Günlerin getirdiği - Aykan Sever
- 2 Nis
- 5 dakikada okunur

Sürmekte olan postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşı sürekli tutarsızlıklar ve belirsizlikler üretiyor. Savaş ve egemenlerin hâkim fikri, güç dininin darbe ve aşındırmaları nedeniyle, dünya geçmiş ilişkilerin ve kurumların çözülmesi sonucu hem bir karmaşadan geçiyor hem de yeni güç şekillenmeleri, ittifakları üzerinden bir "hukuk ve ideolojik çerçeveler" kurulmaya çalışılıyor. Ancak bu "yeni" düzen biçimlendirme uğraşının karşılık bulması Savaş'ın yarattığı yapısal açmazlar nedeniyle mümkün değil.
Bu yazıda özellikle Savaş'ın Batı Asya'daki ana cephesinde yürüyen çatışmaların dünya geneline ve bazı ülkelere yansımalarından ana hatlarıyla bahsedeceğim. İlki ABD.
Trump rejimi açmazda
Trump rejimi İran'a saldırıp hızlı bir çöküş beklerken, bunda başarılı olamadı. Savaşın uzaması ve yaygınlaşması Amerikan yönetimin elini ayağını dolaştırırken, daha da tehlikeli olmasının da önünü açıyor. ABD'nin bölgeye üçüncü uçak gemisini, kara birliklerinin yanı sıra nükleer silah taşıyabilen uçaklar da sevk ettiği bilgisi basına yansıyor. Burada küçük bir not: Amerikan yönetiminin savaşa yaklaşırken strateji yoksunu olduğu vb düşünceler dile getiriliyor fakat burada atlanan şöyle bir gerçeklik var, her ne kadar halen ABD Savaş'ın ana aktörü olsa da "Arap Baharı"ndan itibaren Savaş'ı yönettiği söylenemez. Tıpkı "meta fetişizmi" kavramında olduğu gibi, "aktörler" Savaş'ın büyüsüne kapılmış durumda ve önemli ölçüde onun ritmine göre kendi politikalarını ayarlar vaziyete geldiler. Bu durum kapitalizmin ana dinamiğinin bugün savaş sanayi olmasıyla da doğrudan ilintili.
Trump rejimi İran'a dönük savaşta Avrupa ülkelerinden istediği desteği alamadı. İşi artık NATO'nun dağılması tartışmasına kadar getirdi. Bu normal. Zira tıpkı BM gibi, NATO da kullanım ömrünü doldurdu. Bu tartışmalar yeni değil; her iki kurum da 3. Dünya Savaşı'nın seyrine uyum göstermek için yenilikler yapamadıkları takdirde dağılmasa bile işlevsiz kalmaları kaçınılmaz.
Trump'ın "iç cephe"sine gelince. Bu ara ülküdaşlarıyla arası pek iyi değil. Ana destekçisi kitle MAGA'da itirazlar var gidişata; "bu savaş bizim değil, İsrail'in savaşıdır..." homurtuları epeydir ortalığı kaplamış durumda. Trump'ın sadakat esasına göre atadığı istihbaratçılar bile istifa ediyor. Artan petrol fiyatları, gübre yokluğu ve hayat pahalılığı Amerikan halklarını her geçen gün daha fazla yoksulluğa sürüklüyor ve öfkeyi artırıyor. Nitekim 28 Mart'ta üçüncü kez yapılan "Krallara hayır!" protestolarına 50 eyalette üç binden fazla gösteri yapıldığı ve 9 milyon civarı insanın katıldığı sanılıyor.
Amerikan siyasal elitleri içindeki tepişme de artıyor. "Demokratlar" bu gelişmeleri düzen içi manevralarla kendi lehlerine bozmaya çalışıyorlar, ancak bu konuda ellerindeki olanaklara rağmen zorlayıcı oldukları söylenemez. Çünkü ülke genelinde olan bitene karşı giderek artan tepkinin farkındalar ve bunu seçim sandığında boğmaya niyetliler. Nitekim Kasım'da yapılacak ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin kaybetmesi kaçınılmaz gözüküyor ve onlar da Trump'ın azlini gündeme getirip, Başkan Yardımcısı "daha akıllı bir faşist" olan J. D. Vance'ı Trump'ın yerine getirmeye oynuyorlar. Silah, enerji ve bilişim sermayelerinin/oligarşinin pek de mutlu olduğu savaş politikaları sürecek; siyasete de makyaj yapılmış olacak.
