Gramsci ve Marx’ın Kesişen Işığında Dijital Hegemonyanın Eleştirisi -- Çağrı Kurnaz
- 7 May
- 10 dakikada okunur

(İlk Metnin Doğrudan Devamı – İkinci Metin)
Giriş: İki Dev Teorisyen, Tek Bir Mücadele
İlk metinde, Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nden yola çıkarak, dijital çağda hegemonya aygıtlarının nasıl dönüştüğünü, üretim ilişkilerinin platform kapitalizmiyle birlikte geçirdiği değişimi ve solun bu karşısındaki teorik kör noktalarını teşhis etmiştik. Metnin sonunda vardığımız sonuç, Gramsci’nin “iyimser irade, kötümser akıl” çağrısını dijital çağa uyarlamaktı: Dijital tahakkümü en ince ayrıntısına kadar anlamak, ancak onun dışında bir yerden direnişin araçlarını icat etmek.
Bu ikinci metin, işte bu “anlama” işini, Karl Marx’ın Kapital’de geliştirdiği ekonomi politik kavramlarla –değer, emek, artı-değer, yabancılaşma, meta fetişizmi– ve Gramsci’nin hegemonya, pasif devrim, organik aydın ile mevzi savaşı kavramlarıyla birlikte, eklemli ve diyalektik bir biçimde derinleştirmeyi amaçlamaktadır. Amacımız, dijital kapitalizmin yeni sömürü biçimlerini Marksist bir perspektifle, adım adım, akademik disiplini elden bırakmadan, ancak sol siyaset dilini merkeze alarak yeniden değerlendirmek ve tartışmayı daha da kışkırtmaktır.
Bölüm 1: Değer, Emek ve Artı-Değer – Marx’ın Temel Kavramları Dijitalleşiyor
Marx’ın betimlemesi: Kapital’in ilk cildinde Marx, kapitalist üretim tarzının temel dinamiğini şöyle açıklar: Bir metanın değeri, onun üretimi için toplumsal olarak gerekli olan emek zamanı tarafından belirlenir. Kapitalist, işçinin emek gücünü satın alır. İşçi, çalışma gününün bir bölümünde kendi emek gücünün değerine eşit bir değer üretir (gerekli emek-zamanı). Günün geri kalanında ise karşılığını almadığı bir artı-değer (Mehrwert) yaratır. Bu artı-değer, sermayenin birikiminin kaynağıdır ve kapitalist ile işçi arasındaki temel çelişkiyi oluşturur.
Dijital çağda dönüşüm: Dijital platform kapitalizmi, bu temel mekanizmayı yeni ve daha karmaşık biçimlerde işletir. E. Ahmet Tonak’ın Facebook örneği üzerinden yaptığı analiz, bu süreci klasik Marksist kategorilerle açıklamak için önemli bir girişimdir. Tonak’a göre, Facebook’un üretim süreci iki aşamalıdır:
1. Birinci aşama: Şirketin ücretli çalışanları (mühendisler, tasarımcılar, sunucu yöneticileri) sosyal etkileşim için bir ortam (platformun kendisini) üretirler. Bu faaliyet, otomobil üretimi kadar maddi bir üretim sürecidir ve klasik anlamda artı-değer üretir.
2. İkinci aşama: Bu ortamın kullanıcıları devreye girer. Kullanıcılar platformda gezinir, beğenir, paylaşır, yorum yazar – yani içerik üretir. Bu içerik ve bu etkileşimlerin oluşturduğu veri yığını, Facebook’un reklam verenlere sattığı asıl metadır. Kullanıcı bu faaliyeti için herhangi bir ücret almaz; onun emeğinin yarattığı değere el konulur. İşte bu noktada, klasik Marksist sömürü mekanizması yeni bir biçim alır: Kullanıcı metası.
