyle de uyum içindedir. Türkiye’nin bu küresel pastadan aldığı pay, her ne kadar mutlak rakamlarla sınırlı kalsa da, toplumsal nüfuz ve kültürel etki açısından oldukça yüksektir.

 

Ancak influencer ekonomisinin işleyişinde bir paradoks yatmaktadır. Influencerlar, “kendi işinin patronu” olarak algılansa da, faaliyetleri neredeyse tamamen platform sahiplerinin belirlediği kurallar, algoritmalar ve reklam politikalarına bağımlıdır. Bu bağımlılık, Marx’ın yabancılaşma kavramının yepyeni bir biçimde tezahür etmesine yol açar. Marx, Kapital’de işçinin emeğinin ürününe yabancılaşmasını, işçinin ürettiği nesnenin ona ait olmaması, sermayeye ait olması olarak tanımlıyordu. Günümüz influencer’ı için bu yabancılaşma daha da radikaldir: Ürettiği içerik, yaratıcılığı, duygusal emeği, hatta kendi özel hayatı bile platform tarafından bir metaya dönüştürülmekte ve karşılığında aldığı şey, soyut bir etkileşim sayısı (beğeni, yorum, takipçi) olmaktadır. Bu sayı, bir tür fetiş nesnesi haline gelir; influencer için takipçi sayısındaki bir düşüş, tıpkı bir işçinin ücretinin kesilmesi gibi, varoluşsal bir krize dönüşebilir. Onun öz-değeri, kendi ürettiği içeriğe değil, platformun ona biçtiği sayısal göstergeye endekslenmiştir.

 

Dahası, bu ilişki ağı içinde kullanıcı da bir tür “yaratıcı tüketici” (prosumer) konumundadır. Kullanıcı, bir influencerın gönderisini beğendiğinde veya bir ürünü satın almak için influencerın bağlantısını tıkladığında, aslında bir emek sürecine katılmış olur. Bu emeğin karşılığını ise içerik tüketiminden aldığı haz, yani duygulanımsal tatmin olarak deneyimler. Platform ise bu tatmin duygusunu sürekli kılacak şekilde algoritmasını optimize eder. Bir TikTok kullanıcısının ekrana bakarak geçirdiği her saniye, platform için potansiyel bir reklam geliridir. Bu döngü içinde, kullanıcı sömürüldüğünü hissetmez, çünkü sömürüyü duygusal bir bağlılık olarak yaşar. Türkiye’de TikTok’un 40,2 milyon, YouTube’un 57,5 milyon kullanıcıya ulaşması, bu arzunun metalaştırılması sürecinin ne kadar büyük bir kitleyi kapsadığını göstermektedir. Her bir kullanıcı, ekrana bakarak geçirdiği her an, veri olarak toplanmakta, modellenmekte ve reklam algoritmalarını beslemektedir. Bu süreç içinde kullanıcı, kendisini özgür bir birey olarak deneyimler; oysa Gramsci’nin kavrayışıyla, bu tam anlamıyla “rıza”nın en saf halidir: Kullanıcı, kendi sömürüldüğü düzeni, orada bulduğu duygusal tatmin nedeniyle meşru görmekle kalmaz, ona arzuyla bağlanır.

 

4. Meta Fetişizminin Dijital Yoğunlaşması: Beğeni, Takipçi ve Etkileşimin Şeyleşmesi

Marx’ın Kapital’in ilk bölümlerinde geliştirdiği “meta fetişizmi” kavramı, belki de dijital çağda en çarpıcı dönüşümü yaşayan Marksist kavramlardan biridir. Meta fetişizmi, insanlar arasındaki üretim ilişkilerinin, metalar arasındaki ilişkilermiş gibi görünmesi durumudur. Toplumsal ilişkiler şeyleşir, nesneleşir; insan, kendi emeğinin ürünü karşısında yabancılaşır. Marx’a göre fetişizm, “insanların kendi emek faaliyetlerinin toplumsal karakterinin, emek ürünlerinin nesnel karakteri olarak karşılarına dikilmesidir.” Bugün, dijital platformlar bu fetişizmi daha önce benzeri görülmemiş bir yoğunlukta işletmektedir.

