top of page

Dijital Kapitalizm, Yeni Faşizm ve Küresel Arzu Savaşları -- Yücel Tekin

  • 27 May
  • 9 dakikada okunur

Sanayi Kapitalizminden Dijital Kapitalizme: Tarihsel Kırılma

Bugün dünyada yaşanan kriz yalnızca klasik anlamda ekonomik bir kriz değil. İçinden geçtiğimiz dönem, sanayi kapitalizminden dijital kapitalizme geçişin yarattığı büyük tarihsel kırılma momentlerinden biri. Nasıl ki sanayi devrimi yalnızca üretim biçimlerini değil, devletleri, kentleri, sınıf ilişkilerini, aile yapısını, savaş biçimlerini ve insan psikolojisini dönüştürdüyse; bugün dijital kapitalizm de benzer ölçekte bir yeniden yapılanma yaratıyor. Fakat bu dönüşümün en kritik yanı şu: Dijital ekonomi yalnızca yeni bir piyasa alanı üretmiyor; aynı zamanda insan davranışlarını, dikkat ekonomisini, toplumsal ilişkileri ve arzuyu doğrudan üretim sürecinin parçası haline getiriyor. Bu nedenle bugün kapitalizm yalnızca fabrikalarda işlemiyor. İnsan zihninin içinde işliyor. Sosyal medya platformları, veri merkezleri, yapay zekâ sistemleri, algoritmalar, kripto piyasaları, gözetim teknolojileri, dijital reklam ekonomisi ve büyük teknoloji şirketleri artık yalnızca ekonomik aktörler değil; küresel iktidarın yeni altyapısı haline geliyor.


Arzunun Ekonomileşmesi: Dijital Çağda İnsan

Fakat burada mesele yalnızca ekonominin dijitalleşmesi değil; aynı zamanda arzunun ekonomileşmesi. Bugün insanlar yalnızca emeklerini satmıyor. Dikkatlerini, duygularını, yalnızlıklarını, bedenlerini, ilişkilerini, görünür olma arzularını ve hatta kimliklerini dolaşıma sokuyor. TikTok, Instagram, YouTube, OnlyFans, dating uygulamaları, influencer ekonomisi, kişisel marka kültürü… Bütün bunlar artık yalnızca kültürel alanlar değil; doğrudan üretim alanları. İnsanlar artık yalnızca çalışmıyor; kendilerini sürekli performe ediyor. Sürekli görünür olmak, sürekli içerik üretmek, sürekli kendini pazarlamak ve sürekli beğenilmek zorunda hissediyor. Bu nedenle dijital kapitalizmde insan yalnızca işgücü değildir; aynı zamanda veri kaynağı, dikkat nesnesi, içerik üreticisi, arzu taşıyıcısı ve tüketim makinesidir. Bu noktada Deleuze ve Guattari’nin “arzu makineleri” kavramsallaştırması, sistemin yeni işleyişini anlamak adına kuramsal bir anahtar sunuyor. Çünkü dijital kapitalizm artık yalnızca malları değil; arzunun kendisini üretiyor, kodluyor ve dolaşıma sokuyor. Arzu artık yalnızca bastırılan ya da özgürleşen bir enerji değildir. Aynı zamanda ölçülen, izlenen, yönlendirilen, pazarlanan ve kâra dönüştürülen bir üretim alanıdır.


