top of page

Görünen Suç, Gizlenen Rejim -- Mustafa Mehmet Kapıkıran

  • 24 Nis
  • 27 dakikada okunur

Görünen Suç, Gizlenen Rejim

Türkiye’de “Yeni Nesil Çeteler”, Gençliğin Geleceksizleştirilmesi ve Toplumsal Çürüme Üzerine Bir İnceleme...

 

I. Görünen Suç, Gizlenen Rejim

Türkiye’de son yıllarda, Sadık Güleç’in çalışmasından süzülen ve kitabına da adını veren “yeni nesil çeteler” başlığı altında görünür hâle gelen yapılar; çoğu zaman operasyon haberleri, infaz görüntüleri, sosyal medya tehditleri, uyuşturucu ağları, okul çevresi sertlikleri yahut mahalle çatışmaları üzerinden konuşulmaktadır. Ekrana düşen manzara nettir: silah, para, korku, gösteriş ve genç yaşta ölümler. Fakat görünen suçun ardında görünmeyen bir siyâsî-toplumsal düzen vardır.

Bu sebeple “yeni nesil çeteler” meselesi yalnızca asayiş başlığı sayılamaz. Aynı zamanda bir gençlik meselesidir. Bir sınıf meselesidir. Bir kent meselesidir. Bir erkeklik meselesidir. Bir eğitim meselesidir. Ve en önemlisi, bir rejim meselesidir. Çünkü toplumların suç haritası çoğu zaman iktisadî yapılarından, kültürel yarıklarından ve siyâsî tercihlerinden bağımsız okunamaz. Sokakta beliren sertlik, çoğu kez yukarıda kurulmuş düzenin aşağıya düşen gölgesidir.

Türkiye’de son kırk yıl boyunca kurulan ekonomik ve siyâsî düzen, gençliğe büyük vaatlerde bulunmuş; fakat bu vaatlerin maddî karşılığını üretmemiştir. Çalış denmiştir, iş verilmemiştir. Oku denmiştir; diploma değersizleştirilmiştir. Sabret denmiştir; gelecek daraltılmıştır. Rekabet etme denmiştir, kayırmacılık yaygınlaştırılmıştır. Tüket denmiştir, gelir yetersiz bırakılmıştır. Böyle dönemlerde öfke yalnız duygu olarak kalmaz; davranışa dönüşür. Kimi genç içine kapanır. Kimi ülkeyi terk etmek ister. Kimi bağımlılığa sürüklenir. Kimi de gücü, korkuyu ve hızlı yükselişi temsil eden yapılara yönelir.

“Yeni nesil çeteler” tam bu zeminde doğmaktadır. Bunlar klâsik mafyanın basit devamı değildir. Daha gençtirler. Daha parçalıdırlar. Daha dijitaldirler. Daha gösterişçidirler. Semt aidiyetini, kolay para arzusunu, erkeklik krizini ve görünürlük ihtiyacını aynı potada eritmektedirler. Bir zamanların gölgede işleyen suç yapıları yerini, ekran çağının kendini sergileyen sertlik gruplarına bırakmaktadır. Güç artık sadece kullanılmamakta; sahnelenmektedir. Korku yalnızca hissettirilmemekte; dolaşıma sokulmaktadır.

Yeni nesil çeteler yalnız suç ekonomisi kurmaz; kamusal alanı da cinsiyetlendirir. Sokak, park, gece hayatı, okul çevresi ve dijital alan korku üzerinden yeniden erkekleştirilir. Böylece genç erkeklere sahte kudret sunulurken, genç kadınlardan görünmezlik talep edilir.

Burada devletin rolünü yalnızca yetersizlik diye tarif etmek eksik kalır. Son yıllarda kamusal koruma işlevinden çekilen devlet, güvenlik ve denetim kapasitesini ise büyütmüştür. Sosyal devlet zayıflamış, cezalandırıcı devlet güçlenmiştir. Gençliğe iş, kültür, umut ve gelecek sunamayan yapı; karşılığında kamera, operasyon ve ceza sunmaktadır. Bu çelişki tesadüf değildir. Neoliberal çağın karakteridir. Önce insanları kırılganlaştırır, sonra da kırılgan toplumdan korkar. Önce gençliği yalnız bırakır, sonra yalnızlaşmış gençliği denetlemeye koyulur.

Çünkü sermaye için güvencesiz gençlik kullanışlıdır. Düşük ücretli emek olarak kullanışlıdır. Borçlu tüketici olarak kullanışlıdır. Siyasetsiz kalabalık olarak kullanışlıdır. Fakat aynı gençlik zaman zaman taşar. İşte çeteleşme, birikmiş öfkenin çarpık biçimlerinden biridir. Meşrû yollar kapandığında gayrimeşrû kestirmeler çoğalır. Saygınlık kanalları tıkandığında, korku itibara dönüşebilir. Kurumlar şefkat üretmediğinde, sertlik piyasa bulur.

Burada durup şu soruyu sormak gerekir: Bir genç insan hangi durumda ve anda emekle yükselemeyeceğine, hukukla korunamayacağına, eğitimle ilerleyemeyeceğine kanaat getirir? Çürümenin başladığı yer çoğu zaman ilk suç değil, meşrû yollara dair inancın kırıldığı andır. İnsan yasa dışına bir günde düşmez; evvelâ yasallığın kendisine kapalı olduğunu düşünür.

Bu nedenle mesele birkaç suç örgütünün varlığı değildir. Mesele, toplumun kendi çocuklarına yol gösterememesidir. Bir ülke gençlerine gelecek sunamadığında, aidiyet başka yerlerde aranır. Adalet zayıfladığında güç taklit edilir. Hayat kurma imkânı daraldığında hızla yükselme hayâli zehirli biçimlerde cazip görünür. İnsan boşlukta uzun müddet yaşamaz; bir yere tutunmak ister. Eğer sahici toplumsal bağlar çözülmüşse, sahte bağlar büyür.

Fakat aynı noktada başka bir imkân da doğar. Gençlik nasıl çeteleşmeye çekilebiliyorsa, dayanışmaya da çağrılabilir. Aynı cesaret mahalleliyi korkutmak için değil, mahalle kurmak için de kullanılabilir. Aynı örgütlenme kabiliyeti rant ağlarında değil, müşterek hayat ağlarında da ortaya çıkabilir. Aynı öfke yıkıma değil, adalet talebine de dönebilir. Demek ki mesele gençliğin özü değil, önüne açılan istikamettir.

“Yeni nesil çeteler” başlığı altında konuşulan şey, aslında Türkiye’nin gençliğini hangi tarihsel ellerin kaybettiği sorusudur. Ve bu soruya verilecek cevap, memleketin geleceğini de aydınlatacaktır. Çünkü gençliğini kaybeden toplum yalnız bugünü değil, yarını da zayıflatır. Fakat gençlik henüz bütünüyle kaybedilmiş değildir. Yalnızca yönsüz bırakılmış kudrettir. Onu korkunun pazarından çekip hayatın tarafına çağırmak hâlâ mümkündür.

 

II. Askıya Alınmış Hayatlar: Gençliğin Geleceksizleştirilmesi

Bugünün Türkiye’sinde gençlik meselesi çoğu zaman kuşak tartışmaları, teknoloji bağımlılığı, saygı sorunu yahut kültürel yozlaşma gibi yüzeysel başlıklarla ele alınmaktadır. Bunlar bütünüyle önemsiz sayılmaz ; fakat asıl meselenin etrafında dolaşırlar. Derindeki hakîkat daha serttir: Geniş gençlik kitleleri için gelecek daralmış, hayatın ufku sislenmiş, yetişkinliğe geçiş yolları tıkanmıştır. Genç insanın önünde duran yalnızca belirsizlik değildir, ertelenmiş bir ömürdür.

Bir zamanlar gençlik, bütün zorluklarına rağmen ilerleme fikri taşırdı. Okumak bir kapı açabilirdi. İşe girmek bağımsızlaşma sağlayabilirdi. Çalışmak hayat kurmanın yolu sayılabilirdi. Bugün milyonlarca genç için bu çizgi kırılmıştır. Üniversite bitirilir, iş bulunamaz. İş bulunur, ücret yetmez. Gelir elde edilir, kira karşılanamaz. Aile evinden çıkılamaz. Hayata başlama çağında hayat ertelenir. İnsan biyolojik olarak yetişkin okurken toplumsal olarak askıda kalır. Takvim ilerler; hayat yerinde sayar.

Bu askıda kalış sadece ekonomik veri değildir. Ruhsal, ahlâkî ve siyâsî neticeleri vardır. Yarın üzerine söz kuramayan genç, bugüne sıkışır. Uzun vadeli emek, sabır ve kurumsal yükseliş fikri zayıflar. Ânî sonuç vaat eden yollar daha çekici görünmeye başlar. Kolay para arzusu biraz buradan doğar. Gösteriş tutkusu biraz buradan doğar. Risk alma eğilimi biraz buradan doğar. İnsan önünde uzun yol göremediğinde kestirmelere daha kolay meyleder.

Türkiye’de gençlere uzun süredir aynı nasihat verilmektedir: Çalışırsan başarırsın. Fakat bu sözün sistem içinde bile inandırıcı olabilmesi için adil rekabet gerekir. Liyakat gerekir. Nitelikli eğitim gerekir. Toplumsal hareketlilik gerekir. Oysa geniş genç kesimler bambaşka bir tecrübe yaşamaktadır. Torpil duymaktadır. Kayırmacılık görmektedir. Emek ile sonuç arasındaki bağın koptuğunu hissetmektedir. Başarı ideolojisi sürerken başarı yolları daraltılmıştır. Bu yüzden birçok genç yalnızca yoksulluğu hissetmemektedir; aynı zamanda aldatılmış hissetmektedir.