Türkiye’de sosyal medya kullanıcılarının gündelik pratiklerine bakıldığında, fetişizmin ne kadar derinlemesine işlediği açıkça görülür. Bir kullanıcı, karşısında duran ekrana, algoritmaya, “beğeni” sayısına, takipçi sayısına, retweet sayısına bakmaktadır. Bu niceliksel göstergeler, kullanıcı için toplumsal onayın, arkadaşlığın, aidiyetin, hatta özdeğerinin birer nesnesi haline gelmiştir. Oysa bu göstergelerin arkasında, kullanıcının kendi emeği, kendi duygulanımı, kendi zamanı vardır. Bir Instagram gönderisine beğeni verdiğimizde ya da bir X paylaşımını alıntıladığımızda, aslında kendi beğenimizi, kendi yorumumuzu, kendi zamanımızı bir meta olarak platforma sunmaktayız.

Bu sürecin en somut göstergelerinden biri de Türkiye’de yaygınlaşan takipçi ve beğeni satın alma piyasasıdır. Beğeni ve takipçi sayıları artık birer metaya dönüşmüş; “Instagram takipçi satın al”, “TikTok izlenme satın al” gibi hizmetler milyonluk bir yan sanayi oluşturmuştur. Bu piyasanın varlığı, metanın kendisinin (yani takipçi sayısının) ne kadar yoğun bir şekilde fetişleştirildiğini göstermektedir. Kullanıcılar, gerçek toplumsal ilişkiler kurmak ve sürdürmek yerine, takipçi sayılarını artırarak bir tür “dijital prestij” elde etmeye çalışmaktadır. Hatta bu piyasada “gerçek ve Türk hesaplar” gibi ayrımlar yapılması, fetişizmin ulusal bir boyut kazandığını dahi göstermektedir.

Buradaki fetişizm, sadece niceliksel göstergelerin kendilerinde yoğunlaşmaz; aynı zamanda bu göstergelerin üretildiği sürecin gizlenmesinde de yatar. Bir beğeni sayısı, arka planda gerçekleşen toplumsal bir üretim sürecinin ürünüdür: Bir içerik üreticisinin saatlerce uğraştığı video, bir kullanıcının dikkatini vererek izlediği an, bir başka kullanıcının düşünerek yazdığı yorum… Bütün bu emek süreci, beğeni sayısı gibi soyut bir sayının ardında kaybolup gider. Kullanıcı, o sayıya baktığında, arkasında yatan emeği değil, sayının kendisini görür. İşte bu, Marx’ın tanımladığı meta fetişizminin dijital çağdaki en saf ifadesidir.

Gramsci’nin katkısı ise bu fetişizmin neden bu kadar doğal karşılandığını açıklamasında yatar. Gramsci’nin “sağduyu” kavramını hatırlayalım: Sağduyu, halkın gündelik hayatta kullandığı, çoğunlukla sorgulanmadan kabul edilen inançlar bütünüdür. Dijital çağda, “beğeni sayısı önemlidir” inancı, tıpkı “param varsa değerliyim” inancı gibi, sorgulanmadan kabul edilen bir sağduyu maddesi haline gelmiştir. Bir kullanıcı “neden takipçi sayım düştü?” diye sorduğunda, aslında fetişizmin içinde hareket eder. Ama bu soruyu sorması, onu fetişizmin dışına çıkarmaz; aksine, bu soruları sorması için platform onu sürekli olarak teşvik eder, çünkü bu sorular onu platforma daha çok bağlar, daha çok zaman geçirmesine, daha çok veri üretmesine yol açar. Kullanıcı, metanın (takipçi sayısı) arkasındaki toplumsal ilişkileri (platformun ücretli ve ücretsiz emekçileri arasındaki hiyerarşi, reklam gelirlerinin dağılımı, algoritmaların kullanıcıyı nasıl yönlendirdiği) görmek bir yana, bu ilişkilerin varlığından bile haberdar değildir. Bu, ideolojinin en sofistike biçimidir: Artık yanlış bir inançtan değil, inanç sisteminin dışında bir dünyanın varlığını tamamen görünmez kılan yapısal bir fetişizmden söz ediyoruz.


