top of page

Doruk Maden İşçilerinin Grev ve Direnişlerinin Anımsattığı Bir Hat: Anadolu’daDirenişin Sürekliliği- Yücel Tekin

  • 30 Nis
  • 4 dakikada okunur

Madrid Skylitzes  (Matritensis Graecus Vitr. 26-2), 12. Yüzyılda Sicilya'da üretilen ve John Skylitzes'in Synopsis of Histories adlı eserini içeren, Bizans döneminden kalma tek resimli Grekçe vakayinamedir. Bu el yazması, 843/844 yıllarında İmparatoriçe Theodora'nın naipliği döneminde Küçük Asya'daki Paulikyanlara (Pavlikianlar) yönelik gerçekleştirilen şiddetli zulmü ve katliamı tasvir eden minyatürlere (Folio 69) yer vermektedir. 
Madrid Skylitzes  (Matritensis Graecus Vitr. 26-2), 12. Yüzyılda Sicilya'da üretilen ve John Skylitzes'in Synopsis of Histories adlı eserini içeren, Bizans döneminden kalma tek resimli Grekçe vakayinamedir. Bu el yazması, 843/844 yıllarında İmparatoriçe Theodora'nın naipliği döneminde Küçük Asya'daki Paulikyanlara (Pavlikianlar) yönelik gerçekleştirilen şiddetli zulmü ve katliamı tasvir eden minyatürlere (Folio 69) yer vermektedir. 

2026 baharında Doruk Madencilik işçilerinin başlattığı grev, kısa sürede yalnızca bir ücret ve hak mücadelesi olmaktan çıktı. Aylardır ödenmeyen maaşlar, gasp edilen tazminatlar ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı başlayan bu hareket, Eskişehir’den Ankara’ya yürüyüş, polis müdahaleleri ve açlık greviyle derinleşti.

Ama bu direnişi asıl çarpıcı kılan şey yalnızca talepler değildi.

Eylem alanında bir çift, nikâh töreninden çıkar çıkmaz gelip işçileri ziyaret etti. Bir gün sonra işçiler çocuklarıyla alanda buluştu. Baretler yere vuruldu; “Açız, yoksuluz, çıplağız” sloganı yalnızca bir protesto değil, bir durum tespiti olarak yankılandı. Açlık greviyle birlikte beden, doğrudan siyasal bir ifade aracına dönüştü.

Bu sahneler, direnişin yalnızca ekonomik değil, toplumsal olarak paylaşılan bir deneyim haline geldiğini gösteriyordu.

Ve bu direniş, kazanımla sonuçlandı.

Tam da bu yoğunluk anında, kalabalığın içinde dikkat çeken bir detay vardı: Divriği Kültür Derneği’nin flaması.

Bu, yalnızca bir hemşeri işareti değildi.

9. yüzyılda Tephrike (Divriği), yalnızca Pavlikyanların merkezi değildi; aynı zamanda Bizans ile Melitene (Malatya) merkezli Arap-İslam güçleri arasında bir sınır hattıydı. Bu coğrafya, imparatorlukların temas ettiği, inançların karıştığı ve üretim ağlarının iç içe geçtiği bir eşik mekândı.

Bu sınır hattı, yalnızca askeri ya da siyasal bir ayrım çizgisi değildi. Aynı zamanda farklı toplulukların—Ermenilerin, Rumların, Asurilerin, Arapların, Kürtlerin ve çeşitli inanç gruplarının—bir arada yaşadığı, karşılaştığı ve birbirini dönüştürdüğü bir toplumsal alandı. Hristiyan mezhepleri, heterodoks yapılar, yerel inanç biçimleri ve eski dinlerin izleri bu coğrafyada iç içe geçiyordu.

Dolayısıyla sınır, sabit kimliklerin ayrıldığı bir çizgi değil; farklı akışların kesiştiği, birbirine değdiği ve yeni biçimler aldığı bir alan olarak düşünülmelidir.

Pavlikyanlar Bizans’ın merkezi kilise otoritesine karşı çıkan bir heterodoksi olarak ortaya çıktı. Ancak bu karşıtlık yalnızca teolojik değildi; üretim ve mülkiyet ilişkilerinin sıkıştırdığı toplulukların başka bir yaşam biçimi arayışını da içeriyordu. Tephrike’de kurulan yapı, bu anlamda sistemin dışında bir alan açma girişimiydi.

Bu tür karşılaşmalar, yalnızca çatışma üretmedi; aynı zamanda geçişler, melezleşmeler ve yeni toplumsal biçimler yarattı. Direniş de tam bu karşılaşma alanlarında şekillendi.

Bu nedenle Pavlikyan hareketinin bastırılmasıyla birlikte bu dinamiklerin ortadan kalktığını değil, farklı biçimler alarak varlığını sürdürdüğünü düşünmek gerekir.

Nitekim 10. ve 11. Yüzyıllarda Tondraklılar, özellikle Van Gölü çevresinde kilise mülkiyetine ve zorunlu yükümlülüklere karşı yeni bir direniş hattı oluşturdu.

Köylülerin topraklarını kaybetmesi, angarya yükümlülüklerinin artması ve kilise vergilerinin yoğunlaşması bu hareketlerin maddi zeminini oluşturuyordu. Tarihsel kaynaklarda, bazı köylerin manastır mülkiyetine geçirilmesine karşı direndiği ve bu direnişin zaman zaman açık çatışmaya dönüştüğü görülür.

Bu noktada mesele yalnızca inanç değildir; üretim, mülkiyet ve emek ilişkilerinin kesiştiği bir gerilim alanıdır.