Kapitalist düzen burada çift yönlü çalışır. Bir yandan tüketim arzusunu sürekli körükler. Reklâmlar, diziler, ekranlar, influencer kültürü, lüks hayat gösterileri üzerinden daima daha fazlasını ister. Öte yandan, bu arzulara erişimin maddî zeminini daraltır. Böylece eksiklik hissi kalıcı hâle gelir. Genç insan yalnızca parasız bırakılmaz; sürekli yetersiz hissettirilir. Elinde olmayan şeyler, sanki şahsî başarısızlığının deliliymiş gibi sunulur. Oysa çoğu zaman sorun bireyde değil, yapının kendisindedir.

Bu ruh hâlinin çeşitli sonuçları vardır. Kimi genç içine kapanır. Kimi depresyona sürüklenir. Kimi göçü tek çıkış sayar. Kimi ailesiyle sessiz savaş yaşar. Kimi de gücü, parayı ve görünürlüğü temsil eden karanlık ağlara yönelir.

Genç kadınlar ise aynı geleceksizliği çoğu zaman başka ağırlıklarla yaşamaktadır. İşsizlik korkusuna ek olarak eve bağımlı kalma mecburiyeti, güvencesiz çalışma, hareket serbestîsinin sınırlandırılması, erken evlilik baskısı, kamusal alanda taciz riski ve sürekli denetlenme duygusuyla yüz yüze kalırlar. Böylece genç erkeğe başarısızlık korkusu dayatan düzen, genç kadına hem başarısızlık hem itaat baskısı yükler. Bu yüzden kadın gençlik için geleceksizlik yalnız ekonomik değil; toplumsal, bedensel ve zamansal bir kuşatmadır.

 “Yeni nesil çeteler” tam burada sahneye çıkar. Çünkü onlar sadece gelir vaat etmezler. Aynı zamanda tanınma vaat eder. “Sen görünmez değilsin,” der. “Sen güçsüz değilsin,” der. “Burada yerin var,” der. Düzenin vermediği değeri çarpık biçimde taklit eder.

Burada mühim bir hakîkati açıkça söylemek gerekir: Yoksulluk tek başına çeteleşme üretmez. Türkiye’de ağır mahrumiyet içinde yaşayıp onurlu, emekçi ve dayanışmacı hayatlar kuran milyonlar vardır. Belirleyici olan yalnız maddî yoksunluk değildir. Umutsuzlukla birleşmiş mahrumiyettir. Aşağılanmayla birleşmiş yoksulluktur. Geleceksizlikle birleşmiş dışlanmadır. İnsan çoğu zaman açlıktan evvel değersizleştirilmekten kırılır.

Şu soruyu sormadan ilerlenemez: Bir ülkede gençler neden başarı hayâli kurmak yerine kaçış plânı kurmaya başlar? Neden diploma sevinci yerini kaygıya bırakır? Neden emek, umut değil, yorgunluk çağrıştırır? Bu sorular cevaplanmadan gençlik krizi anlaşılamaz.

Bugün geniş gençlik kesimlerinde yaşanan budur. Onlara sürekli kendilerini geliştirmeleri söylenmektedir; fakat toplumsal yapı aynı anda onları daraltmaktadır. Sürekli rekabet etmeleri istenmektedir; fakat yarışın kuralları eşit kurulmamaktadır. Sonra da neden öfkelendikleri sorulmaktadır. Oysa mesele açıktır: Bir toplum gençliğini yıllarca bekleme odasında tutarsa, o gençlik ya susar, ya ülkeyi terk eder, ya da patlar.

“Yeni nesil çeteler” bu patlamanın örgütsüz, karanlık ve yıkıcı biçimlerinden biridir. Çünkü meşrû gelecek yolları kapandıkça gayrimeşrû yollar çoğalır. Yarına inancı aşınmış kuşaklardan sağlam memleket çıkarmak güçtür. Geleceği olmayan kuşağa sabır telkin edilebilir belki; fakat iyi şeylerin olacağına dair inanç telkin edilemez. İnanç, nutukla değil, şartlarla doğar.

Fakat aynı gençlik başka bir istikamete de yönelebilir. Üretim kooperatiflerinde, müşterek çalışma alanlarında, yerel gençlik meclislerinde, dayanışma ağlarında, kültür kolektiflerinde ve yeni emek birliklerinde kendisine yer bulabilir. İnsan kendisini faydalı hissettiğinde karanlığın cazibesi zayıflar. Topluma lâzım olduğunu hisseden genç, çürümeye daha az meyleder.

Bugünün gençlik krizi, aslında geleceğin krizidir. Çünkü adaletsiz bir düzen ve dar ufuklu bir iktidar, gençleri yalnız bugünden mahrum bırakmaz; onların içindeki yarını da eksiltir. Gençliğin imkânı budandığında memleketin ihtimâlleri de budanır. Ve yarını eksilen ülkeler, zamanla kendi sesini de kaybeder.

 

III. Mahallenin Sürgünü, Evin Sessiz Çatlağı

Türkiye’de gençlik krizini anlamak için yalnız bireyin hayatına bakmak yetmez; yaşadığı mekâna, döndüğü eve, yürüdüğü sokağa, sustuğu sofraya da bakmak gerekir. İnsan yalnız kazancıyla yaşamaz. Mahallesiyle, komşuluğuyla, çocukluk sesleriyle, kendisini tanıyan yüzlerle, eve döndüğünde karşılaştığı iklimle de şekillenir. Bu sebeple son yarım asırda yaşanan kent dönüşümü ile aile içi çözülme, birbirinden ayrı iki mesele olarak değerlendirilemez, zira aynı tarihsel dalganın farklı yüzleridir. Dışarıda sertleşen hayat, içeride de iz bırakır.

Bir zamanlar yoksul mahalleler bütün eksiklerine rağmen toplumsal ilişki üretirdi. Gecekondu semtleri resmî plânlama bakımından kusurlu olabilir; fakat bütünüyle boş değillerdi. İnsanlar çoğu vakit kendi emekleriyle ev yaptı, birbirine kefil oldu, çocuklara birlikte göz kulak oldu, hastayı yalnız bırakmadı, cenazeyi sahipsiz koymadı. Yoksulluk sertti; buna rağmen yalnızlık bugünkü kadar derin değildi. Mahalle maddî eksikleri bütünüyle gideremese de insanı sahipsiz bırakmayan çevre üretebilirdi.

Sonraki yıllarda kent toprağı hayat alanı olmaktan çok yatırım alanına çevrildi. Sokaklar emlâk haritası üzerinden yeniden çizildi. Eski dokular parçalandı; yerlerine siteler, rezidanslar, kapalı bloklar, AVM merkezli tüketim adaları kuruldu. Bu dönüşüm kimi yerlerde konfor sağladı; fakat aynı anda toplumsal soğuma da üretti. Komşunun yerini yönetim ofisi aldı. Sokak oyununun yerini ekran aldı. Bir zamanlar bakkalın veresiye defteri, yoksul haneler için sessiz bir sigorta gibiydi; bugün onun yerini faizli borç ve banka mesajları aldı. Mahallede, adıyla çağrılan insan olmanın yerini, apartmanda numaraya dönüşmek aldı.

Fakat bu dönüşüm tarafsız şehircilik faaliyeti değildi. Kimi için servet birikimi, kimi için yerinden edilme anlamına geldi. Müteahhit sermayesi, rant çevreleri, finans ağları ve ayrıcalıklı mülk sahipleri değer artışından kazanç sağlarken; kiracılar, dar gelirli haneler, güvencesiz emekçiler ve eski mahalle sakinleri şehrin çeperlerine itildi. Merkezde biriken değer, çevrede biriken mahrumiyetle birlikte büyüdü. Bir semtin parlatılması çoğu zaman başka bir semtin karartılması pahasına gerçekleşti. Kent güzelleşirken hayat pahalılaştı; binalar yükselirken aidiyet azaldı.

Şu soru burada belirir: Şehir kimin içindir? İçinde yaşayanlar için mi, yoksa ondan kâr devşirenler için mi? Bir mahalle yenilenirken orada yaşayan insanlar neden yerinde kalamaz? Eğer dönüşüm insanı dışarı itiyorsa, adına neden hâlâ gelişme denmektedir?

İnsanlar yan yana yaşamayı sürdürdü; fakat birbirinin hayatına değmeden. Bugünün birçok genci tam da böyle çevrelerde büyümektedir. Aynı apartmanda oturduğu komşunun adını bilmeyen, mahallede kendisini tanıyan yetişkin çevresi bulunmayan, ortak kamusal alanı sınırlı, oyun sahası daralmış, sürekli gözetlenen; fakat hakikî mânâda korunmayan kuşak… Bu tablo nostalji meselesi değildir. Sosyolojik neticeleri vardır. Güven zayıfladığında toplumun müşterek hareket kapasitesi de azalır. Yalnız bireyler çoğalırken güçlü cemiyet doğmaz.

Mekân aidiyet üretmeyince aidiyet başka yerlerde aranır. İnsan boşlukta uzun müddet yaşamaz. Kendini bir yere bağlamak ister. Bugün bunun karşılıkları dijital fanatikliklerde, kör kimlikçilikte, tarikat ağlarında ve “yeni nesil çeteler” içinde görülebilmektedir. Bu yapıların semt isimlerini, mahalle kodlarını, yerel lâkapları sık kullanması tesadüf değildir. Dağılmış şehir hayatı içinde sert de olsa bir yer duygusu sunarlar. “Burası bizim alanımız”, “biz bu semtin çocuklarıyız” gibi sözler çoğu kez kaybedilmiş aidiyetin kaba taklididir.

