Dünya yalnızca değişmiyor; çözülüyor --İsa Turan
- 3 May
- 2 dakikada okunur

Dünya yalnızca değişmiyor; çözülüyor. Üstelik bu çözülme, tekil bir krizden ziyade, eşzamanlı kırılmaların birbirini beslediği, hızlandırdığı ve derinleştirdiği bir süreç olarak ortaya çıkıyor.
Bu çözülme ne rastlantısal ne de geçicidir. Aksine, uluslararası düzenin normatif, ekonomik ve siyasal temellerinin aynı anda aşınmasıyla şekillenen yapısal bir dönüşümün ifadesidir. Savaşların coğrafi sınırları aştığı, ekonominin küreselleştiği, ancak adaletin ulusal ölçekte kaldığı, kurumların ise meşruiyet kaybı yaşadığı bir dönemdeyiz.
Rusya–Ukrayna savaşı artık yalnızca bölgesel bir çatışma değildir. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, uluslararası düzenin normatif zeminini sarsan yapısal bir kırılmaya işaret etmektedir. Benzer şekilde, Orta Doğu’da Gazze Şeridi, Lübnan ve Suriye ekseninde genişleyen çok katmanlı çatışmalar, klasik savaş tanımlarını aşarak bir “sürekli kriz rejimi” üretmektedir.
Bu tabloya, Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail ekseninde yürütülen askeri müdahaleler de eklenmektedir. Özellikle İran merkezli gerilimler ve bölgesel vekâlet savaşları, çok merkezli bir çatışma alanı yaratmaktadır.
Latin Amerika’da Venezuela ve Küba üzerinden süregelen gerilimler, Soğuk Savaş reflekslerinin bütünüyle ortadan kalkmadığını göstermektedir. Asya-Pasifik’te ise Tayvan meselesi, “Tek Çin” ilkesi ile fiilî egemenlik arasındaki gerilim nedeniyle küresel sistemin en hassas fay hatlarından birini oluşturmaktadır.
Tüm bu örnekler bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo nettir: Dünya, bölgesel krizlerin toplamından ibaret değildir; sistemik bir parçalanma sürecine girmektedir.
Gramsci’nin ifadesi bu bağlamda yeniden anlam kazanmaktadır: “Eski dünya ölüyor, yenisi doğmuyor; şimdi canavarların zamanı.” Bu “ara dönem” artık bir istisna değil, küresel bir norm hâline gelmiştir.
Artık tek bir merkez yoktur; ancak çokluk da kendiliğinden bir düzen üretmemektedir.
Birleşmiş Milletler insani yardım şefi Tom Fletcher’ın “uluslararası düzen çöktü” ifadesi, bu bağlamda retorik değil, bir teşhistir. Zira mesele artık düzenin ihlali değil; düzen fikrinin kendisinin aşınmasıdır.
Bu boşlukta iki yönlü bir dünya ortaya çıkmaktadır: Bir yanda güç merkezli, içe kapanmacı ve güvenliği ulusal kapasiteye indirgeyen devletler; diğer yanda ise kırılgan, parçalı ancak çok taraflı “koalisyon denemeleri”. Karşılıklı bağımlılık artık istikrar üretmek yerine kırılganlığı derinleştirmektedir.
Bununla birlikte tartışmaya giderek daha önemli bir eksen eklenmektedir: küresel eşitsizlik ve sermayenin sınır aşan hareketliliği. Thomas Piketty, Michael Sandel ve Gabriel Zucman gibi düşünürlerin önerdiği küresel vergi mimarisi, bu parçalanmanın ekonomik boyutuna müdahale etmeyi amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, servetin ve sermayenin ulusal sınırları aşarak vergi sistemlerini etkisizleştirmesini temel sorun olarak görmektedir.
Özellikle vergi cennetleri, çok uluslu şirketlerin kâr kaydırma mekanizmaları ve küresel servet yoğunlaşması, devletlerin ekonomik egemenliğini aşındıran bir yapı ortaya çıkarmaktadır.
Bu nedenle önerilen küresel servet vergisi, asgari kurumlar vergisi ve uluslararası koordinasyon mekanizmaları yalnızca teknik maliye politikaları değil, aynı zamanda yeni bir küresel düzen arayışının parçasıdır. Ancak bu modelin etkinliği doğrudan siyasal güce bağlıdır. Zira sermayenin küresel ölçekte hareket edebildiği bir dünyada, verginin de küresel ölçekte uygulanması gerekmektedir. Bu ise ancak güçlü bir uluslararası koordinasyon ve dağıtım adaletini merkeze alan bir siyasal irade ile mümkün olabilir.
Bu açıdan bakıldığında, küresel sistemin geleceği yalnızca jeopolitik güç rekabetine değil, ekonomik adaletin nasıl tanımlanacağına da bağlıdır. Eğer böyle bir küresel vergi rejimi kurulamazsa, sermaye hareketliliği devletleri daha rekabetçi, daha korumacı ve daha parçalı yapılara itecektir. Bu durum, çok kutupluluk ile eşitsizlik arasındaki gerilimi daha da derinleştirecektir.
Temel soru değişmiştir: Bu parçalanma, yeni ve daha adil bir küresel düzenin doğum sancısı mı, yoksa kuralsızlığın kalıcı hâle geldiği bir güç anarşisinin başlangıcı mı?
Çünkü tarih düzenin yokluğunu uzun süre boş bırakmaz. Ve her boşluk mutlaka bir güç tarafından doldurulur.




Yorumlar