Gramsci ve Hegemonya: Dijital Çağda Üretim İlişkileri, Sosyal Ağlar ve Solun Kendine Hesabı-- Çağrı Kurnaz
- 7 May
- 6 dakikada okunur

Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nde şekillendirdiği hegemonya teorisi, yalnızca bir iktidar çözümlemesi değil, aynı zamanda solun en kadim sorularına verilmiş en yanıtlayıcı çağrılardan biridir: İktidar sadece devleti ele geçirmekle mi kazanılır? Egemen sınıf, polis ve ordunun ötesinde hangi araçlarla varlığını sürdürür? İnsanlar neden kendi sömürüldükleri düzeni meşru görür? Gramsci’nin cevabı, sivil toplum kurumları –okullar, kiliseler, medya, sendikalar, aile– aracılığıyla üretilen “rıza”dır. Hegemonya, bir sınıfın kendi çıkarlarını toplumun tüm kesimlerinin çıkarıymış gibi sunabilme, diğer bir deyişle “entelektüel ve ahlaki liderlik” kapasitesidir. Faşist bir hapishanede yazılan bu satırlar, yalnızca geçmişin değil, özellikle 21. Yüzyılın anlaşılması için de bir anahtar niteliğindedir.
Gramsci, modern devlette “zor” ile “rıza”nın diyalektik bir birlik oluşturduğunu söyler. Politik toplum (devlet) zora dayanırken, sivil toplum hegemonya ve rıza üzerinden işler; ancak gerçek siyasal mücadelede zor ve rıza, tahakküm ve hegemonya her zaman iç içedir. Devletin zorlama aygıtları, toplumsal gerilimler tırmandığında doğrudan devreye girer, ancak asıl mesele, bu zorlamanın sivil toplum içinde “doğallaştırılmasıdır”. Gramsci, Doğu ile Batı arasında yaptığı ünlü ayrımda, Batı’da sivil toplumun devleti çevreleyen bir “siper sistemi” olduğunu ve bu nedenle iktidar mücadelesinin “mevzi savaşı” biçiminde, yani kültürel ve ideolojik alanlarda yürütülmesi gerektiğini savunur. Onun bu analizi, bugün, söz konusu siperlerin büyük ölçüde dijital platformlara taşındığı bir çağda, beklenmedik bir güncellik kazanmıştır.
Dijital Çağda Hegemonya ve Üretim İlişkilerinin Dönüşümü
Gramsci’nin yaşadığı dönemde hegemonyanın başlıca aygıtları gazeteler, kiliseler ve okullar iken, bugün bu işlevi büyük ölçüde dijital platformlar –Google, Meta, TikTok, X, Amazon– üstlenmektedir. Ancak sadece kurumlar değil, üretim tarzının kendisi de değişmiştir. 21. yüzyıl kapitalizmi, artık sadece fabrikalarda fiziksel mal üretmekten çok, bireylerin dikkatini, davranışını, duygulanımını ve arzusunu veri olarak çıkarıp bunu bir üretim girdisi haline getirmek üzerine kuruludur. Bu yeni düzen, “platform kapitalizmi”, “gözetim kapitalizmi” ve “dijital emek” sömürüsü gibi kavramlarla anlaşılmaya çalışılmaktadır. Her beğeni, her paylaşım, her duraksama bir “davranışsal artık-ürün” olarak toplanır, algoritmalar aracılığıyla modellenir ve gelecekteki davranışları tahmin etmek –hatta şekillendirmek– için kullanılır.
Tam da bu noktada Gramsci’nin “sağduyu” (common sense) kavramı yeni ve çok daha kapsamlı bir anlam kazanır. Artık sağduyu, komşu sohbetlerinde, pazar vaazlarında veya sendika toplantılarında değil; öncelikli olarak kişiselleştirilmiş beslemelerde, öneri algoritmalarında ve viral trendlerde üretilir. Birey, kendi inançlarını sürekli pekiştiren bir filtre balonunun içinde, dışarıdaki dünyayla bağını giderek kaybeder. Solun klasik anlamda “yanlış bilinç” olarak tanımladığı bu durum, artık bir hata ya da bilgi eksikliği değil, dijital ekolojinin yapısal bir özelliğidir. İçerik üreticileri, “kendi işinin patronu” gibi görünseler de, algoritmaların yönlendirdiği güvencesiz koşullarda, “görünmez bir emek biçimi” içinde çalışmaktadır. Duygusal yatırımları, yaratıcılıkları ve yorumlarla geçen zamanları, platformlar için değer üretirken karşılığında sadece soyut bir etkileşim sayısı alırlar. Bu süreç, Gramsci’nin “pasif devrim” dediği olgunun dijital çağdaki en radikal biçimidir: Toplumsal muhalefet, sistem içinde soğrulur, bir tüketim performansına dönüşür. “Olanı sorgulamak” yerine, olana bir “hashtag” ile katılırız.