Fakat mesele yalnız sokak değildir. Toplumsal krizler çoğu zaman kamusal alanda patlamadan evvel hane içine sızar. Dışarıdaki geçim baskısı eve döner, evdeki huzursuzluk yeniden topluma yayılır. Ev güven üretmediğinde, dış dünya da güvenli görünmez. Son yıllarda milyonlarca aile yükselen kiralar, borç yükü, düzensiz gelir, uzun çalışma saatleri, işsizlik korkusu ve geleceksizlik duygusu altında yaşamaktadır. Bu şartlar ev içi iklimi sertleştirir.

Üstelik bu gerilim hane içinde eşit dağılmamaktadır. Kriz dönemlerinde evin görünmeyen yükü çoğu zaman kadınların omzuna yıkılır. Birçok genç kadın için aile evi sadece barınak

Üstelik bu gerilim hane içinde eşit dağılmamaktadır. Kriz dönemlerinde evin görünmeyen yükü çoğu zaman kadınların omzuna yıkılır. Birçok genç kadın için aile evi sadece barınak değildir; aynı zamanda görünmeyen emek alanıdır. Kardeş bakımı, ev işi, yaşlı sorumluluğu, duygusal gerilimleri yumuşatma ve gündelik düzeni taşıma görevi çoğu zaman sessizce onların omzuna bırakılır. Erkek kardeşin dışarıda geçirdiği zaman serbestlik sayılırken, genç kadının zamanı aile hizmetine tahsis edilebilir. Böylece kimi genç erkek sokağa savrulurken, kimi genç kadın eve zincirlenir. Biri dışarıda kaybolur, öteki içeride silikleşir. Bakım emeği, çocuk takibi, yaşlı sorumluluğu, mutfak tasarrufu, duygusal dengeleme, ev içi çatışmayı yumuşatma ve eksilen geliri idare etme görevi sessizce kadınlara devredilir. Böylece dışarıdaki ekonomik sömürü, içeride cinsiyetli emek rejimi olarak yeniden üretilir. Yorulan yalnız aile değildir; en çok kadın yorulur. Tükenen yalnızca bütçe değildir; görünmeyen sabır da tükenir.

Burada sadece açık şiddetten söz etmiyoruz. Hakaret, küçümseme, kıyaslama, sevgiyi geri çekerek cezalandırma, sürekli bağırma, yok sayma, duygusal ihmâl de yaralayıcıdır. Nice çocuk dayak yemeden de incinmektedir. Nice genç, karnı doysa da ruhen aç büyümektedir. Çocuğun ruhunda iz bırakan her yara gürültülü olmaz; bazısı sessizlik biçiminde yerleşir.

Kapitalist düzen işçiyi yorar, ebeveyni tüketir, zamanı parçalar, evi gerilim alanına çevirir. Sonra ortaya çıkan çocukluk yaralarını “aile sorunu” diye bireyselleştirir. Oysa çoğu vakit sorun tek tek anne babaların ahlâkı değil, hayatı yaşanmaz hâle getiren toplumsal düzendir. On iki saat çalışan, borç altında ezilen, geleceğinden korkan, eve tükenmiş dönen insanlardan kusursuz ebeveynlik beklenmektedir. Bu beklenti çoğu zaman acımasızdır.

Fakat aile yalnız ekonomik baskının mağduru değildir; iktidar ilişkilerinin yeniden üretildiği alanlardan da biridir. İtaat, suskunluk, yaşa göre hiyerarşi, cinsiyete göre görev dağılımı, sorgulamayı erdem sayma gibi kalıplar ev içinde meşrûlaştırılabilir. Böylece çocuk yalnız sevgiyi değil, tahakkümü de normal hayat sanarak öğrenebilir. Bu sebeple her aile sıcak yuva değildir; bazen toplumdaki eşitsizliklerin küçük ölçekli laboratuvarıdır.

Burada da şu sorular yükselir: Bir çocuk kendisini ilk defa nerede değersiz hisseder; sokakta mı, evde mi? Bir genç ilk kez nerede susmayı öğrenir; okulda mı, sofrada mı? Ve bir toplum, evin içindeki adaletsizliği görmeden dışarıdaki şiddeti gerçekten çözebilir mi?

“Yeni nesil çeteler”in bazı gençler için çekici görünmesinde bu iki kırılmanın payı vardır: dışarıda köksüzlük, içeride değersizlik. Çete, dağılmış benliğe sert kabuk sunar. Evde duyulmayan gence “Bizdensin” der. Sürekli küçümsenmiş olana “Sen güçlüsün,” der. Belirsizlik yaşamış olana net kurallar sunar. Sevgiyi vermese de aidiyetin taklidini verir.

Çözüm mahalleyi romantize etmek yahut aileyi kutsamak değildir. Her ikisini de yeniden insanîleştirmektir. Çocuk parkı bulunan sokaklar gerekir. Kamusal kültür alanları gerekir. Mahalle ölçeğinde danışmanlık merkezleri gerekir. Ücretsiz kreş gerekir. İnsanca çalışma saatleri gerekir. Kadınların görünmeyen yükünü azaltan sosyal hizmetler gerekir. Gençlerin bağımsızlaşabileceği barınma imkânı gerekir. Ev içi emeğin adil paylaşımı gerekir. Çünkü bina yaparak mahalle kurulmaz; nikâh kıyarak aile doğmaz. İkisi de emek, adalet ve güven ister.

Bugünden geleceğin nüveleri de kurulabilir. Ortak mutfaklar, mahalle etüt evleri, ücretsiz bakım dayanışmaları, çocuk oyun kolektifleri, tamir atölyeleri, semt kütüphaneleri, kira dayanışma ağları ve yerel meclisler; dağılmış toplumsal dokuyu aşağıdan onarabilir.

Toplum, evin içini görmeden sokağı anlayamaz. Mahallenin kaybını kavramadan çeteleşmeyi çözemez. Çünkü bazen bir gencin karanlığa yönelişi, suçla değil; önce sahipsizlikle başlar.

 

IV. Sertliğin Erkekçe Sayıldığı Dünya: Kudretin Taklidi, Şiddetin Sahnesi

“Yeni nesil çeteler” meselesinde görünür aktörlerin önemli kısmının genç erkeklerden oluşması tesadüf sayılamaz. Çünkü erkeklik yalnız biyolojik cinsiyet değildir; tarih boyunca iktidar, rekabet, denetim, geçim sağlama ve üstünlük beklentileriyle örülmüş toplumsal bir roldür. Erkek çocuğa küçük yaştan itibaren çoğu zaman aynı ders verilir: güçlü ol, kendini ezdirme, ağlama, yenilme, sözü geçen ol, korkunu gösterme. Fakat bugünün Türkiye’sinde bu rolün maddî zemini geniş ölçüde aşınmıştır. Güvenceli iş daralmış, ücretler erimiş, bağımsız ev kurma ihtimâli zayıflamıştır. Geleceğe güven azalmıştır, toplumsal yükselme kanalları tıkanmıştır. Böylece sistem, genç erkeğe kudret talep etmeyi sürdürmüş, fakat kudret kuracağı meşrû alanları geri çekmiştir.

Ortaya çıkan şey yalnız ekonomik sıkışma değildir; toplumsal bir erkeklik krizidir. Güçlü görünmesi beklenen, fakat güçsüz bırakılan; sorumluluk yüklenen, fakat yetki verilmeyen; aile kurması telkin edilen, fakat hayat kurma imkânı sunulmayan genç erkek tipi çağımızın merkezî figürlerinden biridir. Bu sıkışma kimi zaman sessiz çöküş üretir. Kimi zaman bağımlılık. Kimi zaman kadın düşmanlığı. Kimi zaman da çeteleşme, zorbalık ve şiddet arzusunu.

Bir toplum genç erkeklerine onurlu yetişkinlik yolu sunmazsa, onlar yetişkinliği nerede arar? Sorunun düğümü buradadır. Düzenli emekle saygınlık kazanamayan, bilgisiyle tanınmayan, çalışmasıyla ilerleyemeyen kişi; saygınlığın taklidine yönelebilir. Korkutmak, buyurmak, sert görünmek, kalabalıkla dolaşmak, sosyal medyada tehditkâr poz vermek bu yüzden bazıları için cazip görünür. Çünkü bunlar güç değildir; güç hissinin kısa yoldan simülasyonudur.

Birçok genç erkek kendisini sadece işsiz hissetmez; eksik hisseder. Toplum ona “adam ol” derken adamlığın şartlarını sunmaz. Sorumluluk beklerken imkân vermez. Başarı telkin ederken yolları kapatır. Bu çelişki içeride kırılganlık, dışarıda öfke üretir. Kimi zaman en yüksek sesli kabadayılık, en derin yetersizlik duygusunun zırhıdır. Bağıran her figür güçlü değildir; bazen yalnızca dağılmamak için gürültü çıkarıyordur.

Burada silâhın ve sertliğin sembolik anlamı büyüktür. Silâh yalnız araç değildir; iktidar işareti gibi okunabilir. Kendini savunmasız hisseden genç erkek için silâh, görünmez korkulara karşı taşınan sahte güvenliktir. Gerçek cesaret üretmez; fakat korkusuzluk gösterisi sağlar. Aynı biçimde konvoy hâlinde dolaşmak, kalabalıkla yürümek, meydan okuyan videolar paylaşmak, başkalarını küçük düşüren dil kurmak da çoğu zaman kudretin kendisi değil, kudretin sahnesidir.

