Kanlı Uyku Aykan Sever
- bcacikgoz
- 1 gün önce
- 3 dakikada okunur
Kanlı Uyku
Post-modern karakterli 3. Dünya Savaşı diye adlandırdığımız süreç adeta insanların aklını alıyor ve kendi üzerine düşünme olanaklarını ortadan kaldırıyor; şizofrenik-varsayımsal bir dünyaya hapsediyor, sonuçta insanlığı eylemeyen sürülere dönüştürüyor. Aynı düzlem herhangi bir eleştirel düşünce olasılığını (kısmen tepkisel olarak kısmen bilinçli yıldırma politikalarıyla) ortadan kaldırarak yada etkisizleştirerek otorite/iktidar/güce biat etmenin zeminini şekillendiriyor.
Başka bir yaşam
Zamanı biraz geriye sarıyoruz, yıl 1952, Şili. Ellerinde silah, iki kişi karşı karşıya. Onur meselesi, bir tartışmada taraflardan biri çok kırılmış, karşısındakinin özür dilemesini istemiş ama nafile. Şimdi siyasal anlaşmazlıklarını bir düelloyla çözecekler. Şahitlerin huzurunda önce birbirlerinden 25 adım uzaklaşıyorlar. Silahlarını ateşliyorlar. Ancak nasıl oluyorsa ikisi de ıskalıyor. Hayatları orada son bulmuyor ve birbirlerini öldürmeye kast edecek kadar zıt olan bu şahısların yolları zamanla olumlu biçimlerde kesişiyor. Düello yapanlardan birinin adını eminim iyi kötü Şili ile alakalı bir şeyler okuyan herkese bilir: Salvador Allende. Diğeri ise Radikal Parti'nin o dönemki başkanı Raul Retting.
Malumunuz Allende'yi daha sonraki yıllarda Şili'de sosyalist bir devlet başkanı olarak da sahnede görüyoruz. Allende devlet başkanlığı süresinde (1970-73) kurallara bağlı bir insan ve politikacı olmayı sürdürüyor. Yani anlayacağınız rakıya (Bu Şili için şarap olabilir) su katmıyor, bu aynı zamanda onurlu da olsa ciddi bir toplumsal yenilginin zemini hazırlıyor. Karşısındakilerin (ülke oligarşisi, ordu ve ABD) hile/darbe yapabileceğini olası görmüyor. Elbette düşmanına benzemek gerekmez ancak varsayımsal akıl yürütmelerle politika yapılamayacağı ve statükoyu savunmanın insanı zamanla devrimcilikten uzaklaştıracağı ise sabit bir gerçektir. Sonuçta tarih Allende'yi haklı olarak onurlu bir insandı diye yazıyor ancak kaybeden/kaybettiren diye bahsetmiyor, halbuki bu da gerçeğin bir başka yüzü. Allende (ve muhtemelen yakın çevresindekiler) neden geleneklere sadık olmayı seçtiler? Allende için doğal bir parçası olduğu ve ailesinin de ait olduğu burjuva değerler sisteminin bunda bir rolü olabilir mi?
Raul Retting'e gelince, Allende'nin devlet başkanı olduğu dönemde Şili'nin Brezilya elçisi olur. Daha da önemlisi 1990'da Pinochet dönemiyle kısmen de olsa yapılan hesaplaşmanın aracı olan Gerçek ve Uzlaşma Komisyonu'na başkanlık eder. Allende ile Retting'in yolu bir kez daha kesişir böylelikle. Güzel hikaye değil mi ?
Ancak sonuç ne?
Netice şu: bugün neo-faşist Kast Şili'de başkanlık koltuğuna oturmayı bekliyor!
Zaman başka türlü de ilerleyebilir miydi? Bizim yaptıklarımızın yada yapmadıklarımızın bu işte rolü ne? Tarihin cilveleri olan bir döngüden ibaret olduğu gibi tutucu bir zihne sahip değilseniz kaderinizi kendiniz çizmeye çalışırsınız. Mesela Corto Maltese( Hugo Pratt-1967)isimli çizgi roman kahramanı kader eğrisini eline usturayla kendisi nakşeder. Bu konu üzerine biraz düşünelim derim...
Günümüzde siyaset elbette öncelikle güçle yapılıyor. Ancak bu durum 3. Dünya Savaşı'nın dini olan GÜÇ'e tapmayı ve onun müridi olmayı gerektirmez. Bununla birlikte ideolojilerden vazgeçersek her şey yoluna girer cıvıklığının beslediği inanç yoksunluğu hepten çürümenin önünü açar. İnanmanın ise mücadele ve geleceği kazanma azmiyle doğrudan bağlantısı vardır; bu insanlığın özgür ve eşit yaşamına dair belli bir etik yaklaşımı içinde barındırmak zorundadır. Yoksa güzel bir hikaye olmanın ötesine geçemez.
Halep'ten sonra

Halep'te Kürt halkına dönük gerçekleştirilen soykırım saldırıları karşısında Türkiye'de birçok insanın devletin ittirmeleriyle birlikte hızla vicdanını (artık ne kadar vardıysa) terk edip katillerle saf tuttuğuna şahit olduk."En iyileri" ise TC'nin saldırılardaki asli rolünü görmezden gelerek Türk üstünlükçü/milliyetçi zihniyetiyle devlete, Kürt halkına sahip çıkması doğrultusunda akıl veriyordu. Yani neresinden tutsanız elinizde kalıyor.
Varsayımlarla ve başka güçlere dayanarak herhangi bir işin yürümediği ortada. Daha da önemlisi hayali politik senaryolarla insanları etkileme, örgütleme olasılığınız yok. Siyasal süreçlerin halkın gerçek ihtiyaçları, özneleşmesi/devrimcileşmesi esası yerine sınırlı sayıda kişinin etrafında şekillenen bir etkinlik olması nihayetinde onu statükoculuğa dönüştürür. Bu zihniyet dahilinde yapılacak yeni manevraların da bir geleceği olamaz.
Hayatın diyalektiği çoğu zaman aklın/politikanın eğip bükülmelerine göre şekillenmez. Bugün ölüm ve yaşam arasında gidip gelen bir varoluş haliyle karşı karşıyayız. Bu hayati durum bizi çok daha ciddi, eleştirel ve öz eleştirel olmaya davet ediyor...




Yorumlar