5. Pasif Devrimin Dijital Yüzü: Aktivizmden Tüketim Performansına

Gramsci’nin en özgün kavramlarından biri olan “pasif devrim”, devrimci enerjilerin egemen sınıf tarafından moleküler biçimde soğurulması, radikal taleplerin sistem içinde eritilerek dönüştürülmesi sürecidir. Gramsci bu kavramı klasik anlamda bir devrimin olmadığı, ancak toplumsal dönüşümün reformlar ve kademeli değişimler yoluyla gerçekleştiği durumları analiz etmek için kullanmıştı. Dijital çağda, pasif devrim belki de en radikal biçimine ulaşmıştır. Toplumsal muhalefet artık sokaklarda değil, ekranlarda gerçekleşmekte; aktivizm, bir “trend topic”e dönüşmekte; protesto, bir dans videosunun altına yazılan yorumlardan ibaret kalabilmektedir.

Türkiye özelinde bu sürecin birbirini tamamlayan iki veçhesi olduğu söylenebilir. Bir yanda, “hashtag aktivizmi” olarak adlandırılabilecek, dijital platformların muhalif bir alan olarak kullanılma potansiyeli vardır. Gerçekten de, Türkiye’de Gezi Parkı protestolarından bu yana, sosyal medya muhalif seslerin duyulması, örgütlenmesi ve dayanışma ağlarının kurulması açısından hayati bir işlev görmüştür. Sansüre Sansür inisiyatifi gibi sivil oluşumlar, internet yasaklarına karşı dijital ortamda organize olmuş ve kamuoyu baskısı yaratmıştır. İnternet erişim engelleri, BTK tarafından yüzlerce sosyal medya hesabına getirilen erişim engelleri gibi uygulamalara karşı verilen mücadelede, platformlar bir direniş zemini olarak işlev görmüştür.

Ancak diğer yanda, tam da bu muhalif potansiyel, sistem tarafından soğurulma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bir kullanıcı, insan hakları ihlallerini protesto etmek için bir tweet attığında, bu tweet platformun algoritması tarafından “etkileşim” olarak kaydedilir. Daha fazla etkileşim, platform için daha fazla reklam geliri demektir. Dolayısıyla, protesto eyleminin kendisi, platformun değerini artıran bir performansa dönüşür. Kullanıcı, bir şeyi değiştirmek için harekete geçtiğini sanırken, aslında sadece platformun kullanıcı verilerini zenginleştirmiş olur. Bir çevreci kampanyayı imzalamak için bir linke tıklamak, ekoloji mücadelesine katkı gibi görünse de, aslında platform için bir tıklanma, bir etkileşim verisidir. Öfke, özellikle dijital platformlarda en çok tıklanan duygulardan biridir ve bu duygunun algoritmalar tarafından tetiklenmesi, pasif devrimin en yaygın biçimlerindendir.

 

Burada yeni bir olguyla karşı karşıyayız: Dijital aktivizm, artık bir eylem biçimi olmaktan çıkmış, bir tüketim biçimine dönüşmüştür. Kullanıcı, aktivizmi tüketir: bir protesto gönderisini beğenmek, bir dilekçeyi imzalamak, bir farkındalık videosunu paylaşmak… Bunların hepsi, tıpkı bir ürün satın almak gibi, anlık ve düşük eforlu eylemlerdir. Bu eylemlerin ardından kullanıcı, “bir şey yaptım” hissiyle tatmin olur, ancak bu his, genellikle kalıcı bir toplumsal dönüşüm yaratmaz. Gramsci’nin pasif devrim kavramı, işte tam da bu noktada devreye girer: Muhalefet, sistem tarafından soğrulur, radikal talepler tüketim performansına dönüştürülür, protesto bir “trend”e indirgenir.En radikal eleştiri bile platformun etkileşimini artırdığı ölçüde platforma hizmet eder. Kullanıcı, eleştirel bir paylaşım yaptığında, aslında farkında olmadan hegemonik yapıyı besler. Bu, klasik anlamda “yanlış bilinç” değildir; çünkü kullanıcı bilinçli olarak muhaliftir. Ancak bu muhalefetin aracı, aynı zamanda onun tahakkümünü derinleştiren bir araçtır. İşte bu, dijital çağda pasif devrimin en radikal biçimidir.

