Güney Kafkasya'da Hegemonik Çekişmeler--Gevorg Galtakyan-Aykan Sever
- 9 May
- 5 dakikada okunur

9 Mayıs post-Sovyet alandaki halklar için 2. Dünya Savaşı’nda faşizme karşı “Zafer Günü” olarak kutlanırken şu an hibrit şekilde yürüyen bir 3. Dünya Savaşını da görmezden gelemeyiz. Jeopolitik vaziyet her geçen gün daha karmaşık bir hal alıyor ve Güney Kafkasya bu global satrancın en kritik noktalarından biri olmaya devam ediyor.
Türkiye-Ermenistan sınırı NATO-Rusya çekişmesinin kendini gösterdiği coğrafyalardan biri aynı zamanda hem de iki yakın komşu ve iki uzak halk olan Türkler ve Ermeniler arasındaki derin tarihi bir çatlağı da simgeliyor. (Bu açıdan Aras Nehri üzerindeki tarihi köprünün el birliğiyle onarılması, eşit, adil ve onurlu birlikte yaşamı besleyen politikalar eşliğinde ancak değerli ve anlamlı olabilir.) Bu arada, politikacılarsa bölge halklarını hâlâ dinle, etnik farklılıklarla birbirine karşı kışkırtıp, ayrıştırarak onları yiyecek ekmeğe muhtaç eden mevcut kapitalist-emperyalist zulmü kabullenmelerini istiyorlar.
Her neyse, biz Güney Kafkasya’da bu emperyalist güçlerin kırmızı çizgilerine odaklanalım ve bu makalenin konusu da bunun en çarpıcı örneklerinden biri olan “Syunik Yolu” veya “Zengezur Koridoru” adlandırılan olaydır.
Türkiye ve Azerbaycan’ın ortak Şuşa Beyannamesi’nde durum şöyle dile getirilmişti.
Taraflar (R.T.Erdoğan ve İ.Aliyev), Türkiye ve Azerbaycan’ı birleştiren Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Batı rayonları ile Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti arasındaki koridorun (Zengezur Koridoru) açılmasının ve söz konusu koridorun devamı olarak Nahçıvan-Kars demiryolunun inşaatının iki ülke arasındaki ulaştırma-iletişim ilişkilerinin yoğunlaştırılmasına önemli katkı sağlayacağını belirtirler.
Bu paragrafta geçen birleştiren kelimesi basit ekonomik bir anlam taşıyabilirdi, ancak Türkiye ve Azerbaycan “engelsiz” bir yol talep ediyorlar ve “engelsiz” kelimesini ekleyerek Syunik yolunu veya şu an TRIPP olarak geçen bölgeyi “Zengezur Koridoru” adlandırırken aslında bölgede kendilerini hegemonik pozisyonlarını tarif ediyorlardı.
Aslında bu hülya hiç de yeni değil, “İstanbul’u ve Bakü’yü birleştirme” meselesi hakkında Osmanlı döneminde turancılık ve pantürkist zihniyetin kurucularından Ziya Gökalp bu meseleyi daha önce dile getirmişti. Bu kısaca bildiğimiz ”Kızıl Elma” hayalidir.
Her fırsatta Megali İdea’yı (Μεγάλη Ιδέα) ve Büyük Ermenistan’ı (Միացեալ Հայաստան) hayal olarak adlandıran kişiler Kızıl Elma’yı ise bir jeostratejik gerçeğe dönüştürmek için ellerinden geleni yapıyorlar ve bugün Türkiye’deki egemen basını bu durumu doğal bir şeymiş gibi sunmakta bir beis görmüyor. Tabii bu yaklaşım esasen Türk emperyalizmin doğuya dönük arayışlarında önemli bir yer tutuyor. Yıllar önce İran, Rusya ve Çin’e karşı Türkiye’den başlayıp Çin sınırına kadar uzanacak Türki diye adlandırılan devletlerle birlikte ekonomik-siyasi ve askeri bir blok oluşturma tasarısı olarak TC egemenlerinin önüne ABD tarafından konulmuştu. Yıllardır gündemde olan ABD ve AB’nin de desteklediği (enerji-mal akışı için demiryolu ve fiber optik kablolar) Orta Koridor projesi ile de çakışıyor. (Burada malumatfuruşluk gibi olacak ancak geçerken kısa bir not da düşmekte yarar var: Sovyetler Birliği’nin kuruluş döneminde M.Kemal ve ekibine aktarılan ayni ve nakdi yardımlar Gürcistan hattı kapalı olduğu için Syunik bölgesi üzerinden Anadolu’ya taşınmıştı.)