Zygmunt Bauman ve Akışkan Modernite

Sürecin sosyolojik zeminini Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” teziyle okumak, bu geçiciliği daha berrak hale getirir. Bauman’a göre modern kapitalizm artık insanlara uzun süreli aidiyetler, stabil kimlikler ve kalıcı yaşam biçimleri sunmuyor. Tam tersine; sürekli hareket etmeyi, sürekli değişmeyi, sürekli yeniden uyum sağlamayı dayatıyor. İlişkiler, işler, kimlikler, yaşam biçimleri, hatta duygular bile geçicileşiyor. Bu nedenle insanlar artık yalnızca ekonomik olarak değil; duygusal olarak da güvencesiz hale geliyor. Bauman’ın “Akışkan Aşk” analizinde gösterdiği gibi, dijital çağda ilişkiler bile tüketim kültürünün mantığıyla işlemeye başlıyor. Dating uygulamaları, sosyal medya ilişkileri, takipçi ekonomisi, sürekli yeni deneyim arayışı, “daha iyisini bulabilirim” hissi… Bütün bunlar insan ilişkilerini derinlikten çok dolaşıma bağlıyor. İnsanlar artık bağ kurmaktan çok bağlantı kuruyor. Bağ kurmak zaman, emek, sorumluluk ve kırılganlık gerektirirken; bağlantı kurmak hızlı, geçici ve kolayca koparılabilir bir ilişki biçimi sunuyor. Dijital kapitalizm tam da bu geçicilik üzerinden çalışıyor. Kalıcı ilişkiler yerine sürekli seçenekler, derin bağlar yerine sonsuz temas imkânları, sorumluluk yerine hızlı tüketilebilir yakınlık biçimleri üretiyor. Bu yüzden dijital kapitalizm yalnızca ekonomik bir kriz değil; büyük bir yalnızlık krizi de yaratıyor. Çünkü sistem bir yandan insanları sürekli görünür olmaya zorlarken, diğer yandan gerçek kolektif bağları parçalıyor. İnsanlar hiç olmadığı kadar birbirine bağlı görünüyor ama aynı anda hiç olmadığı kadar yalnızlaşıyor. Bu yalnızlaşma ise yeni sağ hareketlerin beslendiği temel psikolojik alanlardan birine dönüşüyor. Çünkü parçalanmış, güvencesiz ve yalnız bireyler; aidiyet, güç ve kimlik vaat eden otoriter yapılara daha açık hale geliyor. Bauman’ın sözünü ettiği “akışkan korku” tam da burada ortaya çıkıyor: Göçmen korkusu, işsiz kalma korkusu, değersizleşme korkusu, yalnız kalma korkusu, yerine geçilebilir olma korkusu… Bütün bunlar dijital kapitalizmin mikro-faşist duygulanım rejiminin temel yakıtına dönüşüyor.


Yapay Zekâ ve İnsanın Gereksizleşme Korkusu

Bugün yaşanan kriz yalnızca işsizlik korkusu değil. İlk kez insanın tarihsel işlevinin anlamsızlaşması korkusu büyüyor. Çünkü yapay zekâ artık yalnızca fiziksel emeği değil; yaratıcı emeği, yazıyı, çeviriyi, tasarımı, yazılımı, hukuku, eğitimi, medyayı, sanatı ve düşünsel üretimi de dönüştürmeye başlıyor. İnsanlar ilk kez şu soruyla karşı karşıya: “Yerime geçilebilir mi?” Bu yalnızca ekonomik değil; varoluşsal bir kriz. Çünkü insan, modern toplumda büyük ölçüde yaptığı işle, ürettiği değerle, sahip olduğu beceriyle ve toplumsal işleviyle anlam kazanıyordu. Bugün ise birçok insan yalnızca işini kaybetmekten değil, kendi yeteneklerinin anlamsızlaşmasından korkuyor. Diplomalar geçerliliğini yitiriyor. Meslekler hızla değersizleşiyor. Deneyim birikimi yerini algoritmik hıza bırakıyor. Emek, bilgi ve yaratıcılık, makine öğrenimi sistemleri tarafından parçalanıp yeniden düzenleniyor. Bu nedenle bugün yaşanan şey yalnızca ekonomik daralma değil; ontolojik bir kırılma. İnsanlar artık kim olduklarını, ne işe yaradıklarını ve gelecekte nasıl yaşayacaklarını bilemez hale geliyor.