Gramsci’nin katkısı: Bu yeni sömürü biçimi, Gramsci’nin “rıza” kavramı olmadan tam olarak anlaşılamaz. Kullanıcı, sömürüldüğünün farkında olmadığı gibi, platformu kullanmayı özgür bir tercih olarak deneyimler. Hiçbir polis, hiçbir zorlama aygıtı onu ekrana bakmaya zorlamaz. O, tamamen kendi rızasıyla bu sömürünün bir parçası olur. İşte bu, Gramsci’nin tanımladığı hegemonyanın dijital çağdaki en saf ifadesidir: Egemen sınıfın kendi çıkarlarını, herkesin çıkarıymış gibi sunma kapasitesi. Kullanıcı, “ücretsiz hizmet” karşılığında kendi emeğini bedavaya verdiğini bilmez; bilse bile, alternatifi olmadığı için (veya alternatifin daha az keyifli olduğu için) rıza gösterir.
Bölüm 2: Meta Fetişizmi ve Dijital Görünmezlik – Şeyleşmenin Yeni Biçimleri
Marx’ın betimlemesi: Marx, Kapital’in ilk bölümünde meta fetişizmi kavramını geliştirir. Meta fetişizmi, insanlar arasındaki üretim ilişkilerinin, metalar arasındaki ilişkilermiş gibi görünmesi durumudur. Toplumsal ilişkiler şeyleşir, nesneleşir; insan, kendi emeğinin ürünü karşısında yabancılaşır. Marx’a göre fetişizm, “insanların kendi emek faaliyetlerinin toplumsal karakterinin, emek ürünlerinin nesnel karakteri olarak karşılarına dikilmesidir.”
Dijital çağda dönüşüm: Dijital çağda meta fetişizmi yeni bir yoğunluk kazanır. Kullanıcı, karşısında duran ekrana, algoritmaya, “beğeni” sayısına, takipçi sayısına, retweet sayısına bakar. Bu niceliksel göstergeler, onun için toplumsal onayın, arkadaşlığın, aidiyetin, hatta özdeğerinin bir nesnesi haline gelir. Oysa bu göstergelerin arkasında, kullanıcının kendi emeği, kendi duygulanımı, kendi zamanı vardır. Kullanıcı, bir başkasının gönderisini beğendiğinde, aslında kendi beğenisini bir meta olarak platforma sunar. Bu beğeni, ondan kopar, sayısallaşır, veri setlerinin içinde erir, reklam algoritmalarını besler ve sonunda bir reklam gelirine dönüşür. Kullanıcı ise bu sürecin dışında, sadece “beğeni” butonuna basmış bir tüketici olarak kalır.
Gramsci’nin katkısı: Gramsci’nin “sağduyu” (common sense) kavramı, bu fetişizmin neden bu kadar doğal karşılandığını açıklar. Gramsci’ye göre sağduyu, halkın gündelik hayatta kullandığı, parçalı, çelişkili, genellikle muhafazakâr inançlar bütünüdür. Dijital çağda sağduyu algoritmik akışlarda üretilir. Bir kullanıcı, “beğeni sayım neden düştü?”, “Neden bu gönderiyi herkes paylaşıyor?” diye sorduğunda, aslında fetişizmin içinde hareket eder. Ama bu sorgulama, onu fetişizmin dışına çıkarmaz; aksine, onu platforma daha çok bağlar. Gramsci’nin “iyi duyu”ya (good sense) dönüştürme stratejisi, işte tam bu noktada devreye girmelidir: Kullanıcıya, beğeni sayısının arkasındaki toplumsal ilişkileri göstermek, sayının kendisinin bir meta olduğunu anlatmak.
Bölüm 3: Artı-Değerin Mekânsal Kayması ve Algoritmik Rant
Marx’ın betimlemesi: Marx, artı-değerin üretim sürecinde yaratıldığını, ancak gerçekleşmesi için metanın piyasada satılması gerektiğini söyler. Artı-değer oranı (s/v), sömürünün derecesini gösterir. Kapitalist, artı-değeri artırmak için ya gerekli emek-zamanını kısaltır (makineleşme, görece artı-değer) ya da çalışma gününü uzatır (mutlak artı-değer).
Dijital çağda dönüşüm: Dijital platformlarda artı-değer üretiminin nerede gerçekleştiği sorusu, Marksist iktisatçılar arasında önemli bir tartışma konusudur. Tonak, yukarıda belirtildiği gibi, artı-değerin aslında şirketin ücretli çalışanları tarafından üretildiğini ve kullanıcıların faaliyetlerinin “üretken olmayan emek” kategorisinde değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Bu itiraz ciddiye alınmalıdır. Ancak bu, dijital sömürünün olmadığı anlamına gelmez; sadece biçim değiştirdiğini gösterir. Bu yeni biçimi kavramak için “algoritmik rant” kavramı önerilmiştir.