Ancak bu koridor fikri özellikle Ukrayna Savaşı ve 7 Ekim Hamas saldırısı sonrası 3. Dünya Savaşı’nın Batı Asya’da aldığı yeni biçimler nedeniyle başka boyutlar kazandı. ABD-İsrail ikilisi Tel Aviv merkezli bölgede yeni şekillenmeler kurgularken Azerbaycan’ı öne çıkardılar. Geçmişte T.C.'nin Aliyev hanedanlığı üzerinde etkisi görece daha fazlayken, bugün aynı şekilde devam ettiğini varsaymak yanıltıcı olur. Nitekim Trump’ın bölgeye adım atmasıyla birlikte ABD, Ermenistan ve Azerbaycan’la stratejik işbirliği anlaşmaları imzaladı. Trump Yolu’nun (TRIPP) kontrolü şimdilik 49 yıllığına ağırlığı Amerikan sermayesine ait bir uluslararası şirkete verildi. Daha önce koridor tasarısının patronu gibi davranan Erdoğan sus pus olup koridorun adının Trump’la adlandırılmasına dahi ses çıkaramadı. Ecdad vb edebiyatı yapan takım da bu konuda dut yemiş bülbülü oynadı.
Diplomatik detaylara girmeden şunu belirtelim: 2. Dağlık Karabağ Savaşı sonrası 9 Kasım 2020 tarihindeki V.Putin, İ.Aliyev ve N.Paşinyan arasında yapılan anlaşmaya göre Zengezur yolu, Rusya Federal Güvenlik Servisi elemanları tarafından kontrol edilecekti. Ancak bu durum epey geride kaldı. 8 Ağustos 2025 tarihindeki D.Trump, İ.Aliyev ve N. Paşinyan’ın mutabakatına göre aynı yol şimdi de TRIPP adını alarak ABD’nin kontrolünde olacak. Burada ister istemez bu hattın ABD kontrolüne geçmesi, askeri olarak bu hattın kullanılıp kullanılmayacağı, İsrail’in bölgede bu hat üzerinden etkisini artırıp artırmayacağı sorularını da gündeme getirecektir. Söz olarak, Ermenistan ve Amerikan yönetimi işin askeri boyutunun olmayacağını dile getirse de, bugünkü savaşın karakteri düşünüldüğünde bu tür lafların gerçekte bağlayıcı bir önemi olmadığı ortada.
İran’ın Syunik’ten geçecek bir koridorla ilgili olumsuz tavrı biliniyor. Bunun ana nedeni, kuşkusuz, ABD tarafından kuzeyden de çevrelenme ve aynı zamanda İran’ın kuzeyinden geçen taşımacılık hatlarının işlevsizleşmesi sonucu mali kayıp. Rusya hatta kontrolünü kaybetse de pekela ABD ile Savaş’ın başka cepheleri üzerinde yaratacağı uzlaşmalarla gidişata karşı çıkmayabilir. Bu süreçte asıl sıkıntıya giren ise Çin. Devam eden İran savaşı kaçınılmaz olarak Orta Koridor’un ve Türkiye’nin jeostratejik önemini artırdı. Çin’in kendi emperyalist projesi “Bir Kuşak Bir Yol” ister istemez Orta Koridor’la çakışıyor. Ancak burada bu hattın kavşağı sayılabilecek Ermenistan’ın ABD kontrolüne geçmesi ister istemez Savaş’taki ana rakibi karşısında Çin’i görece zayıf duruma düşürecektir. Trump rejiminin işi bir koridorla sınırlı tutmayıp Orta Asya’nın bütününde yeraltı kaynakları üzerinden yeni bir hegemonik ilişki kurmaya çalıştığı görülüyor. Bu başlıkta (FORGE) bir forum organize edildi. Ermenistan da bu sürece davet edildi. Çin esnek politik yaklaşımlarıyla kendi derdine çare bulabilir. Ancak bölge halkları açısından asıl tehlike Güney Kafkasya’nın yeniden bir sıcak çatışma alanına dönüşmesi. TC, Aliyev hanedanlığı ve Putin Rusyası’nın gölgesi adeta akbaba gibi Ermenistan’ın üzerinde süzülüyor.