Anadolu’da maden üretimi hiçbir zaman tekil bir faaliyet olmadı. Cevheri çıkaranla sınırlı olmayan, odun kesiminden kömür üretimine, nehir taşımacılığından işlenmeye uzanan geniş bir ağın parçasıydı.

Bu ağ, geniş bir nüfusu üretim sürecine bağladı. Bu bağ çoğu zaman gönüllü değildi. Zorunlu hizmetler, yerel yükümlülükler ve angarya biçimleri üretimin ayrılmaz parçalarıydı.

Bugün hâlâ kullandığımız “angarya” kelimesi, bu tarihsel tortunun izini taşır.

Doruk Maden işçilerinin direnişi ile bu tarihsel hareketler arasında doğrudan bir süreklilik kurmak mümkün değildir. Ancak bu iki durum arasında açık bir rezonans vardır.

Her iki durumda da karşımıza çıkan şey, yalnızca ekonomik bir talep değil; sıkıştırılmış bir yaşamın yeniden açılma çabasıdır.

Devlet, kilise, imparatorluk ya da holding—adları değişir; ama işlevleri benzer kalır: akışları düzenlemek, sınırlamak ve kontrol etmek. Ancak hiçbir düzenleme tam değildir. Her zaman bir fazlalık, bir taşma, bir kaçış çizgisi kalır.

Doruk Maden direnişi, tam da böyle bir açılma anıdır.

İşçilerin bakanlık binası önüne ilk ulaştıkları anda, etrafları yoğun bir polis ablukasıyla çevrildi. Kurulan bariyerler ve güvenlik çemberi, işçilerin hem kamusal alandan yalıtılmasını hem de görünürlüklerinin sınırlandırılmasını hedefliyordu. Bu, yalnızca fiziksel bir kuşatma değil; direnişin toplumsal dolaşıma girmesini engellemeye yönelik bir yakalama girişimiydi.

Ancak bu durum, beklenenin tersine, farklı bir karşı hamleyi tetikledi. İşçiler, Ankara halkına doğrudan çağrıda bulunarak bu görünmezlik kuşatmasını kırmaya yöneldi. Bu çağrı karşılıksız kalmadı; eylem alanı, kısa sürede farklı toplumsal kesimlerin desteğiyle yeniden bir karşılaşma alanına dönüştü. Böylece kuşatma, tek taraflı bir kontrol mekanizması olarak işlemedi; kolektif bir karşı akış tarafından aşındırıldı.

Bu moment, arzunun yalnızca bastırılmaya değil, aynı zamanda yakalanmaya çalışıldığı durumlarda dahi, kolektif biçimler içinde yeniden yön bulabildiğini gösterir. Direniş, tam da bu noktada, yakalanma girişimine karşı çoğalan bir akış üretme kapasitesi kazanır.

Ancak bu açılma, yalnızca doğrudan baskı mekanizmalarıyla değil, aynı zamanda söylemsel düzeyde de kuşatılmaya çalışıldı. İktidar yanlısı medya organlarında direnişi itibarsızlaştırmaya yönelik haberler dolaşıma sokuldu; işçilerin eylem sırasında yemek yedikleri, çöplerde pizza kutuları bulunduğu gibi anlatılarla direnişin meşruiyeti zayıflatılmak istendi.

Bu noktada mesele yalnızca fiziksel bir baskı değil, aynı zamanda arzunun yönelimlerinin yeniden kodlanmasıdır. Arzu yalnızca bastırılmaz; yakalanır, yönlendirilir ve belirli anlam çerçeveleri içine hapsedilmeye çalışılır. Medya, bu yakalama mekanizmasının önemli araçlarından biridir.

Ancak bu yakalama girişimleri tam anlamıyla başarılı olmadı. Sosyal medya üzerinden kurulan dayanışma ağları, farklı bir dolaşım alanı yarattı. İşçilere gönderilen destekler, paylaşılan görüntüler ve kurulan yatay ilişkiler, başka bir toplumsal akışın oluşmasını sağladı.

Eylem alanında kurulan dayanışma ile dijital ağlarda gelişen destek, farklı toplumsal kesimlerin bir araya geldiği bir karşılaşma alanı yarattı. Bu, tarihsel sınır coğrafyalarındaki çoğullukla benzer bir dinamiğe işaret eder: direniş, tekil bir öznenin değil, karşılaşmaların içinden doğar.

Direnişi sonuç alıcı kılan, yalnızca taleplerin haklılığı değil; bu kolektif akışın süreklilik kazanabilmesiydi.

Kolektif eylemin yeniden mümkün hâle geldiği, toplumsal enerjinin yoğunlaştığı bir eşik ortaya çıktı.

Divriği Kültür Derneği’nin flaması bu yüzden anlamlıdır.

Bu bir nostalji değil; farklı zamanlarda ortaya çıkan direnişlerin birbirini tanıması gibi bir şeydir. Bir ağın, uzun süre görünmez kalan bir hattın, bir anda yüzeye çıkması.

Bu topraklarda imparatorluklar değişti, dinler değişti, üretim biçimleri değişti.

Ama insanlar her seferinde kendilerini sınırlayan yapılara karşı yeni yollar aradı:

Bazen bir köy isyanı olarak,bazen bir heterodoks cemaat olarak,bazen de bir maden grevi olarak.

Arzunun akışı hiçbir zaman tamamen durmadı.

Ve bugün gördüğümüz şey, o akışın yeniden hızlanmasıdır.

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page