Dijital Kapitalizm ve Yeni Sağ Faşizmin Yükselişi

Tam burada yeni sağ-popülist ve faşizan hareketler devreye giriyor. Çünkü yönünü kaybeden toplumlar çoğu zaman güvenlik, kimlik ve aidiyet vaat eden otoriter yapılara yöneliyor. Bugün Almanya’da AfD’nin yükselişi, Fransa’da Le Pen çizgisinin güçlenmesi, İngiltere’de Reform UK hareketinin büyümesi, İtalya’da Meloni’nin yükselişi, ABD’de Trump hareketinin yeniden tahkim edilmesi tesadüf değil. Bunların tamamı dijital kapitalizmin yarattığı büyük toplumsal çözülmenin siyasal sonuçları. Ve dikkat çekici olan şey şu: Bu yeni sağ dalga artık klasik sanayi sermayesinden çok, yeni dijital sermaye bloklarıyla iç içe gelişiyor. Elon Musk bunun sembolik figürlerinden biri haline geldi. Musk yalnızca bir iş insanı değil; yeni dijital sermayenin ideolojik temsilcilerinden biri gibi hareket ediyor. İngiltere’de Reform UK çizgisine verdiği açık destek, Almanya’da AfD lehine yaptığı açıklamalar, X platformunu küresel sağ-popülist ağların dolaşım merkezlerinden birine dönüştürmesi, göçmen karşıtı söylemleri meşrulaştırması… Bütün bunlar yeni dijital sermayenin hangi siyasal yönelimlerle ittifak kurduğunu gösteriyor. Benzer biçimde Silicon Valley çevresindeki birçok büyük sermaye grubunun da klasik liberal merkez siyasetten uzaklaşıp daha saldırgan sağ-popülist hareketlerle yakınlaşması tesadüf değil. Çünkü dijital kapitalizmin ihtiyaç duyduğu şey artık yalnızca “serbest piyasa” değil; aynı zamanda korku içinde yaşayan, güvencesizleşmiş, yalnızlaşmış ve sürekli kutuplaştırılmış toplumlar.


Çin Modeli ve Algoritmik Otoriterlik

Fakat yeni dijital otoriterlik yalnızca Batı tipi sağ-popülizm biçiminde gelişmiyor. Bir başka model de Çin’de ortaya çıkıyor. Yüz tanıma teknolojileri, büyük veri gözetimi, sosyal kredi sistemleri, algoritmik vatandaşlık denetimi, dijital davranış puanlamaları… Bütün bunlar yeni çağın teknokratik otoriterlik biçimlerini temsil ediyor. Bu model klasik faşist kitle mobilizasyonundan çok; sürekli veri toplama, davranışı önceden tahmin etme, algoritmik yönlendirme ve toplumu gerçek zamanlı denetleme mantığıyla işliyor. Dolayısıyla bugün dünya yalnızca “demokrasi–otoriterlik” ikiliği üzerinden değil; farklı dijital denetim modelleri üzerinden yeniden şekilleniyor. Bir tarafta kaotik sağ-popülist model, diğer tarafta teknokratik algoritmik model… Fakat her ikisinin ortak noktası şu: İnsan davranışını veri üzerinden yönetmek.


Michael Mann ve Yeni Faşizmin Sosyolojik Zemini

Söz konusu siyasal dönüşümün toplumsal kökenlerini deşifre etmek için Michael Mann’ın faşizm analizlerine bakmak ufuk açıcıdır. Mann, faşizmi yalnızca irrasyonel bir kitle histerisi ya da yalnızca sermayenin komplosu olarak okumaz. Ona göre faşizm çoğu zaman büyük toplumsal çözülme dönemlerinde ortaya çıkan tarihsel bir kriz yönetim biçimidir. Özellikle savaşlar, ekonomik çöküşler, temsil krizleri ve toplumsal statü kayıpları sonrasında eski dünyanın merkezinde duran kesimler büyük bir yön kaybı yaşamaya başlar. 1920’ler ve 1930’ların Avrupa’sında faşizme yönelen toplumsal taban yalnızca en yoksullar değildi. Aynı zamanda eski ayrıcalıklarını kaybetmekten korkan orta sınıflar, küçük burjuvazi, savaş sonrası aşağılanma hissi yaşayan erkek nüfus ve toplumsal merkezini kaybeden kesimlerdi. Bu nedenle faşizm çoğu zaman yalnızca ekonomik sefaletin değil; statü kaybının, aşağılanma hissinin ve güç yitimi korkusunun siyasallaşması olarak da okunabilir. Bugün dijital kapitalizm altında yaşanan çözülme ile bu tarihsel moment arasında belirli yapısal paralellikler bulunuyor. Çünkü bugün de küresel orta sınıflar çözülüyor. Beyaz yakalı meslekler güvencesizleşiyor. Diplomalar değer kaybediyor. Erkeklik rejimleri parçalanıyor. İnsanlar toplumsal olarak yerine geçirilebilir hale geldiklerini hissediyor. Ve tam da bu nedenle yeni sağ hareketler yalnızca ekonomik vaatlerle değil; yeniden güç, aidiyet, kontrol ve üstünlük hissi vaat ederek büyüyor. Bugünün faşizmi artık yalnızca tek merkezli parti-devlet biçiminde işlemiyor. Daha algoritmik, daha medya merkezli, daha ağ tipi ve daha mikro-faşist bir karakter taşıyor. Fakat buna rağmen klasik faşizmle ortak bir noktası var: Büyük çözülme dönemlerinde otoriter arzuyu örgütlemek. Bu nedenle bugün Musk, Trump, AfD, Meloni, Milei, Modi ya da Erdoğan gibi örnekler yalnızca tek tek siyasal figürler olarak değil; dijital kapitalizmin kriz yönetim biçimlerinin farklı varyasyonları olarak da okunabilir. Ve yeni dijital sermayenin bu hareketlerle yakınlaşmasının temel nedeni de burada yatıyor. Çünkü dijital kapitalizm büyük eşitsizlikler, büyük güvencesizlikler ve büyük temsil krizleri üretiyor. Bu krizler derinleştikçe demokratik rıza mekanizmaları zayıflıyor ve sermaye bu istikrarsızlığı yönetebilmek için daha güvenlikçi, daha kutuplaştırıcı ve korku merkezli yapılara ihtiyaç duyuyor.