Üretim İlişkilerinin Sosyal Ağlar Ekseninde Yeniden Yapılanması
Post-operaizm geleneğinden gelen “sosyal fabrika” kavramı, bu dönüşümü anlamak için bir anahtar sunar. Bu kavram, kapitalizmin bir zamanlar fabrikalarla sınırlı olan üretim ve sömürü mantığını, giderek tüm toplumsal yaşama –sosyal ilişkilere, boş zaman etkinliklerine, hatta duygu durumlarımıza– yaydığını ileri sürer. “Üretim” artık fabrika duvarlarının dışına taşmış; bir kafenin Instagram’a uygun dekorasyonu, bir bireyin beğeni uğruna katlandığı estetik operasyonlar, bir sığınmacının çevrim içi bağış kampanyası için hazırladığı içerik –bunların hepsi “sosyal fabrika”nın üretim zincirinin birer parçası haline gelmiştir.
Bu yeni üretim biçimi, derin bir küreselleşmiş işbölümü yaratmıştır. Dijital platformların görünen yüzü küresel bir “içerik pazarı” gibi işlerken, görünmeyen yüzü dünya üzerinde muazzam bir emek havuzuna dayanır. Bu emeğin bir ucu, “gig economy”nin (eşya ve yemek teslimatı) güvencesiz ve genellikle göçmen ağırlıklı ordularına uzanırken, diğer ucu yapay zekânın görünmez işçilerine dayanır. Kenya’da bir veri etiketçisi saatte 2 dolara görüntü etiketlerken, bu emeğin ürünü olan büyük dil modelleri trilyonlarca dolarlık piyasa değeri yaratmakta ve bu teknolojilere erişim, ülkeler arasında yeni bir bağımlılık ilişkisi kurmaktadır. Dahası, bu görünmez emeğin bir kısmı travmatik bir karaktere bürünmektedir. Şiddet, istismar, insanlık dışı içeriklerin moderasyonunu yapan işçiler, bu travmatik içerikleri saatlerce izleyerek çalışmakta ve ağır psikolojik hasarlar almaktadır. Bu emekçilerin “görünmezliği”, tam da bu nedenle bir metafsızlıktır.
Tüm bu üretim ilişkileri ağı, “dijital emek” kavramı etrafında şekillenen yoğun bir teorik tartışmanın da konusu olmuştur. Christian Fuchs, sosyal medyadaki kullanıcı faaliyetlerini “üretketim” (prosumption) olarak tanımlar ve bu faaliyetlerin aslında birer üretim olduğunu, ancak geleneksel Marksist kategoriye tam olarak oturmadığını belirtir. Fuchs’a göre bu “gayri maddi emek”, karşılığı ödenmeyen ve güvencesiz bir emek biçimidir. Kimi teorisyenler bu yeni durumu “teknofeodalizm” olarak adlandırırken, kimileri ise bunun kapitalizmin yeni bir evresinden başka bir şey olmadığını savunur.
Ancak solun bu yeni durumu analiz etme biçiminde önemli bir eksiklik vardır.
Solun Eleştirisi: Dijital Çağda Teorik Bir Kör Nokta
Yeni dijital üretim biçimleri karşısında sol hareketlerin ve sol akademinin takındığı tutum, Gramsci’nin bize bıraktığı eleştirel mirasla yüzleştiğimizde oldukça rahatsız edici bir tablo ortaya koymaktadır. Bu, bir dış eleştiriden ziyade, bizzat Gramsci’ci bir pozisyondan yapılması gereken içten bir hesaplaşmadır. Bu kör noktayı “üretim ilişkileri” ekseninde yeniden düşünelim:
Solun en yaygın ilk refleksi, dijital platformları Althusserci anlamda birer “ideolojik aygıt” olarak görmek ve işi “üstyapı” meselesine indirgemektir. Oysa platformlar sadece fikir yaymaz; aynı zamanda “sosyal fabrika”nın somut birer örneği olarak toplumsal ilişkileri ve emek biçimlerini bizzat üretirler. Sol, “asıl mesele mülkiyet” şablonuna sığınıp bu platformların fiziksel bir fabrikadan çok, ağ etkileri, protokoller ve kullanıcı alışkanlıklarından oluşan yaşayan bir ekosistem olduğunu görmemektedir. Bir fabrikayı kamulaştırmak bir şeydir; bir protokolü, bir algoritmayı ve en önemlisi, milyarlarca insanın gönüllü bağlılığını değiştirmek bambaşka bir şeydir.