Platformlar, canlı emeğin otomasyon yoluyla üretimden çekilmesiyle oluşan bir “değer boşluğu”nu doldurmak için mülkiyet hakları, lisans rejimleri ve algoritmik rant mekanizmaları geliştirirler. Başka bir deyişle, platformlar sadece ücretli işçilerin değil, milyarlarca ücretsiz kullanıcının kolektif faaliyetlerinden doğan bir rant elde ederler. Bu rant, kullanıcıların her bir bireysel eyleminden değil, bu eylemlerin bir araya gelmesiyle oluşan devasa veri yığınlarından ve ağ etkilerinden kaynaklanır. Bu, Marx’ın Grundrisse’de geliştirdiği “genel entelekt” (general intellect) kavramının yeni bir tezahürüdür. Marx, toplumsal bilgi ve iletişimin doğrudan bir üretim gücü haline geldiğini öngörmüştü. Bugün, bu genel entelekt, platformların tekelinde, özel mülkiyet rejimleri içinde hapsedilmiş durumdadır.
Gramsci’nin katkısı: Gramsci’nin “pasif devrim” kavramı, bu rantın neden bir sınıf çatışmasına dönüşmediğini açıklar. Pasif devrim, devrimci enerjilerin egemen sınıf tarafından moleküler biçimde soğurulmasıdır. Dijital çağda bu soğurma o kadar hızlı ve kapsamlıdır ki, kullanıcının “ben sömürülüyorum” bilincine varmasına bile fırsat kalmaz. Çünkü o bu bilince vardığı anda, karşısında bir “sermaye” değil, “arkadaşlarının paylaşımları”, “eğlenceli videolar”, “ilgi çekici içerikler” bulur. Pasif devrim, sömürüyü zevke dönüştürmüştür.
Bölüm 4: Gayri Maddi Emek ve Toplumsal Fabrika – Gramsci’nin Rızadan Arzuya
Marx’ın betimlemesi: Marx, Kapital’de özellikle “Manufacture” bölümünde, kooperasyonun ve işbölümünün emeğin üretkenliğini nasıl artırdığını anlatır. Ancak Marx’ın döneminde emek, ağırlıklı olarak maddi bir şeydi; bir şey üretiyordunuz – bir vida, bir kumaş, bir ekmek. Marx’ın “yabancılaşma” kavramı da bu maddi üretim üzerinden kurulmuştur: İşçi, ürettiği nesneye yabancılaşır, çünkü o nesne ona ait değildir, sermayeye aittir.
Dijital çağda dönüşüm: İtalyan post-operaismo (işçicilik) geleneğinin önemli düşünürleri Michael Hardt ve Antonio Negri, Marx’ın bu çerçevesini dijital çağa uyarlayarak “gayri maddi emek” (immaterial labor) kavramını geliştirirler. Gayri maddi emek, bir hizmet, kültürel ürün, bilgi, iletişim veya duygulanım üreten emektir. Bu emek biçimi, sadece fabrikalarda değil; dilde, iletişimde, duygulanımda ve toplumsal ilişkilerin kendisinde üretim yapar.
Örnek: Bir kafenin Instagram’a uygun dekorasyonu (estetik emek), bir bireyin beğeni uğruna katlandığı estetik operasyonlar (duygulanım emeği), bir sığınmacının çevrim içi bağış kampanyası için hazırladığı hikâye anlatımı (iletişim emeği). Bu örneklerin hepsi bir “şey” üretmez; ama bir ilişki, bir duygu, bir temsil üretir. Ve bu üretim doğrudan sermayenin hizmetine sunulur.