Dijital çağ bu süreci daha da sertleştirmiştir. Bir zamanlar mahalle içinde kalan gösteri, bugün ekran üzerinden çoğaltılmaktadır. Sosyal medyada “alfa erkek” figürleri, lüks tüketim gösterileri, kadınları araçsallaştıran söylemler, duygusuzluk performansı ve kaba özgüven bazı gençlere başarı modeli gibi sunulmaktadır. İçerik ekonomisi çoğu zaman olgunluğu değil de gürültüyü ödüllendirir. Sessiz karakter görünmez kalırken, bağıran figür dolaşıma girer. Böylece kişilik değil poz, emek değil gösteri, vakar değil kabalık prim yapar.

“Yeni nesil çeteler” tam bu boşlukta sadece para sunmaz, alternatif erkeklik kurumu da sunmaktadır. Rütbe verir. Aidiyet taklidi verir. Kardeşlik görüntüsü verir. Korku üzerinden saygınlık verir. Emir-komuta zinciri verir. Başarı hissi verir. Düzenin vermediği yetişkinlik eşiğini karanlık biçimde taklit eder. Bu yüzden mesele yalnızca kriminal ağlar değildir; aynı zamanda toplumsal yetişkinlik krizidir.

Kadınlara yönelik tahakküm dili de aynı zeminden beslenebilir. Kendi hayatında güçsüz hisseden erkek, güce en kolay ulaşabildiği yerde kurmaya çalışabilir. Unutulmamalıdır ki erkeklik krizinin bedeli çoğu zaman kadınlara ödetilir. Hayatta karşılık bulamayan, değersizleştiğini hisseden yahut sürekli başarısızlık duygusuyla yaşayan erkek; kudreti en yakın ilişkide kurmaya yönelebilir. Sokakta taciz, ilişkide psikolojik baskı, dijital takip, kıskançlığın sevgi diye sunulması, evde denetim ve kimi zaman açık şiddet bu yüzden yalnızca bireysel sapma olarak görülemez . Bunlar, çözülememiş iktidar krizlerinin aşağıya boşaltılmasıdır. Bu yüzden kadın düşmanlığı ile çete kültürü arasında zaman zaman yakınlık görülür. Birinde sokak hedef alınır, ötekinde ev. Birinde rakip ezilir, ötekinde partner bastırılır. Kök aynıdır: sevgiyi zayıflık, tahakkümü kudret sanan çarpık terbiyedir.

Bu tablo sadece bireysel ahlâk meselesi değildir; gündelik hayata sinmiş iktidar terbiyesidir aynı zamanda . Küçümseyici hitaplar, emir kipleri, sürekli söz kesmeler, hakareti mizah gibi sunmalar, beden diliyle tehdit kurmalar, sert bakışı otorite saymalar, masaya vurmayı kararlılık sanmalar, öfkeyi liderlik gibi pazarlamalar tesadüfen çoğalmaz. Devlet yurttaşa buyurgan konuştukça, patron emeği hor gördükçe, güçlü olan zayıfı ezerek ödüllendirildikçe, aynı mantık evde, okulda, sokakta ve arkadaş çevresinde yeniden üretilir. Tahakküm yalnız kurumlarda kalmaz; jeste dönüşür, mimikte yerleşir, dile siner, erkeklik performansı diye alkışlanır.

Türkiye’de erkek çocuklarının yetiştirilme biçimi de bu krizi büyütebilir. Ağlamaması öğretilen, korkusunu göstermesi ayıp sayılan, sürekli rekabete itilen, sertliği övülen çocuk; acısını işleyemez. Yasını, utancını, kırgınlığını dile çeviremeyen birey bunları davranışa çevirir. Dil bulamayan duygu çoğu zaman öfkeye dönüşür. Bu yüzden erkek şiddeti bazen sadece kötülük değil; işlenmemiş kırılganlıktır. Bu tespit, sorumluluğu kaldırmaz. Şiddetin hesabı sorulur. Fakat nedenleri anlaşılmadan tekrarını azaltmak güçtür.

Fakat tarih her rolü yeniden yazabilir. Genç erkeklerin birbirini tükettiği değil de büyüttüğü çevreler kurulabilir. Spor sahaları yalnız rekabet alanı değil, kolektif disiplin mektebi olabilir. Atölyeler, kooperatifler, üretim çevreleri ve kültür alanları statü savaşının değil, müşterek emeğin zemini olabilir. Mahalle dayanışmalarında, afet örgütlenmelerinde, çocuk ve yaşlı bakım ağlarında, yerel meclislerde sorumluluk alan erkek kuşaklar yetişebilir. Saygının korkudan değil de faydadan geçtiği yeni bir toplumsal terbiye mümkündür.

Genç erkek hükmetmeden de kendini güçlü hissedebilir mi? Asıl cevap bekleyen soru budur. Birlikte üreterek, bir başkasını koruyarak, adaletsizliğe karşı durarak, sözünde durarak, duygusunu inkâr etmeden yaşayarak güç kazanılabiliyorsa, evet, mümkündür. Cesaret sadece kavga ile ölçülmez, fedakârlıkla da ölçülebilir. İtibar yalnızca korkutmakla kazanılmaz, güven vermekle de kazanılabilir.

Türkiye’nin genç erkeklerine uzun süredir çoğu zaman iki seçenek sunuldu: ezen olmak ya da ezilen olmak. Oysa üçüncü yol vardır. Eşit olan, üreten, paylaşan, güven veren. Geleceğin nüvesi tam da bu üçüncü yoldadır. Sertliğin erdem sayıldığı yerde merhamet küçülür. Merhametin küçüldüğü yerde herkes biraz daha güvensiz yaşar. Buna karşılık kudretin yerini haysiyet aldığında, yalnız erkekler değil, bütün toplum nefes alır.

 

V. Okul Koridorundan Sokak Karanlığına: Erken Uyarılar, Geç Kalan Düzen

“Yeni nesil çeteler” meselesini yalnız sokak, mahalle yahut suç ekonomisi üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü toplumsal sertliğin ilk izleri çoğu zaman daha erken yaşlarda belirir. Sokakta karşımıza çıkan şiddet, çoğu kez önce okul koridorlarında filizlenir. Akran zorbalığında, aşağılamada, dışlamada, grup baskısında, öğretmene yönelen saldırıda, kesici alet taşıma hevesinde, dijital linçte ve görünür olma uğruna yapılan küçük vahşetlerde… Toplumun gelecekteki gerilimleri bazen çocukların bugünkü davranışlarında kendini ele verir.

Okul modern toplumlarda sadece bilgi aktarma kurumu değildir. Çocukların birlikte yaşamayı, sınırı, adaleti, işbirliğini, farklılıkla temas etmeyi, başarısızlıkla baş etmeyi, söz almayı ve kamusal davranışı öğrendiği temel alandır. Çocuk sadece ders değil, ilişki de öğrenir. Bu yüzden okulda yaşanan çözülme, birkaç kurumun bozulmasından öte toplumun kendini yeniden üretme kapasitesinin yara almasıdır.

Türkiye’de uzun süredir eğitim sistemi çok katmanlı krizler yaşamaktadır. Sık değişen sınav rejimleri, fırsat eşitsizliği, nitelik farkları, kalabalık sınıflar, öğretmen yorgunluğu, ekonomik baskılar, ideolojik müdahaleler,  kamusal eğitime güven kaybı ve dolayısıyla özel okul mecburiyeti hissi, sürekli rekabet atmosferi bu krizlerin başlıcalarıdır. Böyle bir yapıda okul gelişim alanı olmaktan çıkıp yarış alanına dönüşebilir. Çocuk için okul güven üretmelidir. Oysa birçok öğrenci için okul; performans baskısı, dışlanma korkusu, zorbalık riski, aşağılanma ihtimâli ve sürekli kıyaslanma demektir.

Başarısız olan değersizleştiğini, sessiz olan görünmez kaldığını, farklı olan hedef seçildiğini hissedebilir. Küçük görünen bu deneyimler derin iz bırakır. Çünkü çocukluk çağında insan yalnız not almaz; kendisi hakkında hüküm de toplamaya başlar. “Yetersizim”, “kimse beni istemiyor”, “ancak korkutursam var olurum”, “kalabalıkta ezilmemek için sert olmalıyım” gibi sessiz cümleler bazen yıllarca içeride büyür.

Akran zorbalığı burada özel önem taşır. Fizikî saldırı kadar alay, dışlama, sosyal medya üzerinden küçük düşürme, grup hâlinde hedef gösterme ve itibar yok etme pratikleri de şiddettir. Kız öğrenciler için okul deneyimi çoğu zaman ek baskılar da taşır. Beden üzerinden alay, görünür olunca hedef seçilme korkusu, dijital taciz, başarı gösterdiğinde küçümsenme, sessiz kaldığında silinme ve bazı alanlarda “buraya ait değilmiş” gibi hissettirilme duygusu eğitim hakkını fiilen daraltabilir. Böylece, okul herkese aynı bina olsa da, herkese aynı hayat tecrübesini sunmaz. Kimi öğrenci bilgiyle yarışırken, kimi aynı anda korkuyla da uğraşır. Dijital çağda çocuk eve dönse bile zorbalık peşini bırakmayabilir. Telefon ekranı okul bahçesinin uzantısına dönüşebilir. Gün biter; aşağılanma bitmez. Çocuk odasına çekilir; kalabalık peşinden gelir.