İsrail kendi planları peşinde
Savaş'ın Batı Asya'daki önemli aktörlerinden İsrail'e gelince, İran'a dönük saldırılarda istediği sonucu alamadı. Netanyahu'nun son açıklamalarına bakarsak, "yarı hedeflerinin gerçekleştiğini" söylüyor. Ancak "tam"ın ne olduğu meçhul. Rejim değişikliği, isyan çağrıları karşılık bulmadı, ancak mevcut İsrail yönetiminin bütünüyle inisiyatifi altına alamayacağı bir coğrafyada asıl olarak sürekli çatışma hâlini tercih edebileceğini ve bunun olanaklarını aradığı görülüyor. Aynı zamanda İsrail halkları ve toprakları da çatışmalardan ciddi zarar gördüler.
İçeride ise halkın savaşa karşı protestolarına saldıran Netanyahu rejimi, Filistinlilere has bir idam yasasını da parlamentodan geçirerek ırkçı bir anlayışla hükmedeceklerini dünyanın gözü önünde sabitledi.
Tel Aviv yönetimi aynı zamanda Lübnan'ın güneyini işgal edeceğini açıkladı ve şu ana kadar 30 km'den fazla içeri girmiş durumda. İsrail'in Hizbullah bahanesini kullanarak işgal etmek istediği Litani Nehri'ne kadar olan kısım ülkenin en verimli ve sulak bölgesini oluşturuyor. Öte yandan Gazze ve Batı Şeria'ya baskı ve saldırılar aralıksız sürüyor. Batı Şeria'da işgal yeni yerleşimciler aracılığıyla her geçen gün genişletiliyor. İsrail, Suriye'de HTŞ çetesi üzerine kurduğu hegemonik pozisyon sayesinde Golan Tepeleri'ni Suriye haritasından çıkarırken, ülkenin güneyinde yakın zamanda işgal ettiği bölgeleri elinde tutuyor.
En genelde ise İsrail'in altıgen ittifak diye içinde Hindistan'ın da olduğu, ABD'nin desteğiyle bölgesel hegemonya kurma stratejisinin geleceği belirsizliğini koruyor.
İran devleti gerileme döngüsünde
Mevcut çatışmanın dışında, Batı Asya'daki birçok devlet İbn Haldun'un meşum öngörüsünde ifade ettiği üzere gerileme döngüsüne girdi. Her geçen gün hükmettikleri vatandaşlarının her anlamda asgari düzeyde de olsa ihtiyaçlarını ya da hegemonya kurma olanaklarını karşılayamıyorlar ve hızla tüketiyorlar.
Savaş için teknik olarak konuşursak, İran çatışmayı zamana ve mekâna yayarak yenilmemeye oynuyor. Hem elindeki askeri politik olanakları "iyi" kullanması hem de Çin ve Rusya'nın sınırlı da olsa desteğiyle bu konuda şimdiye kadar başarılı. Coğrafyadaki bağlantılarını da savaşa dahil ederek Hürmüz Boğazı'nın yanı sıra Kızıldeniz'in girişinde yer alan Babülmendep Boğazı'nı da kontrol edebilecek kapasitede olması önemli bir avantaj.
Devam etmekte olan çatışma İran devletine ve toplumuna çok yönlü zararlar verdi. Ancak saldırılar karşısında rejim kazanırken toplumda değişim isteyen kesimlerin önü de en azından kısa vadede kesilmiş oldu. İran'daki kanlı rejim bir yandan da şu ya da bu gerekçeyle idamlara devam ediyor. Tahran'da hüküm sürenlerin on binlerce devrimci katlettiğini unutan yeni üç dünyacı ahmaklıksa, "emperyalizme zarar veriyor" güdüklükleriyle gerçekte halklara destek değil, rejime destek vermiş; aslında tribündeki pozisyonlarını başka savaş çığırtkanlarının ahlaksızlıklarıyla paylaşmış oluyorlar. Aynı kafa İran'ın ve T.C.'nin emperyal hülyalar etrafında yıllardır içeride ve dışarıda kanlı politikalar sergilediklerini ise görmezden geliyor.