Bu perspektif, üretim ilişkilerinin giderek tüm toplumsal yaşama yayıldığını ileri süren “sosyal fabrika” kavramıyla da uyumludur. Artık üretim, fabrika duvarlarının dışına taşmış; yaşamın kendisi üretime dahil olmuştur. Ne yediğiniz, nerede tatil yaptığınız, kime oy verdiğiniz, hangi müziği dinlediğiniz, hangi diziyi izlediğiniz – bunların hepsi veri olarak çıkarılır, modellenir ve satılır.
Gramsci’nin katkısı: Gramsci’nin hegemonya analizi bu noktada çok daha derin bir anlam kazanır. Çünkü Gramsci’nin “rıza” kavramı, bilişsel bir onaylamayı içerir. Oysa gayri maddi emek ve sosyal fabrika düzeyinde, artık rızadan çok arzu ve duygulanım söz konusudur. Kullanıcı, algoritmanın kendisine sunduğu içeriğin meşru olduğuna inandığı için değil; o içeriğin kendisinde bir tatmin, bir merak giderme, bir öfke patlaması, bir aidiyet hissi yarattığı için ekrana yapışır. Bu düzeyde, klasik anlamda “yanlış bilinç” çözümlemesi işe yaramaz. Çünkü bilinçten çok bedensel tepkiler, duygulanımlar, dürtüler söz konusudur. Gramsci’yi dijital çağda yeniden okumak, onun rıza kavramını arzu ve duygulanım kavramlarıyla tamamlamayı gerektirir.
Bölüm 5: Organik Aydın Paradoksu – Marx’ın Sınıfı ve Gramsci’nin Aydını Bugün Nerede?
Marx’ın betimlemesi: Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da işçi sınıfının (proletarya) tarihsel misyonunu şöyle tanımlar: “Bütün tarih, sınıf mücadelelerinin tarihidir.” Proletarya, kendisini sömüren sistemi yıkacak, üretim araçlarını kamulaştıracak ve sınıfsız bir toplum kuracaktır. Ancak bunun için proletaryanın “kendi için sınıf” haline gelmesi, yani sınıf bilincine ulaşması gerekir. Bu bilinç, kendiliğinden oluşmaz; devrimci aydınların öncülüğüne ihtiyaç vardır.
Gramsci’nin betimlemesi: Gramsci, bu noktada Marx’tan ayrılarak “organik aydın” kavramını geliştirir. Organik aydınlar, doğrudan kendi sınıflarının içinden çıkar, onun dilini konuşur, onun çıkarlarını evrenselleştirir. Bir işçi hareketinin sendika eğitmenleri, köylü hareketinin okuryazar öncüleri, fabrika komitelerinin kurucuları – bunlar organik aydınlardır. Buna karşılık geleneksel aydınlar (üniversite hocaları, yazarlar, gazeteciler) genellikle egemen sınıfa hizmet eder veya onun dilini konuşur.
Dijital çağda dönüşüm ve paradoks: Dijital çağda organik aydın kimdir? En olası adaylar: içerik üreticileri (YouTuber’lar, podcastçiler, blog yazarları), veri etiketçileri, kuryeler, açık kaynak geliştiricileri, Discord sunucu yöneticileri, Twitch yayıncıları. Ancak hepsinin ortak bir sorunu vardır: platforma bağımlıdırlar.
Paradoksu somutlaştıralım: Diyelim ki bir YouTuber, 500 bin abonesi olan bir kanal işletiyor. Videolarında kapitalizmi eleştiriyor, dijital sömürüyü anlatıyor, alternatif platformlar öneriyor. Ama aynı kanal Google’ın reklam politikalarına tabidir. Bir “demonetization” (reklam gelirinin kesilmesi) ile susturulabilir. Veya algoritma, kanalını “keşfet” sayfasından düşürür, ve bir anda kimse onu görmez. Diğer tarafta, tamamen bağımsız bir platformda (örneğin PeerTube) yayın yapan bir içerik üreticisi ise, şu an için neredeyse hiç izleyiciye ulaşamaz.
Paradoks açık hâliyle: Platformun içinden yapılan eleştiri, platformun etkileşimini artırdığı ölçüde platformun değerini yükseltir. Platformun dışından yapılan eleştiri ise neredeyse hiç duyulmaz. Yüz binlerce kişiye seslenen bir eleştirmen, aynı zamanda seslendiği ortamın mahkûmudur.