Erkeklik Krizi, Yalnızlık ve Mikro-Faşizm

Dijital kapitalizm yalnızca ekonomik yapıları değil; toplumsal cinsiyet rejimlerini de çözüyor. Geleneksel erkeklik rolleri parçalanıyor. Güvencesizleşen, yalnızlaşan ve değersizleşme hissi yaşayan erkeklik; antifeminist öfke ve dijital pornografi ekonomisiyle iç içe geçen yeni bir kriz alanı doğuruyor. Bu kriz yalnızca bireysel psikolojiyle açıklanamaz; çünkü erkeklik krizi aynı zamanda kapitalizmin vaat ettiği güç, başarı, statü ve kontrol imgelerinin çökmesiyle ilgilidir. Birçok erkek için eski dünyada erkeklik; iş, para, aile üzerindeki otorite, cinsel erişim ve toplumsal saygınlık üzerinden kuruluyordu. Fakat güvencesiz çalışma, sınıfsal düşüş, ilişki kurma zorluğu ve sürekli görünürlük baskısı bu zemini parçalayarak büyük bir değersizlik duygusu yaratıyor. Yeni sağ hareketler tam da bu duyguyu örgütlüyor. Andrew Tate tipi figürlerin, Trump’ın, hatta Musk’ın belirli erkek kitleleri üzerindeki etkisi tam da burada büyüyor. Çünkü bu figürler parçalanmış erkek egolarına yeniden güç, aidiyet, üstünlük ve kontrol hissi vaat ediyor. Bu vaat çoğu zaman kadın düşmanlığıyla, göçmen düşmanlığıyla, LGBTİ+ karşıtlığıyla, militarizmle ve kültür savaşlarıyla birleşiyor. Yani erkeklik krizi, yeni faşizmin yalnızca yan unsuru değil; onun en önemli duygusal kaynaklarından biri haline geliyor. Tam da bu noktada Deleuze’ün “mikro-faşizm” kavramsallaştırması devreye girer. Çünkü yeni faşizm yalnızca devlet düzeyinde işlemiyor; gündelik hayatın içinde, sosyal medyada, ilişkilerde, beden algısında, cinsellikte ve dijital öfke kültüründe yeniden üretiliyor. Mikro-faşizm, insanın kendi korkularıyla, kıskançlıklarıyla, kırgınlıklarıyla ve değersizlik hissiyle otoriterliğe bağlanmasıdır. İnsanlar yalnızca baskı altında oldukları için değil; bazen korktukları, yalnızlaştıkları ve kendilerine bir düşman gösterildiği için faşizan yapılara tutunurlar.


Denetim Toplumu ve Dikkat Ekonomisi

Korku, öfke, kaos, komplo anlatıları, göçmen düşmanlığı, kültür savaşları, sürekli dijital linç ve kutuplaşma… Bütün bunlar dikkat ekonomisinin temel yakıtına dönüşüyor. Gilles Deleuze’ün “denetim toplumu” tespiti, bu mekanizmanın görünmez yüzünü açıklar. Çünkü artık iktidar yalnızca yasak koyarak değil; insanların dikkatini yöneterek işliyor. Bugünün faşizminin akışkan, parçalı ve dijital bir karakteri var. İnsanlar artık yalnızca yasaklarla değil; bildirimlerle, trendlerle, algoritmalarla, viral korkularla ve sürekli dikkat parçalanmasıyla yönetiliyor. Neyin önemli olduğuna, neye öfkelenileceğine, kimin düşman ilan edileceğine, hangi olayın görünür hangisinin görünmez kılınacağına büyük ölçüde algoritmik dolaşım karar veriyor. Bu da siyasal alanı sürekli kriz, tepki ve duygu patlamaları üzerinden çalışır hale getiriyor.