Eğer dünyanın geleceğini düşünüyorsak ve bunun komünist bir gelecek umuduyla bütünleştiriyorsak; bugün önceliğimiz 3. Dünya Savaşı'nın durdurulması ve bunun için yerküre çapında örgütlenmek ve mücadele etmek olmalıdır.
Türkiye büyük çalkantılara gebe
Türk egemen sınıfları, Batı Asya'daki çatışmada beklentilerini yeterince bulamıyor ve gelişmeleri endişe ve tereddüt içinde izliyorlar. TC/rejim "süreç" ile ilgili planlarını İran'ın çökmesi en azından inisiyatif kaybı üzerinden planlıyordu, ancak bu henüz gerçekleşmedi. TC Suriye ve Irak'ta işgalci pozisyonunu koruyor. Şu ana kadar fiiliyatta ABD-İsrail ekseniyle uyumlu bir tablo çizildi. Ancak en temelde ekonomik açmazların yanı sıra rejimin giderek parçalanan ve çürüyen bir toplumda hegemonik konumunu sadece şiddete ve düşmanlaştırmaya dayanarak koruması mümkün değil. Yakın zamanda MİT Başkanı İ. Kalın'ın yeni bir hikâye ihtiyacını dile getirmesi meselesi tam da burada düğümleniyor. Geniş kitleleri faşistleştirmek için uydurulacak yeni bir masalla pekâlâ zaman kazandırabilir, ancak ortada var olan köklü yapısal çelişkiler berhava edilemez. Bu durum şu ya da politikacının tercihleriyle de değişmez.
TC'nin bu süreçte "Sünni eksen" diye de tarif edilen İslamabad'da Pakistan, Mısır ve Suudi yetkilerle bir araya gelerek giriştiği ittifak arayışının geleceği belirsizliğini koruyor. Söz konusu ülkelerin tamamının bugüne kadar Batı ile kurdukları ilişkilerin böylesi bir girişime ne kadar cevaz vereceği belirsiz. Ancak Çin'in bu ittifaka pozitif bir ilgi gösterdiği basına yansıyan bilgiler arasında.
Öte yandan, İngiltere ve Fransa muhtemelen bölgede doğurabileceğini varsaydıkları güç boşluğunu doldurmak için bazı hamleler yapıyor. Boğaz'da Beykoz taraflarına kurulma adımları atılan "Çok uluslu Ukrayna Operasyon Karargahı" diye adlandırılan komutanlık böyle bir hamle. Bu adım NATO ile bağlantılandırılsa da daha çok Fransa ve İngiltere'nin bir politikası olarak yorumlanmalı. Benzer bir durum Adana'ya kurulmakta olan NATO çok uluslu kolordusu için de söz konusu. Ancak görünen o ki, iktidardaki çetenin yetkilileri ne kadar kostaklansalar da, bu hamleler TC'nin tercihleri sonucu değil, İngiltere-Fransa dayatması olarak gündeme geliyor. Bir de bunları basından saklamaya çalıştıklarına göre en azından utandıkları veya korktukları bir şeyler olsa gerek.
Bütün bunların paralelinde İngiltere, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve Kıbrıs'taki askeri varlığını artırma kararı aldı.
Yukarıda sıraladığım olaylar jeo-stratejik düzlemde insan dışı süreçler olarak gerçekleşenlerin bir kısmı. Mevcut savaş kendi varoluşu gereği doğaya ve insanlığa düşman. Tekrar olacak ancak insanlığın ve doğanın kurtuluşu, Savaşı sonlandırmamıza bağlı, insan olarak kalmak da...




Yorumlar