ABD ker ne kadar kendinden emin adımlar atıyor gözükse de, gerçekte tıpkı Körfez’de olduğu türden burun üstü çakılma olasılığı yüksek. Trump’la simgelenen çürümüş zihniyetin bölge politikacılarını-aydınlarını-gazetecilerini satın alması elbette mümkün, ancak aynı şey halklar için geçerli değil. Nitekim ABD Başkan Yardımcısı J.D.Vance’ın bölgeye yaptığı ziyarette sergilediği haller ne kadar kaypak olduklarını belgeler nitelikte. Vance Erivan ziyaretinde Soykırım Anıtı’na gidip saygı duruşunda bulunurken, sonrası Bakü’de daha uçaktan inerken karşılaştığı sorulara yanıt diye kemküm etmekten öteye gidemedi.
Hasıl-ı kelam, bu yolun kime ait olacağı artık altı senedir Ermenistan iç siyasetinin önemli bir meselesi haline geldi ve farklı emperyalist güçler ülke içindeki işbirlikçileri aracılığıyla bu yolu kendi planlarına göre hayata geçirmek istiyorlar. Bu açıdan bakıldığında, 7 Haziran’daki seçimlerin gelecekle ilgili tayin edici bir önemi olacağı açık. Ancak 3. Dünya Savaşı’nın yarattığı büyük bir belirsizlik zemini var. Özellikle İran savaşı derinleştikçe bu koridorun yaşam bulmasının — birçok şeyin yanı sıra — ne kadar mümkün olduğu da elbette tartışma konusu olmaya devam edecektir.
TC’nin emelleri ve pazarlamacı kalpazan takımı
Türkiye’de rejimin tepesindekiler 3. Dünya Savaşı’nın bölgede yarattığı altüst oluş nedeniyle kendi geleceklerinden her anlamda endişeliler. Temsil ettikleri ve bizzat dahil oldukları oligarşi ülkeyi geleceğe taşımaktan uzak. Ancak geçtiğimiz günlerde bizzat Devlet Bahçeli’nin ağzından dile geldiği üzere Musul-Kerkük-Karabağ ve Kıbrıs’ı da dahil ele geçirmeye dönük emperyalist arzularından vazgeçmiş değiller. Bunun yollarını arıyorlar.
TC/rejim her gün yeni yalanlarla toplumu manipüle etme peşinde, ancak bunda başarısız kalıyorlar. Başta gençlik olmak üzere, ülkenin bütünü yaşanan derin ekonomik ve sosyal bir açmazla karşı karşıya. Rejim, Türk milliyetçiliğini hortlatarak geleceksizleştirilmiş gençliğin gereksinimlerine çare bulamaz, bu kafa olsa olsa şiddeti körükleyerek toplumu daha da derin uçurumlara itecektir. Bu zihniyet gerçekte 12 Eylül paşalarından büyük bir farklılığa sahip değildir. Rejim, faşizmi ülkeye bütünüyle hâkim kılmak için özünü şiddetin oluşturduğu idari ve siyasi tedbirlere yaslanıyor. Manipülasyonu büyütmek için tıpkı Hitler gibi basından sadakat bekliyor. “Devletin bekası”nı kendi ütopyasına dönüştürmüş ikbal peşinde olan kesimler elbette şu ya da bu nedenle rejime biat edip onun adına kalpazanca manevralara girişip TC’ye hizmette kusur görmüyorlar. Halkların geleceğini değil kendi çıkarlarını düşünen bu çürümüş takım elbette efendileriyle birlikte çoktan hak ettikleri çöplükte yerlerini mutlaka alacaktır.




Yorumlar