Öğretmen figürü de ağır baskı altındadır. Toplumsal itibarı aşınmış, ekonomik olarak zorlanan, bürokratik yük taşıyan, kalabalık sınıflarla uğraşan ve çoğu zaman yeterli psikososyal destek alamayan öğretmenden mucize beklenmektedir. Oysa tükenmiş kurumlar, tükenmemiş insanlar üretmekte zorlanır. Öğretmen güçsüzleşince okulun ahlâkî merkezi de sarsılır. Otorite kaba disipline, rehberlik ise formaliteye indirgenebilir. Oysa çocuk sert idareci değil, güvenilir yetişkin arar.

Türkiye’de okul uzun yıllar yaratıcı özne yetiştiren bir yer olarak değil, çok disipline eden bir kurum olarak kurgulandı. Sıra düzeni, itaat kültürü, ezbere dayalı başarı, korkuyla terbiye, ses çıkarmayan öğrenciyi ideal sayma yaklaşımı farklı tonlarda sürdü. Son yıllarda buna bir de piyasacı rekabet ve ideolojik müdahale eklenmiştir. Böyle kurumlarda çocuklar çoğu zaman iki şey öğrenir: boyun eğmek yahut patlamak. Eleştirel ifade kanalları zayıfsa, duygular meşrû biçimde konuşulamıyorsa, adalet duygusu yoksa biriken öfke başka yerlerden çıkar.

Okulda görülen sertlik çoğu zaman kendiliğinden doğmaz; dış dünyanın minyatür kopyası olarak içeri taşınır. Çocuklar yalnız ders kitaplarından değil, çevrelerindeki iktidar ilişkilerinden de öğrenir. Televizyonda bağıranın kazandığını, sokakta kabalığın yol açtığını, siyasette hakaretin alkış topladığını, işyerinde güçlü olanın hesap vermediğini, evde sözü en sert çıkanın son kararı verdiğini gören öğrenci, kuvvet ile haklılığı birbirine karıştırabilir. Böylece alay etmek mizah, korkutmak liderlik, dışlamak üstünlük, şiddet ise saygınlık gibi algılanmaya başlanır. Okul koridorunda yaşanan birçok küçük tahakküm denemesi, toplumun büyük sahnesinde dolaşan güç kültürünün çocukça tekrarından ibarettir.

Bu noktada eğitim politikalarının son yıllardaki yönelimi ayrıca düşünülmelidir. Çocukları özgür birey, eleştirel yurttaş ve yaratıcı özne olarak yetiştirmek yerine, erken yaşta işgücü piyasasına hazırlayan, itaatkâr karakter üreten yahut dinî-moral disiplin üzerinden şekillendirmeye çalışan programlar, gençliğin gerçek ihtiyaçlarına cevap verememektedir. Eğitimin yer yer ucuz emek deposu yahut ideolojik terbiye alanı gibi tasarlanması, okulun kamusal karakterini zayıflatmaktadır. Çocuk geleceğe hazırlanmak yerine sisteme uyumlandırılmaktadır.

Son dönemde yaşanan ağır okul şiddeti vakaları bu yüzden tekil bireysel hadise diye geçiştirilemez. Elbette her olayın kendine mahsus nedenleri vardır; fakat genel zemini görmezden gelmek körlüktür. Psikolojik destekten mahrum çocuklar, baskı altındaki aileler, eşitsizlik üreten eğitim sistemi, dijital zorbalık, toplumsal sertlik dili ve kolay erişilen şiddet imgeleri aynı dönemde yan yana durmaktadır. Bu tablo tesadüf olamaz .

Burada sık yapılan hata, çözümü salt güvenlikleştirmede aramaktır. Daha çok kamera, daha sert denetim, turnikeler, metal dedektörler, okul kapısında üniformalı unsurlar… Bunlar belirli riskleri azaltabilir; fakat kök sorunu çözmez. Hatta okulun ruhunu daha da sertleştirebilir. Çocuğu korunacak özne yerine potansiyel tehdit gibi gören anlayış güven üretmez. Bastırılmış sessizlik iyileşme değildir.

Gerçek güvenlik başka yerde başlar. Güçlü rehberlik birimlerinde başlar. Okul psikologlarında başlar. Ücretsiz beslenmede başlar. Sanat ve spor alanlarında başlar. Demokratik öğrenci meclislerinde başlar. Akran arabuluculuk ağlarında başlar. Adil disiplin süreçlerinde başlar. Öğretmenin güçlendirilmesinde başlar. Aile destek mekanizmalarında başlar. Çocuğun sesinin ciddiye alınmasında başlar.

Bununla birlikte, çözüm yalnızca mevcut sistemi biraz onarmak da değildir. Okullar bugünden başka bir toplumun nüvelerini taşıyabilir. Öğrenci kooperatifleri kurulabilir. Ücretsiz etüt kolektifleri geliştirilebilir. Ortak üretim atölyeleri açılabilir. Mahalle-okul dayanışma ağları örülebilir. Bahçe bostanları, tamir atölyeleri, kültür kulüpleri, öğrenci forumları, paylaşım kütüphaneleri ve kolektif bakım pratikleri yaygınlaştırılabilir. Çocuk rekabet ederek değil, birlikte üreterek de değerli olduğunu öğrenebilir. Gelecek bazen müfredatta değil, teneffüste kurulan adalet duygusunda başlar.

“Yeni nesil çeteler” ile okul şiddeti arasında görünmez bir bağ vardır. İkisinde de ortak unsurlar görülebilir: değersizlik hissi, grup baskısı, görünür olma arzusu, erkeklik performansı, öfkenin dili hâline gelen sertlik ve kurumsal koruma eksikliği. Çeteleşme kolektifleşmiş şiddet ise, okul saldırıları bazen bireyselleşmiş şiddet biçiminde belirir. Her ikisinde de duyulmayan genç sesleri vardır.

Bu yüzden eğitim meselesi yalnız pedagoji başlığı değildir; toplumsal barış başlığıdır. Sınıfta kurulamayan adalet, ileride şehirde daha ağır bedeller doğurabilir. Okulda görülmeyen yara, sokakta daha sert açılabilir. Bir toplum çocuklarını sınava hazırlayıp hayata hazırlıksız yakalar.

Soruyu artık açıkça sormak gerekir: Çocuklara okulda söz hakkı tanımayan bir düzen, büyüdüklerinde öfkelerini başka dillerle anlatmalarına şaşabilir mi?

 

VI. Temsil Boşluğu ve Korku Devleti: Öfkenin Yönsüz Kalışı

“Yeni nesil çeteler” meselesini sadece ekonomik sıkışma, aile çözülmesi, erkeklik krizi yahut dijital kültürle de açıklamak eksik kalır. İnsan yalnızca ihtiyaçlarıyla hareket etmez; anlamlandırma biçimleriyle de hareket eder. Yoksulluk birçok dönemde vardı. Aşağılanma hissi yeni değildir. Öfke her çağda mevcuttu. Belirleyici soru şudur: Bu duygular hangi dile, hangi örgütlenmeye, hangi istikamete kavuşmaktadır? İnsan, acısını yalnız yaşadığında yaralanır; fakat o acıya isim veremediğinde savrulur.

Türkiye’de bir dönem alt sınıfların öfkesi bütünüyle sahipsiz değildi. İşçi hareketleri, öğrenci mücadeleleri, gecekondu direnişleri, sendikalar, köylü örgütlenmeleri, mahalle dayanışmaları ve farklı damarlardaki sol-sosyalist çevreler eşitsizlik duygusuna kolektif tercüme sunabiliyordu. İnsan kendi sıkıntısını yalnız şahsî talihsizlik gibi yaşamıyordu, toplumsal mesele olarak da okuyabiliyordu. “Ben beceremedim” yerine “düzen adil kurulmamış” diyebilen bir dil vardı. Bu alan kusursuz değildi. Stratejik hatalar yaşandı. Fakat yine de mühim bir hakîkat bulunuyordu: Öfke ile umut arasında köprü kuran kanallar mevcuttu.

12 Eylül sonrasında bu zemin ağır biçimde tahrip edildi. Askerî rejim yalnız örgütleri dağıtmadı; toplumsal hafızayı da hedef aldı. Sendikalar bastırıldı, öğrenci siyaseti ezildi, kolektif hak arama kültürü kriminalize edildi. Sonraki yıllarda neoliberal düzen bireysel kurtuluş fikrini yükseltti. “Herkes kendi yolunu bulsun” anlayışı müşterek çözüm arayışlarının yerine geçirildi. Böylece geniş kesimlerin yaşadığı sıkıntılar kişiselleşti. İşsiz kalan genç kendisini yetersiz sandı. Yoksullaşan aile kaderine küstü. Borçlanan emekçi  hatayı kendinde aradı. Oysa birçok mesele yapısaldı. Fakat yapısal sorunlar bireysel utanç gibi yaşandı.

Bugün birçok genç kızgındır; fakat neye kızdığını tam tarif edemeyebilir. Hayat pahalılığına öfkelidir; fakat bunun sınıfsal ve siyâsî köklerini kuramaz. Aşağılanmaya öfkelidir; fakat bunu kolektif dile çeviremez. Geleceksizliğe öfkelidir; fakat bu tablo bütünüyle sessizlik değildir. Özellikle genç kadınlar son yıllarda eşitlik, yaşam hakkı, beden özerkliği ve özgürlük talepleri etrafında en canlı toplumsal itiraz damarlarından birini üretmiştir. Kampüslerden mahallelere, dijital mecralardan sokaklara uzanan bu ses; temsil boşluğunun mutlak olmadığını, yeni siyâsal dillerin aşağıdan doğabileceğini göstermektedir. Düzenin susturamadığı birçok hakîkat , bugün genç kadınların ağzından konuşmaktadır.