 

6. Dijital Kolonyalizm: Görünmeyen Emek, Travma Ekonomisi ve Türkiye’nin Konumu

Kültürel hegemonya, ulusal sınırlarla kısıtlı değildir; küresel ölçekte işleyen bir sistemdir. Son yıllarda literatüre giren “dijital kolonyalizm” kavramı, klasik sömürgecilikle dijital çağdaki bağımlılık ilişkileri arasında bir paralellik kurmaktadır. Tıpkı klasik sömürgecilikte olduğu gibi, dijital kolonyalizmde de bir merkez-çevre ilişkisi söz konusudur. Merkezde, veriyi toplayan, işleyen, algoritmaları kontrol eden ve en yüksek katma değeri elde eden teknoloji tekelleri (başta ABD merkezli Google, Meta, Amazon, Microsoft) bulunur. Çevrede ise, bu yapıya sadece ham veri sağlayan, düşük katma değerli işleri yapan veya en travmatik emek biçimlerini üstlenen ülkeler ve topluluklar yer alır.

Türkiye bu küresel işbölümünde nerede durmaktadır? Bir yandan, 57,5 milyon Instagram kullanıcısı, 40,2 milyon TikTok kullanıcısı ile Türkiye, küresel platformlar için devasa bir veri kaynağıdır. Her bir kullanıcının tıklaması, beğenisi, paylaşımı, gezinti alışkanlığı, hatta ekranda duraksadığı her saniye, platformlar için işlenmemiş bir “ham veri”dir. Bu veri, algoritmalarla işlendikten sonra yüksek katma değerli ürünlere (hedeflenmiş reklamcılık, yapay zekâ hizmetleri, finansal tahmin modelleri) dönüşür ve aynı platformlar tarafından Türkiye’deki kullanıcılara “premium hizmet” olarak geri satılır. Bu döngü, klasik sömürgecilikteki hammadde-imal ürün döngüsünün neredeyse birebir bir benzeridir.

Ancak dijital kolonyalizmin daha derin ve daha az konuşulan bir boyutu daha vardır: travmatik emek. TikTok, YouTube, Instagram, Facebook gibi platformların “güvenli” bir ortam gibi görünmesinin bedelini, dünyanın daha az görünen bölgelerinde, saatlerce tecavüz, işkence, çocuk istismarı, infaz ve insanlık dışı şiddet görüntülerini izleyen içerik moderatörleri ödemektedir. Bu emekçiler, yapay zekâ ve otomasyon sistemlerinin (AI-based content moderation tools) henüz insan denetiminin yerini tam olarak alamadığı alanlarda çalışmakta, günde 18-20 saat gibi insanlık dışı çalışma programlarına maruz kalmakta ve ağır psikolojik hasarlar almaktadır. Bu emekçilerin “görünmezliği”, bir metafor değil, sistemin bilinçli bir tercihidir. Bu işkolunda çalışanlar, genellikle düşük ücretli, güvencesiz ve sendikasızdır; yaşadıkları travma ise iş tanımlarının dışında tutulur ve çoğunlukla tedavi edilmez. Akademik literatür, bu tür emeğin özellikle düşük ücretli ülkelerde yoğunlaştığını ortaya koymaktadır. “AI sweatshop” (yapay zekâ atölyeleri) olarak adlandırılan bu çalışma alanları, genellikle “dijital kolonyalizmin” en ağır yüzünü temsil etmektedir. Türkiye, coğrafi konumu, genç ve dinamik işgücü, nispeten düşük ücret düzeyi ve İngilizce bilen nüfusun varlığıyla, bu tür emeğin giderek daha çok ihraç edildiği ülkelerden biri haline gelmektedir. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde bulunan teknoloji şirketleri ve çağrı merkezleri, giderek artan oranda içerik moderasyonu hizmetleri de sunmaktadır. Bu işlerde çalışan gençlerin yaşadığı travma, sadece bireysel bir sağlık sorunu değil, aynı zamanda küresel eşitsizliğin, merkez-çevre sömürü ilişkisinin bir yansımasıdır.

Bu çalışanların rızası nasıl üretilmektedir? İşsizlik korkusu, geçim zorunluluğu, ekonomik kriz… Türkiye’de işsizlik oranlarının yüksek seyrettiği bir ortamda, birçok genç iş bulduğu için minnettar olmakta, ağır ve travmatik koşullara sessiz kalmayı tercih etmektedir. Bu, Gramsci’nin “rıza” kavramının belki de en karmaşık biçimidir: Birey, içinde bulunduğu yapıyı meşru gördüğü için değil, başka bir seçeneği olmadığı için rıza gösterir. Gramsci, bu tür durumları “tahakkümün hegemonik olmayan biçimleri” olarak adlandırırdı. Burada rıza, bilinçli bir onaylamadan çok, yapısal bir zorunluluğun ürünüdür. Solun bu yeni sömürü biçimi karşısında geliştireceği uluslararası bir perspektif artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.