Bu durum, hem Marx’ın “sınıf bilinci” kavramını hem de Gramsci’nin “organik aydın” kavramını neredeyse işlevsiz hale getirmektedir. Çünkü dijital prekarya, parçalı, mekânsal olarak dağılmış, “bağımsız çalışan” yanılsaması içinde ve çoğu zaman kendisinin bir işçi sınıfı olduğunun farkında olmayan bir yığındır. Bu yeni sınıfın bir “kendi için sınıf”a dönüşmesi için gereken organik aydınlar ise, ya platformun içinde etkisizleşmekte ya da platformun dışında görünmez kalmaktadır.
Bölüm 6: Mevzi Savaşı mı, Harekat Savaşı mı? Dijitalin Getirdiği Stratejik Felç
Gramsci’nin betimlemesi: Gramsci, Hapishane Defterleri’nde Doğu ile Batı arasında ünlü bir ayrım yapar. Batı’da sivil toplum (okullar, medya, sendikalar, kiliseler) devleti çevreleyen bir “siper sistemi” oluşturur. Bu nedenle devleti ele geçirmek yetmez; önce bu siperlerin içindeki rıza mekanizmalarını dönüştürmek, yani uzun vadeli bir mevzi savaşı (war of position) yürütmek gerekir. Doğu’da (Rusya gibi) sivil toplum zayıftır, siperler yoktur; doğrudan devleti ele geçirmeye yönelik harekât savaşı (war of maneuver) mümkündür.
Dijital çağda dönüşüm: Dijital çağda bu ayrım çökmüştür. Dijital platformlar (Google, Meta, TikTok, X) aynı anda hem sivil toplumun en derin siperlerini (alışkanlıklar, dil, sağduyu, arzular) hem de politik toplumun zorlama aygıtlarını (veritabanlı gözetim, seçim manipülasyonu, dezenformasyon, kitlesel gözetim) bünyesinde barındırır. Bir Instagram beğenisi ile bir devlet kurumunun veritabanına düşen kayıt arasındaki mesafe neredeyse sıfırlanmıştır. Beğendiğiniz bir gönderi, sizin hakkınızda polise veya istihbarata bilgi verebilir – özellikle otoriter rejimlerde.
Stratejik felç sonucu: Bu durum, solun stratejik dilini felç etmektedir. Uzun vadeli “mevzi savaşı” için artık yeterli zaman var mıdır? Algoritmalar bir sağduyuyu bir gecede değiştirebilirken, beş yıllık bir kültürel çalışma projesi anakronik görünmektedir. Öte yandan, doğrudan bir “harekat savaşı” (örneğin bir platformu çökertmeye yönelik teknik saldırı, toplu veri bozma eylemleri, platformların kamulaştırılması için ani bir siyasi müdahale) hem teknik hem de politik olarak imkânsıza yakındır. Platformlar merkeziyetsiz değildir, ancak küreseldir ve yasalarla korunmaktadır. Bir platformu “geceyarısı” kamulaştırmak, bir fabrikayı kamulaştırmaya benzemez; çünkü platformun değeri, fiziksel tesislerinden çok, ağ etkilerinde, kullanıcı alışkanlıklarında ve algoritmaların işleyişinde saklıdır.
Sonuç: Sol, ne bir mevzi kazanabilmekte, ne de bir harekat başlatabilmektedir. Ne uzun vadeli kültürel dönüşüm ne de kısa vadeli frontal saldırı işe yaramaktadır. Bu stratejik felcin farkında olmak, Gramsci’yi terk etmek değil, onun en cesur takipçisi olmaktır. Çünkü Gramsci, asla hazır reçeteler sunmamış; her dönemde mücadele biçimlerinin yeniden icat edilmesi gerektiğini söylemiştir. Bu icat, bugün solun en acil görevidir.