Bütün bunlara rağmen temsil boşluğu geniş toplum kesimleri için sürmektedir. İnsanların acısı vardır; fakat o acıyı taşıyacak kelime, kurum ve müşterek istikamet çoğu yerde zayıflamıştır..

Temsil boşluğu yalnız örgüt eksikliği değildir; aynı zamanda egemenlerin kurduğu anlatı üstünlüğüdür. İnsanlara yıllarca toplumsal sorunların kader, yoksulluğun kişisel yetersizlik, başarının bireysel maharet, zenginliğin hak edilmiş ödül olduğu anlatıldığında; sömürü görünmezleşir, öfke ise yanlış adreslere akar. Böyle dönemlerde genç insan, patrona değil rakibine; düzene değil komşusuna; sermayeye değil kendisinden biraz farklı olana öfke duymaya yöneltilebilir.. Milliyetçi hınç, kadın düşmanlığı, göçmen nefreti, mezhepçi gerilim yahut mahalle rekabeti bu yüzden kolayca dolaşıma sokulur. Yukarıya yönelmesi gereken itiraz aşağıya çevrilir. “Yeni nesil çeteler” iklimi de buradan beslenir: sınıfsal öfkenin siyâsî istikamet bulamadığı yerde, parçalanmış hınç küçük iktidar savaşlarına dönüşebilir.

Bu durumda öfke yön arar. Yön bulamayan öfke bazen içe döner. Depresyon olur, geri çekilme olur, bağımlılık olur, kendinden nefret olur. Bazen yana döner. Akran zorbalığı olur, aile içi sertlik olur, kadın düşmanlığı olur. Bazen aşağıya döner. Kendisinden daha zayıfa saldırı olur. Bazen de çeteleşme biçiminde kolektifleşir. Mesele öfkenin varlığı değildir; siyâsetsiz kalışıdır.

“Yeni nesil çeteler” tam bu temsil boşluğunda güç kazanabilir. Çünkü onlar da bir tür dil sunar. “Bize kimse karışamaz.” “Hakkımızı kendimiz alırız.” “Biz bu semtin çocuklarıyız.” “Bizi ezene cevabı biz veririz.” Bu dil çarpıktır, yıkıcıdır, çoğu zaman sahte kahramanlık taşır. Fakat boşlukta yankı bulabilir. İnsan yalnız ekmek değil, hikâye de arar. Hayatına anlam verecek anlatı bulamayan kişi en gürültülü masala teslim olabilir.

Bazı “yeni nesil çeteler” kendilerini tarihsiz de kurmaz. Tersine, geçmiş mahalle mücadelelerinin, eski devrimci abilerin, semt savunusu anlatılarının, yoksuldan yana kabadayılık ile siyâsî cesaretin birbirine karıştığı yerel efsanelerin tortusuna yaslanırlar. Bir zamanlar adaletsizliğe karşı duruş diye anlatılan kimi hikâyeler, bugün içerikleri boşaltılmış bir sertlik dekoruna dönüştürülebilir. Eski kuşakların fedakârlık, dayanışma ve bedel ödeme hafızasından yalnız racon, cesaret pozu ve mahalle sahiplenme jesti devşirilir. Böylece tarih miras olmaktan çıkar, kostüme dönüşür. Politik anlamını kaybeden geçmiş, kriminal gösterinin aksesuarı hâline gelir. Bu yüzden mesele yalnız suçun bugünü değil de sahipsiz bırakılmış hafızanın kimler tarafından devralındığı meselesidir.

Burada solun gerileyişini yalnız baskıyla açıklamak da eksik kalır. Dünyanın değişimini okuyamama, yeni emek biçimlerine temas kuramama, gençliğin ruh hâlini anlayamama, dijital çağın dilini kuramama, gündelik hayat meselelerine somut çözümler üretememe gibi sebepler de önemlidir. İnsanlar artık yalnız büyük teorik doğrular duymak istememektedir. Hayatlarında karşılık görmek istemektedir. Bu nedenle bugünün temel sorusu “sol neden zayıfladı?” kadar “eşitlik fikri nasıl yeniden toplumsallaşır?” sorusudur.

Çünkü eşitlik ihtiyacı ortadan kalkmış değildir. Adalet arzusu sönmemiştir. Dayanışma gereği kaybolmamıştır. Zayıflayan, bunları taşıyan ikna edici formlar olmuştur. Bir zamanlar mahalle derneği, işçi sendikası, öğrenci topluluğu yahut kültür evi insanlara hem ilişki hem anlam sunabiliyordu. Bugün birçok genç için böyle alanlar ya yoktur, ya zayıftır, ya da hayatla bağı gevşektir. Boşluk ise uzun süre boş kalmaz. Piyasa doldurur. Yozlaşmış dinî ilişki biçimleri doldurur. Milliyetçi fanatizm doldurur. “Yeni nesil çeteler” doldurur. Nihilizm doldurur...

Bu esnada devletin cevabı çoğu zaman toplumu kapsayıcı çözümler olmayıp, güvenlikçi olmaktadır. Genç işsizliği artar, devriye artar. Okulda kriz büyür, turnike artar. Mahalle çözülür, kamera artar. Bağımlılık yayılır, operasyon artar. Ruhsal çöküş derinleşir, ceza kapasitesi artar. Böylece sorunların kökü yerinde dururken yüzeyde sert kabuk oluşur. Devlet sebep değil, sonuç yönetmeye başlar. Üstelik, müsebbibi olduğu sebeplerin sonuçlarını yönetir.

Sosyal devletin zayıfladığı, kamusal hizmetlerin ticarileştiği, eğitimde eşitsizliğin büyüdüğü, gençliğin geleceksizleştiği bir dönemde güvenlik aygıtlarının görünürlüğünün artması tesadüf sayılamaz. Sistem çözemediklerini yönetilebilir kılmaya çalışmaktadır. İhmâl ettiği toplumsal yaraları polisiye yöntemlerle kapatmak istemektedir. Oysa kreş açmayan, gençlik merkezi kurmayan, öğretmeni güçlendirmeyen, bağımlılıkla mücadelede kamusal ağ kurmayan devlet; sonra sokaktaki sonucu yalnız operasyonla düzeltemez.

Güvenlikçi yaklaşımın sembolik etkisi de büyüktür. Devlet topluma sürekli tehdit diliyle seslendiğinde, toplum da kendisini tehdit topluluğu gibi görmeye başlayabilir. Gençler potansiyel fail, öğrenciler risk unsuru, yoksul mahalleler suç alanı, muhalif enerji asayiş problemi gibi kodlanabilir. Bu dil güven üretmez; karşılıklı mesafe üretir. Çocuk kendisini yurttaş olarak değil, şüpheli olarak deneyimleyebilir. Yoksul mahalle genci kendisini toplumun parçası değil, hedefi gibi hissedebilir. Bu his yabancılaşmayı büyütür.

Ceza siyaseti ile adalet siyaseti arasındaki fark burada belirgindir. Ceza ihlâlden sonra devreye girer. Adalet ise ihlâli azaltan düzen kurmaya çalışır. Eşitsizlik büyürken ceza dozunu artırmak, akan damın altına daha büyük kova koymaya benzer. Su toplanır; sızıntı sürer.

Bu nedenle “yeni nesil çeteler” meselesini yalnız bastırmaya çalışıp temsil boşluğunu görmezden gelmek, toprağı suladıktan sonra otu biçmeye benzer. Çünkü sorun kişilerin varlığı kadar onları mümkün kılan boşluktur. Toplum, gençliğe meşrû güç deneyimi sunamadığında, gayrimeşrû güç deneyimleri cazip görünür. Genç insan bir şeyi değiştirebildiğini hissetmek ister. Eğer bunu sendikada, yerel mecliste, dayanışma ağında, okul topluluğunda, kültür çevresinde yaşayamazsa, başka alanlarda arayabilir.

Bu yüzden yeniden kurulması gereken şey yalnız ekonomi değildir. Gençlerin kendi hayatlarını toplumsal dille konuşabileceği, yalnız olmadığını hissedebileceği, öfkesini yaratıcı kanallara taşıyabileceği müşterek alanlardır. Mahalle forumları, genç işsizler meclisleri, öğrenci kolektifleri, kira dayanışma ağları, kültür evleri, yeni sendikal biçimler, dijital müşterekler ve katılımcı yerel siyâset deneyimleri bu yüzden tâlî değil, merkezîdir. Gelecek, yalnız seçim sandığından doğmaz, insanların birbirini yeniden muhatap saydığı yerlerde doğar.Çünkü halkın konuşamadığı yerde, öfke başka diller öğrenir. O  diller ise her zaman hayat kurmaz. Bazen yalnız korku üretir.


VII. Topluma Yeniden Lâzım Olmak: Çözümün Devrimci Haritası

Dağınık acılar ortak akla dönüşmezse, dağınık öfkeler nasıl birleşik umuda dönüşsün?