İklim Krizi, Lityum Savaşları ve Yeni Dijital Jeopolitik

Fakat dijital kapitalizmin krizini yalnızca teknoloji üzerinden okumak eksik olur; çünkü bu yeni ekonomi aynı zamanda devasa bir ekolojik yıkım ve yeni sömürgecilik biçimleri üretiyor. Elektrikli araçlar, yapay zekâ altyapıları, veri merkezleri, çip üretim tesisleri ve kripto madenciliği; muazzam miktarda enerji, su ve nadir maden tüketimi gerektiriyor. Dolayısıyla bugün "yeşil dönüşüm" anlatısının kendisi bile antikolonyal coğrafyaları yeniden yapılandıran yeni sömürge savaşlarına dönüşüyor. Dünyanın en büyük lityum rezervlerinden birine sahip olan Bolivya’daki siyasal krizler ya da Kongo ve Kenya gibi Afrika ülkelerinde yaşanan çalkantılar, küresel dijital ekonominin maden ve enerji hatlarından bağımsız değildir. Enerji yolları, lojistik koridorları, veri akışları, göç rejimleri, askeri üsler ve çip üretim zincirleri etrafında şekillenen bu yeni jeopolitik, tarihsel eşitsizlikleri ortadan kaldırmıyor; tersine onları teknolojik biçimlerle derinleştiriyor. Bugün yaşanan savaşlar, küresel sermayenin yeni dijital ekonomiyi kurabilmek için ihtiyaç duyduğu altyapılarla, halkların yaşam alanları arasındaki çatışmalar haline geliyor. Tarihsel olarak sömürgeci müdahalelerin ve sınır mühendisliklerinin şekillendirdiği bu alanlar, günümüzde dijital kapitalizmin yeni sömürge sahaları olarak kodlanıyor.


Filistin Direnişi, Gazze Soykırımı ve Küresel Vicdan Krizi

Tam da bu yüzden Filistin direnişi ve Gazze soykırımına karşı gelişen küresel tepki, yalnızca bir “dış politika” meselesi olarak okunamaz. Gazze, dijital kapitalizmin askeri-teknolojik yönetim biçimlerinin en yoğun biçimde görünür hale geldiği alandır. Bir tarafta yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri, dijital gözetim mekanizmaları, algoritmik savaş teknolojileri ve küresel medya manipülasyonu bulunuyor; diğer tarafta ise yaşam alanını, tarihsel hafızasını ve varoluşunu korumaya çalışan bir halkın direnişi. Bu nedenle Filistin direnişi bugün küresel ölçekte antikolonyal mücadelenin sembollerinden biri haline gelirken, Gazze aynı zamanda küresel hegemonik anlatının da kırılma noktası oldu. Özellikle genç kuşaklar, liberal demokrasilerin insan hakları söylemiyle gerçek politikaları arasındaki uçurumu ilk kez bu kadar çıplak biçimde gördü; medya manipülasyonunu, seçici ahlakı ve algoritmik sansürü doğrudan deneyimledi. Gazze soykırımı karşısında ortaya çıkan küresel öfke, aslında yalnızca Filistin halkıyla dayanışma duygusundan ibaret değildir; dünyanın her yerindeki genç kuşakların, kendi yaşamlarının da aynı küresel güç ilişkileri tarafından kuşatıldığını fark etmesidir. Üniversite kampüslerinden sokaklara uzanan bu tepki, yeni kuşakların sistemin ahlaki yalanını görmeye başladığını ve dijital kapitalizm çağında antikolonyal vicdanın yeniden kurulduğunu gösteriyor.