Bölüm 7: Dijital Kolonyalizm – Marx’ın Sömürgecilik Analizi ve Gramsci’nin Hegemonyası Küresel Boyutta
Marx’ın betimlemesi: Marx, kapitalizmin küresel yayılımını analiz ederken, sömürgeciliğin bir “uygar” ile “vahşi” arasında bir medeniyet misyonu değil, sermaye birikiminin zorunlu bir aşaması olduğunu söyler. Kapital’in birinci cildinin sonlarına doğru, “sömürgeciliğin sırrı”nı, İrlanda ve Hindistan üzerine yazdığı makalelerde de, kapitalizmin merkezdeki birikiminin çevrenin sömürülmesiyle mümkün olduğunu anlatır. “Sermaye, bir dünya yaratır, ancak bu dünyayı kendi suretinde yaratır.”
Dijital çağda dönüşüm: Dijital kolonyalizm, klasik sömürgeciliğin doğrudan toprak işgalinden farklı olarak, veriyi, algoritmaları ve dijital altyapıları kullanarak yeni bir bağımlılık ilişkisi inşa eder. Michael Kwet’in dijital kolonyalizm kavramı, bu yapısal egemenlik biçimini şöyle tarif eder: Bir merkez-çevre ilişkisi kurulur; bir tarafta veri toplayan ve işleyen merkezler (ABD merkezli teknoloji tekelleri), diğer tarafta bu yapıya sadece veri sağlayan, üreten ama yön veremeyen, kendi teknolojik altyapısını geliştirmekte bağımlı kalan dijital çevre ülkeleri.
Klasik sömürgecilikte nasıl ki sömürge bölgeleri işlenmemiş hammadde üretip bunu merkeze gönderiyorsa, dijital kolonyalizmde de çevre ülkeler, ham veri üretir ve bu veriyi merkezdeki platformlara aktarır. Bu veri, algoritmalarla işlenir, bir metaya dönüşür ve yüksek katma değerli ürünler (yapay zekâ hizmetleri, hedeflenmiş reklamcılık, finansal tahmin modelleri) olarak geri satılır. En ağır ve en az konuşulan biçim ise travmatik emektir. Meta, TikTok, YouTube gibi platformlar, kullanıcılar tarafından yüklenen şiddet, istismar, çocuk istismarı, işkence, infaz görüntülerini moderasyon yapmak üzere düşük ücretli işçilere izletirler. Bu işçiler, saatlerce insanlık dışı görüntüler izler; ağır psikolojik hasarlar alırlar. Onların görünmezliği, bir metafor değil, bir politik tercihtir.
Gramsci’nin katkısı: Bu yeni küresel işbölümünde, egemen sınıfın hegemonyası sadece ulusal sınırlar içinde değil, küresel ölçekte işler. Çevre ülkelerin emekçileri (veri etiketçileri, içerik moderatörleri, kuryeler) küresel değer zincirinin en alt basamaklarında, güvencesiz ve düşük ücretli koşullarda çalışırken, artıdeğerin büyük kısmı merkezdeki platform sermayesine akmaktadır. Bu emekçilerin “rızası” nasıl üretilir? Çaresizlik, işsizlik, geçim zorunluluğu – Gramsci’nin “rıza” kavramı, bu yapısal zorunluluklar karşısında yeniden düşünülmelidir. Çünkü burada rıza, bilinçli bir onaylamadan çok, alternatifin olmaması hâlidir. Gramsci, bu durumu “tahakkümün hegemonik olmayan biçimleri” olarak adlandırırdı. Solun, bu küresel eşitsizlik karşısında uluslararası bir perspektif geliştirmesi artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Bölüm 8: Sonuç – Kapital ve Hapishane Defterleri’ni Dijital Çağda Birlikte Okumak
Bu metin boyunca yapmaya çalıştığımız şey, Marx’ın Kapital’inin temel kavramları (değer, artı-değer, yabancılaşma, meta fetişizmi, genel entelekt, sömürgecilik) ile Gramsci’nin hegemonya teorisinin kavramlarını (hegemonya, rıza, pasif devrim, organik aydın, mevzi savaşı, sağduyu) dijital çağın somut gerçeklikleriyle birlikte uygulamaktı. Gördük ki, her iki teorisyenin kavram seti, tek başına kullanıldığında eksik kalmakta, ancak birbirini tamamladığında dijital kapitalizmin sömürü ve tahakküm biçimlerini anlamak için güçlü bir analitik çerçeve sunmaktadır.