Buraya kadar çizilen manzara karanlık görünebilir: geleceği daralan gençlik, çözülmüş mahalleler, yorgun aileler, okulda büyüyen sertlik, erkeklik krizleri, dijital gösteri kültürü, temsil boşluğu ve korku devleti… Fakat hiçbir toplumsal çürüme kader olamaz . İnsan eliyle kurulmuş düzenler değiştirilebilir; insan eliyle yaratılmış yıkımlar onarılabilir. Asıl mesele, teşhisi iradeye; iradeyi örgütlü hayata; hayâtı da yeni bir toplumsal ufka çevirebilmektir. “Yeni nesil çeteler” meselesine verilecek cevap bu yüzden yalnız suçla mücadele programı olamaz. Bu, toplumun kendisini yeniden kurma meselesidir.

İlk başlık gençliğin hayat kurma imkânıdır. Çalışan gencin kiraya çıkamadığı, okuyan gencin mezun olunca iş bulamadığı, iş bulan gencin de bağımsız yaşayamadığı bir yerde nasihatin hükmü zayıftır. Güvenceli iş, insanca ücret, sendikal haklar, ilk işe girişte kamusal destek, staj sömürüsünün sınırlandırılması ve liyakatlı yükselme yolları artık iktisadî ayrıntı olmayıp toplumsal barış meselesidir. Geleceği olmayan kuşağa sabır telkin edilebilir belki; fakat yarına inanç telkin edilemez.

İkinci başlık barınmadır. Büyük şehirlerde kira yükü, gençliği aile evine mahkûm etmekte, bağımsızlaşmayı geciktirmekte, ev içi gerilimleri büyütmekte, yetişkinliğe geçişi askıya almaktadır. Öğrenci yurtları, genç emekçiler için erişilebilir konut modelleri, kooperatif tipi yerleşimler ve rant merkezli şehir siyâsetinin sınırlandırılması artık sosyal tercih değil zarurettir. Konutu piyasanın insafına terk eden toplum, gençliğini de belirsizliğe terk eder.

Üçüncü başlık kamusal gençlik alanlarıdır. Bugün birçok yerde gençlerin para harcamadan bulunabileceği güvenli, canlı ve üretken mekânlar yok denecek kadar azdır. Spor sahaları yetersizdir, kültür alanları pahalıdır, sanat imkânları dardır, semt ölçeğinde müşterek üretim alanları zayıftır. Oysa boş zaman siyâsî meseledir. Genç insan zamanını nerede, kimlerle ve nasıl geçirdiğine göre şekillenir. Ücretsiz spor alanları, kütüphaneler, müzik stüdyoları, semt atölyeleri, dijital üretim merkezleri, kültür evleri ve müşterek öğrenme mekânları; güvenlik politikasının dışında değil, tam merkezinde düşünülmelidir.

Dördüncü başlık eğitimdir. Okullar sınav fabrikası olmaktan çıkarılmadan şiddetle mücadele eksik kalacaktır. Her okulda psikolojik danışmanlık birimleri, güçlü rehberlik, ücretsiz beslenme, sanat ve spor imkânı, demokratik öğrenci temsil mekanizmaları ve zorbalıkla mücadele programları gereklidir. Öğretmenin itibarı ve çalışma şartları düzelmeden çocukların dünyası da düzelmez. Okul yalnız başarı sıralayan yer olamaz.  Birlikte yaşamayı öğreten müşterek alan olmalıdır. Çocuklara okulda söz hakkı tanımayan bir düzen, büyüdüklerinde öfkelerini başka dillerle anlatmalarına şaşabilir mi?

Beşinci başlık ruh sağlığıdır. Depresyon, bağımlılık, kaygı, yalnızlık, travma ve öfke kontrol sorunları artık marjinal başlıklar değildir; kuşaksal tecrübenin parçasıdır. Buna rağmen psikolojik destek çoğu zaman parası olana açıktır. Ücretsiz gençlik danışma merkezleri, okul temelli erken müdahale ağları, mahalle ölçeğinde destek merkezleri ve bağımlılık sonrası toplumsallaşma programları hayâtîdir. Sessiz acılar konuşulmadan, sert davranışlar azalmaz.

Altıncı başlık kadın gençliğin özgürleşmesidir. Genç kadınların hayat kuramadığı, güven içinde yaşayamadığı ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olamadığı bir toplumun gençliğinin yarısını baştan eksiltmiş demektir. Güvenli ulaşım, erişilebilir yurtlar, genç kadın istihdamını güçlendiren politikalar, kampüs ve işyerlerinde tacize karşı etkili mekanizmalar, ücretsiz kreşler, regl yoksulluğuyla mücadele ve bakım emeğinin toplumsallaştırılması bu yüzden tali değil, merkezî meselelerdir. Genç kadınların zamanı görünmeyen emeğe, enerjisi korkuya, yeteneği engellere hapsedildiğinde toplum da kendi imkânlarını küçültür.

Yedinci başlık erkeklik krizidir. Genç erkeklere yalnız “şiddet kötüdür” demek yetmez. Alternatif saygınlık yolları açılmalıdır. Spor, sanat, zanaat, bakım emeği, gönüllülük, toplumsal sorumluluk alanları, demokratik liderlik deneyimleri ve yaratıcı üretim çevreleri; korku üretmeden değer kazanmanın yollarıdır. Saygı, yalnızca para ve sertlikten geçtiğinde toplum çoraklaşır.

Sekizinci başlık dijital alandır. Medya okuryazarlığı, çevrim içi zorbalıkla mücadele, gençlerin yaratıcı içerik üretimini destekleyen kamusal programlar, yerel dijital kültür platformları ve algoritmik şiddet kültürüne karşı bilinç geliştirme artık lüks değildir. Ekran çağında kültür politikası olmayan toplum, çocuklarını piyasanın pedagojisine teslim eder.

Dokuzuncu başlık adalet duygusudur. Torpilin, cezasızlığın, sınıfsal ayrıcalığın ve çifte standartın yaygın hissedildiği yerde hukuk pedagojik kudretini kaybeder. İnsanlar kurallara yalnız korkudan değil, adalet inancından ötürü uyar. Şeffaflık, liyakat, eşit muamele ve hesap verebilirlik bu yüzden çeteleşmeyle mücadelede dolaylı ama güçlü unsurlardır.

Onuncu başlık mahalle ölçeğinde müşterek hayattır. Geçmişin devrimci mahalleleri aynen geri gelmeyecektir. Fakat onların özündeki dayanışma, bugünün formları içinde yeniden doğabilir. Kira dayanışma ağları, ücretsiz etüt kolektifleri, semt mutfakları, kadın güvenlik ağları, genç iş bulma platformları, mahalle spor ligleri, kültür festivalleri ve yerel dayanışma meclisleri toplumsal dokuyu onarabilir.

Bununla birlikte, çözüm yalnız devlet politikalarından ibaret düşünülemez. Toplum kendi içinden de yeni müşterek biçimler üretebilir. Mahalle ölçeğinde zaman takası ağları, herkesin yeteneğine göre katkı sunduğu dayanışma çevreleri, gençlik üretim kooperatifleri, ortak mutfaklar, tamir ve zanaat atölyeleri, kültür komünleri, borç dayanışma ağları ve yerel gençlik meclisleri, piyasanın parçaladığı hayatı aşağıdan yeniden örebilir. Gelecek bazen büyük devrim günlerinde değil, bugünden kurulan küçük adalet adacıklarında mayalanır.

Elbette bunlar tamamlanmış bir reçete değildir. Yalnızca yol açıcı işaretlerdir. Her mahallenin, her okulun, her fabrikanın, her semtin ve her gençlik çevresinin kendi tecrübesinden doğacak daha yaratıcı biçimlere ihtiyaç vardır. Hiçbir merkezî akıl, toplumun bütün zekâsından büyük değildir. Bu yüzden asıl ihtiyaç tek bir plân değil; kolektif akıl, kolektif deneme ve kolektif cesarettir.

On birinci başlık siyâsetin yeniden toplumsallaşmasıdır. Gençlere yalnız seçim zamanı seslenen düzen onları ikna edemez. Yerel gençlik meclisleri, katılımcı bütçe süreçleri, öğrenci forumları, belediye düzeyinde karar mekanizmaları ve gerçek söz hakkı sunan yapılar gereklidir. İnsan etkili olduğunu hissettiğinde yozlaşmış güç arayışı zayıflar. Kendisine ihtiyaç duyulan insan, kolay kolay nihilizme düşmez.

Burada açık konuşmak gerekir. Bu program yalnız teknik tedbir listesi değildir. Servetin dağılımı, bütçe tercihleri, kamusal öncelikler ve siyâsî irade meselesidir. Kaynak yokluğu çoğu zaman bahanedir; asıl mesele kaynakların kim için kullanıldığıdır. Gösterişe, ranta ve imtiyaza para bulan düzen, gençliğe gelince tasarruf nutku çekmektedir.

“Yeni nesil çeteler” ile mücadele operasyon masasından önce kreşte, okulda, atölyede, parkta, mahallede ve işyerinde başlar. Toplum çocuklarına yatırım yapmadığında ileride korkuya yatırım yapmak zorunda kalır. Bugün yapılması gereken mucize değildir. Son derece dünyevî, somut ve mümkündür: gençliğe hayat kurma imkânı vermek, onu yalnız bırakmamak, haysiyetli gelecek sunmak.

Çünkü genç insanın aslî talebi yozlaşmış bir sapma değildir. Ona hayâl kurduran, önünde açılan bir istikamettir. Şiddet değil haysiyet; korku değil tanınma; çete değil aidiyet; boşluk değil mânâ aramaktadır.