İkincil ve daha da temel bir yanılgı, “üretim araçlarının mülkiyeti” kavramına takılıp kalmaktan kaynaklanır. Dijital çağda asıl üretim araçları, madenlerden çıkarılan nadir elementlerden (Nvidia çipleri ve TSMC’nin üretim süreci) veri işleme altyapısına (Google, Amazon, Microsoft’un devasa bulut sunucuları) ve yine bu şirketlerin elindeki algoritma ve platform protokollerine kadar çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Sol, “aslında asıl mesele üretim araçlarının mülkiyeti” derken, "üretim araçları" dediği şeyin ne olduğunu tarif etmekte zorlanır. Dahası, bu araçların sadece “devletleştirilmesi” (örneğin bir kamu sosyal medya platformu kurulması) alternatif bir çözüm olmaktan çok uzaktır; zira bu durumda da aynı teknolojik altyapıya ve kullanıcı ağına bağımlı kalmak kaçınılmazdır.
En derin sorun ise “yerelleşme” ve “örgütlenme” pratiğinde yatmaktadır. Sol, içerik üreticileri, kuryeler ve veri emekçileri gibi yeni “prekarya” katmanları için yeni bir örgütlenme dili geliştirmekte başarısız olmuştur. Bu yeni işçi sınıfı parçalıdır, birbirinden fiziksel olarak kopuktur ve “bağımsız çalışan” yanılsaması içindedir. Geleneksel sendikaların dili ve yöntemleri bu yeni çalışma biçimlerine uyarlanamadıkça, bu kitleler örgütsüz kalmaya mahkûmdur. Sonuçta tüm bu kör noktalar bir araya geldiğinde, belki de en rahatsız edici tablo ortaya çıkar: Sol, karşı-hegemonik mücadelesini bizzat hegemonik platformlar üzerinde yürütmektedir. Her eleştirel paylaşım, algoritmaları beslemekte, kullanıcı verisi olarak meta haline gelmekte ve bu haliyle yoldaşlarından çok, platform sahiplerine hizmet etmektedir. Sol, bu çarpık durumu teorileştirmekten kaçındıkça, tahakküm pratiğini analizindeki bu eksiklikleri aşamayacaktır.
Sonuç: Gramsci’yi Dijital Çağda Yeniden Okumak
Tüm bu eleştiriler, Gramsci’yi terk etmek anlamına gelmez; aksine, ona yeniden, bu kez çok daha radikal bir sadakatle dönmek anlamına gelir. Gramsci’nin bize miras bıraktığı en değerli şey, hiçbir hegemonyanın mutlak olmadığı ve her rıza üretiminin aynı zamanda bir çatlak barındırdığıdır. Dijital platformların algoritmaları ne kadar karmaşık olursa olsun, onları tasarlayan da, işleten de, tıklayan da insandır. Asıl soru, bu insanlara başka bir sağduyu, başka bir dijital ekoloji fikri ile ulaşılıp ulaşılamayacağıdır.
21. Yüzyılda Gramsci’yi yeniden merkeze almak, verinin, algoritmanın ve yapay zekânın hegemonya aygıtları olduğunu teslim etmekle başlar.
Ardından, bu aygıtlar karşısında alternatif bir entelektüel ve ahlaki liderlik nasıl inşa edilir? Dijital kamusal alanın dönüştürülmesi için somut bir pratik nasıl geliştirilir? Bu, bugün hiçbir ülkenin, hiçbir partinin hazır bir reçetesinin bulunmadığı bir alandır. Ama Gramsci’nin hapishanede yazdığı gibi: “Düşünceyi felç etmeyen şey, aynı zamanda onu harekete geçiren şeydir.” Solun bugün içine düştüğü teorik felç, eğer anlaşılabilirse, yeni bir hareketin başlangıcı olabilir. Bu hareket, ne teknolojinin dışında durabileceğini iddia eden bir nostalji, ne de algoritmalara teslim olan bir çaresizlik olmalıdır. Gramsci’nin “iyimser irade, kötümser akıl” çağrısı, bugün şu anlama gelir: Dijital tahakkümü en ince ayrıntısına kadar anlamak, ancak onun dışında bir yerden direnişin araçlarını icat etmek. Bu, solun yapmadığı, ama yapmak zorunda olduğu şeydir.
Kaynakça
Fuchs, C. (2014). Dijital Emek ve Karl Marx. İstanbul: NotaBene Yayınları.
Gramsci, A. (1997). Hapishane Defterleri. İstanbul: Belge Yayınları.
Gramsci, A. (2025). Hegemonya: Doğu/Batı Sorunu ve Strateji. İstanbul: Salyangoz Yayınları.
Koloğlugil, S. (2020). "Dijital Emek ve Yeni Sömürü Biçimleri". Praksis, Sayı 52, 45-68.
Orhangazi, Ö. (2023). Veri, Güç ve Sermaye: Dijital Kapitalizmin Ekonomi Politiği. İstanbul: Yordam Kitap.
Özgüden, M. (2021). Hegemonya ve Politik Toplum. Ankara: Seçkin Yayıncılık.
Shoshana, Z. (2019). Gözetim Kapitalizminin Çağı. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Yeğenoğlu, M. (2018). "Dijital Çağda Gramsci'yi Yeniden Okumak". Birikim Dergisi, Sayı 355, 23-37.




Yorumlar