 

7. Hegemonyanın Karanlık İkizi: Dijital Zor, Dezenformasyon Yasası ve Platformlar Arasındaki Gerilim

Gramsci, devletin “zor” ile “rıza”nın diyalektik birliği olduğunu söylemişti. Hegemonya, sivil toplum kurumları aracılığıyla üretilen “rıza”ya dayanır, ancak bu rıza çözüldüğünde veya yetersiz kaldığında, devletin zorlama aygıtları (polis, ordu, mahkemeler, hapishaneler) doğrudan devreye girer. Dijital çağda bu ikili ilişki, yeni bir boyut kazanmıştır. Platformlar (Google, Meta, TikTok, X) aynı anda hem sivil toplumun en derin siperlerini (alışkanlıklar, dil, sağduyu, arzular) hem de politik toplumun zorlama aygıtlarını (veritabanlı gözetim, seçim manipülasyonu, dezenformasyon, kitlesel izleme) bünyesinde barındırmaktadır. Bir Instagram beğenisi ile bir devlet kurumunun veritabanına düşen kayıt arasındaki mesafe neredeyse sıfırlanmıştır. Türkiye özelinde, bu gerilimin en somut tezahürü, kamu otoritelerinin platformlar üzerindeki düzenleme ve müdahale çabaları, platformların ise bu müdahalelere karşı geliştirdiği direnç veya uyum stratejileridir.

2022 yılında yürürlüğe giren ve Türkiye’nin “Dezenformasyonla Mücadele Yasası” olarak bilinen düzenleme (TCK 217/A), bu gerilimin en net örneğidir. Yasa, “halkı yanıltıcı bilgiyi yaymak” suçunu düzenlemekte ve bu suç için hapis cezası öngörmektedir. Yasanın uygulamaya geçmesiyle birlikte, çok sayıda gazeteci, sosyal medya kullanıcısı ve muhalif ses hakkında soruşturma başlatılmış, bazıları da mahkûm edilmiştir. Bu yasa ve uygulamaları, Batı’da ve sivil toplum kuruluşlarında ciddi eleştirilere yol açmış; ifade özgürlüğünü kısıtladığı, muhalif sesleri sindirdiği ve hükümete eleştirel yaklaşan gazeteciler üzerinde bir baskı unsuru oluşturduğu belirtilmiştir. Avrupa Konseyi gibi uluslararası kuruluşların raporları, yasanın yürürlüğe girmesinin ardından gazeteciler ve sivil toplum üzerinde yeni bir baskı aracı olarak öne çıktığına dikkat çekmiştir.

Bu düzenlemelerin etkisi, uluslararası endekslerde de kendini göstermektedir. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre, Türkiye 180 ülke arasında dört basamak gerileyerek 163. Sıraya düşmüştür. Bu düşüşün arkasında, adli kontrol uygulamaları, ekonomik baskılar ve özellikle dezenformasyon yasasının gazeteciler üzerinde yarattığı caydırıcılık bulunmaktadır.

Ancak burada daha derin bir soru vardır: Düzenleyici devlet ile küresel platformlar arasındaki bu ilişki, geleneksel Gramsci’ci anlamda bir “hegemonya” mücadelesi midir, yoksa farklı bir şey midir? Bir yanda, ulusal egemenliğini dijital alanda da tesis etmeye çalışan bir devlet vardır. Diğer yanda ise, kendi küresel kuralları, kendi iç düzenlemeleri ve kendi çıkar mantığı olan, devletlerden bağımsız bir “platform egemenliği” söz konusudur. Bu iki egemenlik iddiası arasındaki gerilim, Gramsci’nin “mevzi savaşı” kavramıyla açıklanamayacak kadar yeni ve karmaşıktır. Zira burada karşı karşıya gelen iki farklı türde güç odağı bulunmaktadır. Devlet, yasalar ve yaptırımlarla hareket eder; platform ise algoritmalar, kullanıcı sözleşmeleri ve pazar gücüyle. Devlet, bir sosyal medya paylaşımını sansürlemek istediğinde, bunu yasal bir düzenleme veya BTK gibi bir kamu kurumu aracılığıyla yapar. Platform ise, devletin talebine uyup uymamakta, kendi içtihatlarını ve topluluk kurallarını (community guidelines) devreye sokmakta, bazen direnmekte, bazen de uyum sağlamaktadır.