Bugünün devrimci görevi tam da budur: topluma yeniden lâzım olmak. İnsanların gerçek hayatına değmeyen hiçbir doğruluk tarih yapamaz. Mahallede borç yükünü hafifleten, okulda çocuğu duyan, genç işsize yol açan, kadına güven veren, yalnızlığı azaltan, müşterek hayatı büyüten kuvvet; yalnız muhalefet etmez, gelecek kurar. Çünkü bazı dönemlerde en radikal söz, doğru slogan değil; somut dayanışmadır.

 

VIII. Sonuç: Gençlik Sorun Değil, Yön Verilmemiş Kudrettir

“Yeni nesil çeteler” başlığı altında tartışılan tablo, yüzeyde suç görünümü taşır; derinde ise daha kapsamlı bir toplumsal hakîkati açığa çıkarır. Türkiye’nin son kırk yılında biriken eşitsizlikler, geleceksizleşme, depolitizasyon, kent hafızasının tasfiyesi, eğitim krizleri, aile içi baskılar, erkeklik sarsıntıları, kadınların omzuna yıkılan görünmeyen yükler, dijital gösteri kültürü ve emek yerine kısa yoldan kazancı ödüllendiren düzen; belirli genç kesimlerde sert ve karanlık biçimlerde dışavurulmaktadır. Bu yüzden mesele birkaç suç örgütünün varlığına indirgenemez. Karşımızda bir semptom vardır. Semptomlar bastırılabilir; fakat iyileşmek için sebebe inmek gerekir.

Bugün geniş toplum kesimleri sonuçlarla meşguldür: videolar, infazlar, okul saldırıları, uyuşturucu ağları, sokak gerilimleri, operasyon manzaraları… Oysa bunların her biri daha önce oluşmuş kırılmaların son halkasıdır. Bir çocuk önce değersizleştirilir, sonra sertleşir. Bir genç önce umudunu kaybeder, sonra riske meyleder. Bir mahalle önce dağılır, sonra çeteleşir. Bir kadın önce korkuya alıştırılır, sonra görünmezleşir. Bir toplum önce birbirine yabancılaşır, sonra korku siyâsetine teslim olur. Bu sebeple gençlik kendiliğinden çürümez. Gençlik yoğrulur. Hangi tarihsel elde şekillenirse, çoğu zaman ona benzer.

Dayanışma içinde büyüyen genç başka, aşağılanma içinde büyüyen genç başkadır. Umutla yetişen başka, boşlukta savrulan başkadır. Söz hakkı tanınan başka, yalnız emir duyan başkadır. Güven içinde büyüyen genç kadın başka, korkuyla daraltılan ise başka. Burada açıkça görülmesi gereken hakîkat şudur: gençlik sorun değildir; yön verilmemiş kudrettir. Aynı enerji atölye de kurabilir, çete de kurabilir. Aynı cesaret mahalleyi savunabilir, rakibi vurabilir. Aynı aidiyet duygusu dayanışma ağı da yaratabilir, kör sadâkat de üretebilir. Aynı öfke adalet talebine de dönüşebilir, yıkıma da. Belirleyici olan gençliğin özü değil, ona sunulan toplumsal istikamettir.

Türkiye uzun süredir gençlerine çelişkili mesajlar vermektedir. Başar denir, yollar daraltılır. Çalış denir, karşılık zayıflatılır. Uyum sağla denir, adalet sarsılır. Sabret denir, umut sunulmaz. Rekabet et denir, kayırmacılık büyütülür. Kendini geliştir denir, imkânlar küçültülür. Genç kadına özgür ol denir, korku içinde yaşatılır. Genç erkeğe güçlü ol denir, güçsüz bırakılır. Bu çelişkiler yalnız bireysel hayâl kırıklığı üretmez; toplumsal güveni de kemirir. İnsan bir süre sonra düzenin kendisine dürüst davranmadığını hisseder. İşte o anda meşrû sistemin ikna kudreti aşınmaya başlar.

Buna karşılık çözüm mümkündür. Gençlere hayat kurma imkânı sağlamak mümkündür. Nitelikli kamusal eğitim mümkündür. Barınma hakkını güçlendirmek mümkündür. Mahalle ölçeğinde dayanışma kurumları mümkündür. Kültür, spor ve üretim alanları mümkündür. Ruh sağlığı desteği mümkündür. Kadınların güven içinde yaşayacağı toplumsal şartlar mümkündür. Demokratik katılım kanalları mümkündür. Liyakat ve adalet duygusunu onarmak mümkündür. Bunlar ütopik talepler değildir; siyâsî tercihlerdir. Kaynak meselesinden evvel öncelik meselesidir.

Fakat daha derin dönüşüm de gerekir. Toplumun gençliğe bakışını değiştirmesi gerekir. Genç insanı yalnız risk, tehdit, problem, disiplinsizlik yahut oy deposu gibi gören anlayış iflâs etmiştir. Gençlik denetlenecek kalabalık değil, kurucu özne olarak görülmelidir. Genç kadınlar korunacak nesne değil, eşit kurucu özne olarak tanınmalıdır. Ona yalnız öğüt değil, söz hakkı, yalnız tâlimat değil, sorumluluk alanı, yalnız sınır değil, ufuk verilmelidir. Bugünün en büyük ihtiyacı budur: korku yerine istikamet.

Geçmişin devrimci mahalleleri aynen geri gelmeyecektir. Fakat onların özündeki dayanışma, cesaret, adalet ve müşterek hayat iradesi bugünün yeni toplumsal formları içinde yeniden doğabilir. Eğer bu yeniden doğuş gerçekleşirse, bugün çeteleşmeye kayan enerji yarın toplum kurucu kuvvete dönüşebilir. Bugün eve kapatılan yetenekler yarın kamusal hayatı büyütebilir. Çünkü tarih yalnız çöküş hikâyeleri yazmaz. Bazen toplumlar en sert kriz anlarında kendilerini yeniden keşfeder.

Türkiye’nin önünde duran soru da budur: Gençliğinden korkan bir ülke mi olunacaktır, yoksa gençliğine güvenen bir ülke mi? Birinci yol daha çok duvar üretir. İkinci yol daha çok gelecek. Birinci yol kameraları çoğaltır, ikincisi imkânları. Birinci yol cezayı büyütür, ikincisi adaleti. Birinci yol sessizlik ister, ikincisi katılım. Birinci yol günü kurtarır, ikincisi yarını kurar.

Tercih siyâsî olduğu kadar ahlâkîdir. Çünkü her toplum en sonunda gençlerine nasıl baktığı kadar yetkindir. Onları tehdit sayan düzen, kendi korkusunu büyütür. Onları imkân sayan düzen kendi geleceğini kurar.

Bu metinden geriye tek cümle kalacaksa şu olabilir: Toplum gençliğini ihmâl ettiğinde yozlaşma büyür; gençliğine yatırım yaptığında gelecek büyür. Türkiye hâlâ geç kalmış değildir. Çünkü enerji vardır, zekâ vardır, emek vardır, cesaret vardır. Eksik olan, bunları müşterek ufukta birleştirecek siyâsal ve toplumsal iradedir.

“Yeni nesil çeteler” meselesi bu yüzden yalnız tehdit değildir. Aynı zamanda alarmdır. Alarmı susturmak mümkündür. Fakat asıl ihtiyaç uyanmaktır.

Gençlik kayıp nesil değildir. Kayıp olan, ona yol göstermeyen düzendir. Düzen değiştirilebilir. Gençlik yeniden kazanılabilir.

 

Kaynakça ve ileri okuma:

Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-2015, İmge Kitabevi.

Sungur Savran, Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri, Yordam Kitap.

Karl Marx, Kapital, Yordam Kitap / Sol Yayınları.

Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, Belge Yayınları.

Kent, Mekân ve Türkiye Şehirleşmesi

İlhan Tekeli, Türkiye’de Kentleşme Yazıları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

İlhan Tekeli, Modernizm, Modernite ve Türkiye’nin Kent Planlama Tarihi.

Şevki Vanlı, Kentleşme ve Gecekondu Sorunu.

Murat Güvenç, İstanbul’u Okumak.

Çağlar Keyder, İstanbul: Küresel ile Yerel Arasında, Metis Yayınları.

Asuman Türkün, Kentsel Ayrışma.

David Harvey, Asi Şehirler, Metis Yayınları.

Henri Lefebvre, Mekânın Üretimi, Sel Yayıncılık.

Şiddet, Toplum ve Gençlik

Tanıl Bora, Türkiye’nin Linç Rejimi, Birikim Yayınları.

Tanıl Bora, Cereyanlar, İletişim Yayınları.

Sadık Güleç, Yeni Nesil Çeteler.

Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu, Açılım Kitap.

Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite, Can Yayınları.

Toplumsal Cinsiyet

Aksu Bora, Kadınların Sınıfı, İletişim Yayınları.

Pierre Bourdieu, Eril Tahakküm, Bağlam Yayınları.

R.W. Connell, Toplumsal Cinsiyet ve İktidar, Ayrıntı Yayınları.

bell hooks, Feminizm Herkes İçindir, BGST Yayınları.

Eğitim ve Özgürleşme

Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, Ayrıntı Yayınları.

Veri ve Raporlar

TÜİK, genç işsizlik, eğitim, gelir dağılımı, yaşam koşulları verileri.

DİSK-AR, genç işsizliği ve güvencesizlik raporları.

Eğitim Sen, okul eşitsizlikleri ve kamusal eğitim raporları.

Türk Tabipleri Birliği, genç ruh sağlığı ve bağımlılık değerlendirmeleri.

Kadınlara yönelik şiddet ve genç kadın güvenliği verileri.

 

 

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page