Köz ile Filiz Arasında: Arzu ve İhtimâller... -- Mustafa Mehmet Kapıkıran
- 6 May
- 3 dakikada okunur

Hıdrellez, takvimlerin kenarına iliştirilmiş bir bahar notu olmaktan ziyade, zamanın iki farklı yüzünün birbirine değdiği eşikte duran bir ânı andırır. Bir yanda doğanın kendini yeniden kurduğu, toprağın içinden filizlerin sabırla yüzeye yürüdüğü bir devinim; öte yanda insanın bu devinime anlam verme, onu ritüelleştirme ve kendi iç dünyasında bir yeniden doğuşa tercüme etme arzusu… Bu çift katmanlı yapı, Hıdrellez’i yalnızca folklorik bir gelenek olmaktan çıkarır; onu, insanlık hafızasının derin katmanlarında dolaşan kadim bir anlatıya dönüştürür.
Mitolojik düzlemde Hıdrellez, Hızır ile İlyas’ın karşılaşma ânına yaslanır. Bu karşılaşma, basit bir buluşma olmaktan çok, su ile toprağın, görünmeyen ile görünenin, süreklilik ile anlık yoğunlaşmanın kesişimidir. Hızır’ın müdahale eden, koruyan ve yenileyen yönü ile İlyas’ın akışa, mevsimsel devinime bağlılığı, aslında doğanın kendi içindeki farklı ritimlerin bir araya gelişini imler. İnsan, bu anlatı üzerinden doğanın kör işleyişine bir niyet ve anlam atfeder; böylece belirsizlik, katlanılabilir bir düzene dönüşür.
Tam bu noktada, ateşin etrafında kurulan o sahneye biraz daha dikkatle bakmak gerekir. Gaston Bachelard’ın işaret ettiği gibi ateş, yalnızca ısıtan ya da yakan bir unsur olarak kalmaz; insanın iç dünyasında işleyen imgelerin, arzuların ve dönüşüm isteğinin yoğunlaştığı bir merkez hâline gelir. Hıdrellez gecesinde ateşten atlayan beden, yüzeyde bir geleneği tekrar ediyor gibidir; fakat daha derinde, kendi içindeki ağırlıklardan sıyrılma, kendini yeniden kurma arzusunu dile getirir. Ateş burada hem yok eden hem de arındıran bir eşiğe dönüşür. İnsanın kendi içindeki karanlıkla kısa süreli bir temas kurup oradan sıçrama ihtimali gibi.
Bu mitolojik ve imgesel çerçevenin günümüzdeki karşılığı ise daha karmaşık bir hâl alır. Modern insan için Hıdrellez, bir yandan geçmişle kurulan bir bağ, öte yandan parçalanmış hayatın içinde kısa süreli bir bütünlük arayışıdır. Dileklerin yazılması, ağaçlara bağlanması, suya bırakılması… Bunların her biri, bireyin kendi hayatına küçük de olsa bir yön verme isteğinin sembolik ifadesidir. Rasyonel dünyanın katı sınırları içinde sıkışan özne, bu ritüeller aracılığıyla ihtimâller alanını yeniden genişletir.
Baruch Spinoza, bu pratiği başka bir yerden düşünmeye açar. Doğa, dışarıdan müdahale bekleyen bir alan olarak değil, kendi içkin kudretiyle sürekli dönüşen bir varlık olarak ele alındığında, Hıdrellez’in anlamı da yer değiştirir. Baharla birlikte ortaya çıkan canlılık, yalnızca mevsimsel bir değişim değildir; varlığın kendi gücünü artırma eğiliminin görünür hâle gelmesidir. İnsan bu döngünün dışında kalmaz. Dilek tutarken, belki de dışsal bir mucize çağırmaktan çok, kendi varoluş kudretini artıracak bir yönelim kurar. Bu yönelim, fark edilirse, edilgen bir bekleyişten ziyade içten gelen bir hareket gibi hissedilir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, Hıdrellez’in işlevi daha da belirginleşir. Modern hayat, bireyi giderek yalnızlaştıran ve parçalayarak ilerleyen bir karakter taşır. Bu bağlamda Hıdrellez, kolektif bir hafıza mekânı olarak işler. Aynı ateşin etrafında toplanan insanlar, aynı dilekleri farklı biçimlerde kurarken, aslında ortak bir eksikliğin etrafında birleşirler: güvenlik, süreklilik, anlam ve umut ihtiyacı. Ritüel, burada geçici ama yoğun bir birlik duygusu üretir.
Antropolojik düzlemde ise Hıdrellez, insanın doğa ile kurduğu ilişkinin sembolik dilini taşır. Tarım toplumlarından miras kalan bu ritüeller, yalnızca ekonomik bir bağımlılığın izlerini barındırmaz; aynı zamanda insanın doğayla kurduğu ontolojik yakınlığı hatırlatır. Ateşten atlamak, suyla temas etmek, toprağa dilek bırakmak… Bunların her biri, insanın doğa ile sessiz bir alışverişe girdiği anları temsil eder.
Hıdrellez gecesinde toprağa bırakılan her dilek, suya salınan her niyet, ateşin üzerinden geçen her beden, filizin taşıdığı o kırılgan ihtimâli yeniden çağırır. Filiz, henüz tamamlanmamış olanın açılmayı bekleyen bir geleceğin işaretidir.
Deniz… Yusuf… Hüseyin…
Üç fidan.
Toprağa bırakılan her dilek
Yalnızca yarına değildir…
Bazen, yarım kalanı da içinde taşır…
Filizlenen her şey büyümez…
Bazı yönelimler tam açılırken durur…
Bazı ihtimâller ışığa değmeden geri çekilir…
Ama toprak yalnızca saklamaz…
İçinde taşıdığını çoğaltır…
Su, yalnızca akmaz…
Değdiği yeri birbirine bağlar…
Ateş, yalnızca yakmaz…
Karanlığın içinden bir yön açar…
Bir ses kalır…
tek bir sesten fazlası…
toprağa karışan…
sudan geçen…
ateşten sıçrayan…
ve oradan—
yeniden filizlenen…
çoğalan…
süren…
Kaynakça:
Gaston Bachelard, Ateşin Psikanalizi
Baruch Spinoza, Ethica (Etika)




Yorumlar