Küresel Temsil Krizi ve Türkiye’nin Yerel Yansıması

Bugün dünyanın farklı bölgelerinde ortaya çıkan kriz, insanların mevcut hükümetlerin ötesinde mevcut siyasal temsil biçimlerinin tamamına yabancılaşmasıyla düğümleniyor. Türkiye’de son yıllarda ortaya çıkan protesto dalgaları ve toplumsal hareketler de bu küresel temsil krizinin yerel yansımalarından biridir. Gezi sürecinden bugüne açığa çıkan yatay toplumsal enerji ile temsil merkezli protesto biçimleri arasındaki makas, Türkiye’ye özgü değil; küresel ölçekte yaşanan siyasal dönüşümün bir parçasıdır. Türkiye’deki okuyucu açısından kritik olan da budur: İçinde yaşanılan kriz yalnızca yerel bir siyasal sıkışma değil; küresel temsil krizinin, dijital kapitalizmin ve yeni otoriter yönetim biçimlerinin buradaki özgül görünümüdür. Bu tıkanma, Antonio Gramsci’nin “hegemonya krizi” olarak adlandırdığı o tarihsel eşikle birebir örtüşüyor: Egemen düzen eski rıza mekanizmalarıyla toplumu yönetemiyor, eski düzen çözülüyor ama toplum da henüz yeni, kurucu bir düzen üretemiyor. Dünya tam da bu yüzden, sermayenin istikrarsızlığı yönetmek adına daha baskıcı yapılara sığındığı uzun ve sancılı bir ara dönemin içine giriyor.


Rizomatik Hareketlerin Gücü ve Sınırları

Bolivya’daki yerli hareketler, Kenya’daki gençlik protestoları, Sırbistan’daki öğrenci hareketleri, ABD kampüs işgalleri, Fransa’daki banliyö isyanları, Latin Amerika’daki feminist kolektifler, Rojava deneyimi, Filistin direnişi… Bunların tamamı aynı tarihsel arayışın parçalarıdır; çünkü bugün insanlar yalnızca hükümet değiştirmek değil, nasıl yaşayacaklarını yeniden belirlemek istiyorlar. Bu dinamik yapıyı anlamlandırmak için Deleuze ve Guattari’nin “rizom” (köksap) metaforuna başvurmak gerekir. Söz konusu hareketlerin önemli bölümü merkezi olmayan, yatay ve ağ biçiminde örgütleniyor. Geleneksel parti yapılarından çok; akışkan kolektifler, geçici dayanışma ağları ve dijital örgütlenmeler üzerinden gelişiyor. Fakat bu yatay hareketlerin kendi sınırları da var. Algoritmik manipülasyona açıklar, hızlı mobilize olup aynı hızla dağılabiliyorlar ve sürdürülebilir örgütlenme biçimleri kurmakta zorlanıyorlar. Rizomatik hareketlerin gücü, merkezi iktidar yapılarını aşabilmeleridir; zayıflıkları ise kalıcı örgütsel hafıza ve stratejik süreklilik kuramamalarıdır. Bu yüzden yeni dönemin en kritik sorusu şudur: Yataylık ile süreklilik, ağ tipi hareket ile örgütlü dayanıklılık, kendiliğinden isyan ile kurucu toplumsal güç nasıl birleşebilir?


Medeniyet Krizi ve İnsanın Deneyimi Üzerindeki Savaş

Nihayetinde bugün dünyanın her yerinde verilen asıl mücadele, yalnızca bir iktidar değişimi değil; insanın yeniden tanımlanması mücadelesidir. Çünkü dijital kapitalizm artık yalnızca geleneksel anlamda emeği sömürmekle yetinmiyor; zamandan hafızaya, dikkatten arzuya, yalnızlıktan gelecek tahayyülüne kadar insani deneyimin tüm katmanlarını kodluyor, kolonize ediyor ve ele geçiriyor. Dolayısıyla bugünkü kriz, yalnızca ekonomik veya siyasal bir tıkanma değil; insanın kendi özgün deneyiminden ve zihninden mülksüzleştirildiği derin bir medeniyet krizidir. Bu nedenle günümüzdeki mücadele, yalnızca bir ekonomik adalet arayışı değil; insanın kendi bilinci, duyguları ve varoluşu üzerindeki egemenliğini geri alma savaşıdır. Ve belki bugün dünyanın her yerinde yanıtını arayan asıl soru şudur: İnsanlık kendi yaşamını ve kolektif ilişkilerini yeniden kurabilecek mi? Yoksa dijital kapitalizmin veri-imparatorlukları, yeni otoriter devletler ve küresel sermaye blokları toplumsal arzuyu tamamen kendi denetim sistemlerine mi bağlayacak?

 

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page