Kendi üzerine düşünmeyi unutmak -- Aykan Sever
- 13 May
- 3 dakikada okunur

Devam etmekte olan postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşı GÜÇ dini etrafında kendini tahkim ederken insanlığı ve doğayı her geçen gün kanlı bir çukura doğru itiyor, adeta umutsuzluğa mahkûm ediyor. İnsanlar, özellikle orta sınıflar, bu koşullarda mevcut hâli ve gidişatı normalleştirerek kabulleniyorlar. İtiraz edenlere karşı çıkarken bu umutsuzluktan besleniyorlar; en fazla zikrettikleri, olmayan bir "demokrasiye dönüş" sızlanması; gerçekte ise iktidarların politikalarını şu ya da bu biçimde destekleyerek elbirliğiyle olası bir değişimi engellemeye çalışıyorlar. Bugünü karakterize eden ögeler arasında ütopya yoksunluğu tayin edici önemde, bu durum pekala insanın ve insani olanın da yitimine yol açabilir. Benzer bir hal 2. Dünya Savaşı'nda yaşananların etkisiyle "Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarcadır" (Adorno) türünden sözlerle dile getirilmişti.
Ütopya yoksunluğu kendi üzerine düşünmeyi bırakma ve unutmakla doğrudan ilintili. Bugünün kapitalizmi gereksinimleri doğrultusunda evriliyor. Savaş'ın ihtiyaçları elbette birincil planda. Bu gereksinimin ideolojik çerçevesini ise Güç dini ve bunu besleyen bugünlerde daha çok tekno-faşizm diye de ifade edilen olgu belirliyor. Mevcut teknolojik olanaklar günlük hayatta ne yiyeceğimiz-içeceğimizden tut seçmen davranışlarına kadar birçok şeyi yönlendirmeye çalışıyor. Örneğin, ülkesi Arjantin'in sefalete sürükleyen neo-faşist Milei, tıpkı seçildiği zaman halkı "büyülemek" için teknoloji olanaklarını nasıl kullandıysa, bugün de açlığa çare bulmak yerine illüzyon işlerinde usta Palantir şirketiyle anlaşma yapıyor. Karın gurultusunu veriler üzerinde yapılacak yönlendirmeler bastırabilir mi emin değilim ancak yakın zaman tarihinde bir çok örnekte yaşandığı üzere pekala topluma mideden gelen seslerin sebebinin şu yada bu azınlık kesim olduğuna dair bilinç yanılsamaları yaşatıp insanları şiddete ve deliliğe boğmak mümkün.
Gazeteciler ne yapıyor?
Dünyanın hemen hemen her yerinde iktidarlar, kendilerini denetleyen, eleştiren basın istemiyor. Bunun yerine kendi medyalarını kuruyorlar; diğerleri şu ya da bu yöntemle engelleniyor, ortadan kaldırılıyor. Yeni bir örnek: El Salvador'da yayın yapan El Faro adlı Abya Yala'nın ilk dijital platformu biraz eleştirel olduğu için 2023'te merkezini Kosta Rika'ya taşımak zorunda kaldı. Ancak Bukele aile diktasına karşı eleştiriler durmadı; bu yüzden geçen hafta El Salvador'daki ortaklarının mal varlıklarını dondurma kararı alındı. 2021'de aynı kuruluşun haberleşme ağının İsrail'in Pegasus casus yazılım ağıyla dinlendiği açığa çıkmıştı. El Salvador sınırları dahilinde gazetecilik yapılamıyor, çünkü rejimin zulmünü görünür hale getirmenin ağır cezası var.
Türkiye'de uzun yıllara yayılmış bir biçimde benzer bir süreç işliyor. Elbette direnmeye çalışan, davalar, hapis, işsizlik ve sürgünle boğuşan ciddi bir kesim de var. Fakat maalesef memleketimizdeki basın kuruluşlarının ve gazeteci diye geçinenlerin geneli, farklı işlevsellikler içinde de olsa nihai kademede TC/rejimin birer üyesi gibi çalışıyor. Ülkeye hâkim piyasanın mantığının çoğu yönünü elbette rejim şekillendiriyor. Yandaş medyaya söyleyecek söz yok, ne mal oldukları aşikâr. Ancak "demokrat" medyanın da en azından bir kısmının düzen tarafından kendilerine tanımlanan aralıkta at oynattıkları; rejimin doğrudan uzantısı olan basının açıklarını kapattıkları ; düzenin devamı için tıpkı bir zamanlar Kılıçdaroğlu avenesinin oynadığı role benzer işlere soyunduklarına ve icra ettiklerine her gün şahit oluyoruz. Ölü soygunculuğu yapıyorlar. Sürekli demokrat-muhalif kesimlere aba altından düzenin sopasını göstererek, TC/rejimin yarattığı sürüye bu kesimleri de dahil etmeye çalışıyorlar. Egemenleri aklamanın kendi geleceklerini kurtaracağı gibi bir yanılsama içindeler. Bugünü belki ama giderek gönüllü kölelik rejiminin doğanın ve insanlığın geleceğini gasp ederek inşa edildiği bir zemine katkıda bulunmak insan kalmanın da olanaklarını tüketmeyle eşdeğer.
Ülkemizde yakın zamana ait demokrasi deneyiminin sınırlılığı (Bence Gezi isyanı ve 2015 haziran seçimleri öncesi ortam, toplumdaki demokratik arayışlar, kendi kendini yönetme isteği bu yönde en fazla öne çıkmış deneyimlerdi). Şimdilerde az da olsa gündeme gelen işçi direnişleri de kuşkusuz böyle bir potansiyel barındırıyor. TC/rejimin manipülasyonları ve medyadaki uzantılarıyla birlikte maalesef demokratik arayışların şimdilik önüne geçiyor. M. Kemal, bayrak vb. fetişler etrafında dans edenler günlük tayını belki çıkarıyorlar, ancak en temelde rejimin de ortağı olduğu güç dinine ibadet ediyorlar. Devrimciliği asırlar önce tükenmiş kesimler yaptıkları işi kendilerine verilen senaryodaki rolü icra etmek olarak görüyorlar. Burada izleyici ve okuyuculara da çok iş düşüyor. Seçici ve eleştirel olmak zorundalar, eğer gerçeği öğrenmek istiyorlarsa. Hele hele yapay zekâ denilen mahlukatın bu kadar etkin olduğu, gazetecilik diye şu ya da bu egemene hizmet etmenin doğallaştırıldığı mevcut zeminde bu her zamankinden daha fazla şart. Daha da önemlisi insan kalmak istiyorsak düşünmek ve kendi üzerimize yani ütopyalarımıza dair daha fazla kafa yormak kaçınılmaz olmalı...




Yorumlar