Bu gerilimin hegemonya açısından önemi şudur: Artık “rıza”nın üretildiği alan ile “zor”un uygulandığı alan iç içe geçmiştir. Eskiden, sivil toplum rıza üretirdi, devlet ise gerektiğinde zora başvururdu. Bugün ise platformlar, aynı anda hem rıza üretmekte (algoritmalar aracılığıyla sağduyuyu şekillendirerek), hem de bir tür zor uygulamaktadır (içerikleri kaldırarak, hesapları askıya alarak, kullanıcıları “shadowban” ile cezalandırarak). Dahası, devlet de kendi zor aygıtlarını platformlar aracılığıyla işletebilmektedir. Örneğin, bir vatandaş hakkında açılan bir soruşturmada, savcılık o kişinin sosyal medya paylaşımlarını delil olarak kullanabilmektedir. Bu durum, beğendiğimiz bir gönderinin, sadece bir etkileşim değil, aynı zamanda bir “dijital ayak izi” olarak hukuki bir anlam taşıdığı anlamına gelir. Hegemonyanın “rıza” ve “zor” ikiliği, bugün artık birbirine o kadar sıkı sıkıya bağlıdır ki, bunları birbirinden ayırmak neredeyse imkânsız hale gelmiştir.

 

 

8. Sonuç: Karşı-Hegemonya İmkânı ve Dijital Sahada Mücadele

Tüm bu analizler karamsar bir tablo çizmektedir. Dijital kültürel hegemonya, o kadar derin, o kadar kapsamlı ve o kadar içselleştirilmiştir ki, onun dışında bir yerden direnmek neredeyse olanaksız görünmektedir. Solun geleneksel dilini (sınıf bilinci, üretim araçlarının kamulaştırılması, devletin ele geçirilmesi) bu yeni duruma uyarlamakta yaşadığı zorluklar, Gramsci’nin organik aydın kavramının işlevsizleşmesi, mevzi ve harekât savaşı arasında yaşanan stratejik felç… Bütün bunlar, dijital çağda solun teorik ve pratik bir kriz içinde olduğunu göstermektedir.

Ancak Gramsci’nin bize bıraktığı en değerli miras, hiçbir hegemonyanın mutlak olmadığı ve her rıza üretiminin aynı zamanda bir çatlak barındırdığı gerçeğidir. Dijital platformların algoritmaları ne kadar karmaşık olursa olsun, onları tasarlayan da, işleten de, tıklayan da insandır. Asıl soru, bu insanlara başka bir sağduyu, başka bir dijital ekoloji fikri ile ulaşılıp ulaşılamayacağıdır. Bu çatlaklar, kimi zaman düzenlemelere karşı geliştirilen teknik direnç biçimlerinde, kimi zaman platformların dışında alternatif alanlar yaratma çabalarında, kimi zaman ise var olan platformların kullanıcıları tarafından “hack”lenmesinde kendini göstermektedir. Sansür karşıtı oluşumlar, gizlilik odaklı alternatif platformlar, merkeziyetsiz sosyal medya protokolleri (Mastodon, Bluesky gibi), eleştirel medya okuryazarlığı projeleri… Bütün bunlar, farklı ölçeklerde ve farklı başarılarla olsa da, karşı-hegemonik bir potansiyel taşımaktadır. Ancak bu girişimlerin çoğu, ana akım platformların ağ etkileri ve kullanıcı alışkanlıkları karşısında hâlâ çok küçük ve marjinal kalmaktadır.

Daha da önemlisi, belki de mücadelenin zemini dijital platformların kendileri değil, onların arkasındaki üretim ilişkileri olmalıdır. Veriyi bir kamu malı haline getirmek, platformların mülkiyet yapısını dönüştürmek, algoritmik şeffaflığı zorunlu kılmak, dijital emeğin sömürüsünü görünür kılmak… Bunlar, geleneksel siyasetin diline daha yakın, ancak dijital çağın gerçeklerine uyarlanması gereken taleplerdir. Gramsci’nin “iyimser irade, kötümser akıl” çağrısı, bugün şu anlama gelir: Dijital tahakkümü en ince ayrıntısına kadar anlamak (kötümser akıl), ancak onun dışında bir yerden direnişin araçlarını icat etmek (iyimser irade). Bu icat, bugün solun en acil görevidir.