Marx bize şunu öğretir: Dijital platformlarda da artı-değer üretilir ve temellük edilir. Bu artı-değerin biçimi değişmiştir (kullanıcı metası, algoritmik rant, gayri maddi emek), ancak özü aynıdır: ücretsiz emeğin sömürüsü. Meta fetişizmi dijital çağda daha da yoğunlaşmış, şeyleşme daha da derinleşmiştir. Dijital kolonyalizm, Marx’ın sömürgecilik analizinin yeni bir tezahürüdür.
Gramsci bize şunu öğretir: Bu sömürü, sadece zorla değil, rızayla işler. Kullanıcılar, kendi sömürüldükleri düzeni meşru görmekle kalmaz, ona arzuyla bağlanır. Pasif devrim, dijital platformların işleyişine kazınmıştır; her radikal paylaşım, aslında hegemonik yapıyı besler. Organik aydınlar platforma bağımlı hale gelmiş, mevzi ve harekât savaşı arasında sıkışmış, stratejik bir felç yaşanmaktadır.
Çözüm önerisi değil, acil bir çağrı: Bu metin, ne yeni bir strateji önermekte, ne de hazır reçeteler sunmaktadır. Amacı, solun içine düştüğü teorik felci teşhis etmek, bu felcin nedenlerini Marx ve Gramsci’nin ışığında derinlemesine anlamak ve bu anlama üzerinden yeni bir tartışma başlatmaktır. Gramsci’nin deyişiyle, “Eski ölüyor, yenisi doğmuyor; bu ara dönemde her türden hastalık ortaya çıkar.” Dijital çağın ara dönemindeyiz. Bu ara dönemin hastalıkları, aynı zamanda yeni doğumun sancılarıdır. Yeter ki bu sancıyı bir felç olarak değil, bir uyarı olarak okuyabilelim.
Son söz: Marx ve Gramsci’yi bugün okumak, onların metinlerini birer dogma olarak tekrarlamak değil; onların yöntemini – somutun zenginliğini, kavramsal araçlarla analiz etme yöntemini – dijital çağın somutluklarına uygulamaktır. Bu metin, bu uygulamanın mütevazı bir katkısı olarak okunmalıdır. Ve eğer bu metin, bir okurun “ben de buradayım, bu mücadele benim mücadelem” demesine vesile olursa, amacına ulaşmış demektir.
Kaynakça (İlk Metindekilere Ek Olarak)
· Fuchs, C. (2015). Dijital Emek ve Karl Marx. (Çev. T. E. Kalaycı & S. Oğuz). Ankara: NotaBene Yayınları.
· Gramsci, A. (1997). Hapishane Defterleri. (Çev. A. Cemgil). İstanbul: Belge Yayınları.
· Hardt, M., & Negri, A. (2003). İmparatorluk. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
· Kwet, M. (2021, 19 Mayıs). “Dijital Kolonyalizm: Amerikan Emperyalizminin Evrimi”. Çev. E. Sezgin. e-skop.
· Marx, K. (2011). Kapital (1. Cilt). (Çev. M. Selik & N. Satlıgan). İstanbul: Yordam Kitap.
· Marx, K., & Engels, F. (1998). Komünist Manifesto. (Çev. N. Satlıgan). İstanbul: Yordam Kitap.
· Saraç, D. Ç., & Aksoy, S. (2021). “Dijital Medya Platformu İncelemelerinde Emek Tartışmaları: Ekonomi Politik Bir Değerlendirme”. İlef Dergisi, 8(1), 133-156.
· Srnicek, N. (2017). Platform Kapitalizmi. (Çev. N. Soysal). İstanbul: İletişim Yayınları.
· Tonak, E. A. (2021). “Dijital Sektör Artık Değer Üretir mi? Facebook Örneği”. Devrimci Marksizm, Sayı 49.
· Urhan, C. (2023). “Geç Kapitalizmden Dijital Kapitalizme Özneleşmenin Yörüngesi”. Sosyal Mucit Academic Review, 4(3), 434-455.
· Zuboff, S. (2021). Gözetleme Kapitalizmi Çağı. (Çev. D. Şendil). İstanbul: Okuyan Us Yayınları.




Yorumlar