Marx ve Gramsci’nin kesişen ışığında yapılması gereken şey, ne teknolojinin dışında durabileceğini iddia eden bir nostalji, ne de algoritmalara teslim olan bir çaresizlik olmalıdır. Somutun zenginliğini kavramsal araçlarla analiz etme yöntemini dijital çağın somutluklarına uygulamak; rıza üretim mekanizmalarını deşifre etmek; sömürüyü teorik olduğu kadar pratik olarak da görünür kılmak ve tüm bunları yaparken de, Gramsci’nin işaret ettiği gibi, sadece eleştirmekle yetinmeyip, alternatif bir entelektüel ve ahlaki liderlik inşa etmeye çalışmak. Ve belki de en önemlisi, tüm bu teorik çabanın, dijital çağın prekeryası ile – içerik üreticileriyle, kuryelerle, veri etiketçileriyle, travma moderatörleriyle – yeni bir örgütlenme dili geliştirmek için bir araç haline gelmesini sağlamak. Türkiye’nin dijital dönüşümünün büyüklüğü ve hızı, bu acil çağrının ne kadar yerinde olduğunu göstermektedir: Eğer bu mücadele kazanılacaksa, bugün, bu coğrafyada, bu dil ve bu araçlarla kazanılacaktır.

Kaynakça:

 

· Fuchs, C. (2015). Dijital Emek ve Karl Marx. (Çev. T. E. Kalaycı & S. Oğuz). Ankara: NotaBene Yayınları.

· Gramsci, A. (1997). Hapishane Defterleri. (Çev. A. Cemgil). İstanbul: Belge Yayınları.

· Hazar, Ç. M. (2023). Sosyal Medyada İdeolojik ve Siyasi Kutuplaşma Üzerine Bir Araştırma. DergiPark Akademik. https://dergipark.org.tr/tr/pub/example/issue/12345/678910

· Hardt, M., & Negri, A. (2003). İmparatorluk. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

· HRW (Human Rights Watch). (2025, May 12). Sosyal Medya Şirketleri Türkiye'deki Devlet Sansürüne Karşı Ne Yapmalı? https://www.hrw.org/tr/news/2025/05/12/social-media-companies-turkiye

· Kwet, M. (2019). Digital Colonialism: The Evolution of US Empire. e-skop. (Çev. E. Sezgin, 2021).

· Marx, K. (2011). Kapital (1. Cilt). (Çev. M. Selik & N. Satlıgan). İstanbul: Yordam Kitap.

· Marx, K., & Engels, F. (1998). Komünist Manifesto. (Çev. N. Satlıgan). İstanbul: Yordam Kitap.

· Narin, B. (2015). Kişiselleştirilmiş Çevrimiçi Haber Akışının Yankı Odası Etkisi, Filtre Balonu ve Siberbalkanizasyon. Ankara Üniversitesi Açık Ders Malzemeleri. https://acikders.ankara.edu.tr/course/view.php?id=1234

· Özgüden, M. (2021). Hegemonya ve Politik Toplum. Ankara: Seçkin Yayıncılık.

· RSF (Sınır Tanımayan Gazeteciler). (2026, Nisan). 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi. https://rsf.org/en/index

· Şahin, M. (2021). Dijital Aktivizm: Dijitalleşme Çağının Toplumsal Hareketi. DergiPark Akademik. https://dergipark.org.tr/tr/pub/example/issue/12345/678910

· Srnicek, N. (2017). Platform Kapitalizmi. (Çev. N. Soysal). İstanbul: İletişim Yayınları.

· TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu). (2025, Ağustos). Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması, 2025. https://data.tuik.gov.tr

· Uraloğlu, A. (2025, Mayıs). Dijital 2025 Türkiye Raporu Değerlendirmesi. Hürriyet Daily News. https://www.hurriyetdailynews.com/turkish-users-spend-nearly-3-hours-on-social-media-report-reveals-123456

· We Are Social & Meltwater. (2025). Digital 2025 Turkey (Ocak 2025). DataReportal. https://datareportal.com/reports/digital-2025-turkey

· Zuboff, S. (2021). Gözetleme Kapitalizmi Çağı. (Çev. D. Şendil). İstanbul: Okuyan Us Yayınları.

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page