Bir Praksis Olarak Demokrasi...--Mustafa Mehmet Kapıkıran
- 17 May
- 5 dakikada okunur

Demokrasi üzerine düşünürken insanın aklına hep aynı görüntüler geliyor: sandıklar, partiler, liderler, seçim geceleri, iktidar kavgaları…
Sanki mesele salt olarak devletin kim tarafından yönetileceğinden ibaretmiş gibi.
Zamanla insan başka şeyleri fark etmeye başlıyor. Daha küçük gibi duran ama çok daha derin yerlerde biriken şeyleri…
Demokrasi gerçekten parlamentoda mı başlıyor, yoksa insanların birbirine her temas edişinde mi?
Mesele yalnızca siyâsal sistemlerle ilgili olamayacak kadar derin ve katmanlı görünüyor artık. Çünkü insan ilişkileri dediğimiz şeyin içinde sürekli devinen güçler, arzular, yakınlıklar, kırgınlıklar, tahakküm biçimleri ve dayanışma ihtimâlleri dolaşıyor.
Örneğin toplu taşımada (örneğin metro) ile bir yerden başka bir yere giderken yüzlerce insan aynı vagonda duruyor ama herkes başka bir ekrana gömülmüş hâlde yolculuk ediyor. Aynı anda hem aşırı bağlantılı hem de birbirine tamamen uzak bir kalabalık bu. Kimse kimsenin yüzünü görmüyor. Kimsenin kimseye vakti yok.
Herkes sürekli bir şeylerle temas hâlinde ama neredeyse kimse aynı ânın içinde değil. O ân, dijital bir dağınıklığın içinde parçalanıp akıyor sanki.
Bugünün en görünmez yoksulluklarından biri belki de kolektif zaman yoksulluğu.
Çünkü mesele yalnızca insanların yalnızlaşması değil artık. Aynı zamanı birlikte yaşayabilme kapasitesinin de erozyona uğrayıp aşınmasıdır. İnsanlar aynı ritimde düşünmüyor, aynı dikkat alanında buluşamıyor, aynı sessizliği paylaşamıyor.
Aynı şehirde yaşayıp aynı dünyada yaşamıyor insanlar artık.
Tam da bu yüzden demokrasi meselesi yalnızca sandık meselesi olmaktan çıkmıştır . Daha çok, hayatın nasıl örgütlendiğiyle ilgili bir mesele olarak beliriyor: zamanın nasıl aktığıyla, dikkatin nasıl parçalandığıyla, insanların birbirine nasıl bağlandığıyla ilgili mesele …
Çünkü artık sadece klâsik devlet kurumları gündelik yaşamı belirlemiyor. Algoritmalar da belirliyor. Görünmez veri akışları da. Platform şirketleri de...
İnsanların neyi göreceğine, neye öfkeleneceğine, neyi arzulayacağına karar veren görünmez sistemler var artık.
İşin tuhaf tarafı şu: İnsanlar tarihte hiç olmadığı kadar bağlantılı ama aynı anda hiç olmadığı kadar parçalanmış hissediyor.
Herkes konuşuyor ama ortak konuşma zemini giderek daralıyor. Herkes kendini ifade ediyor ama insanlar birbirini daha az duyuyor. Sürekli haber alıyoruz ama dünyanın içinde gerçekten yaşayabilme hissi zayıflıyor.
Böyle bir çağda demokrasi ne olabilir?
Bu soruyu düşünürken yakın zamanda Toplumsal Dayanışma sitesinde yayımlanan Yücel Tekin imzalı Prosfygika yazısındaki rizomatik bağ meselesi yeniden aklıma geliyor. Çünkü orada mesele yalnızca Atina’daki bir mahalleyi anlatmak değildi. Mülteci hâfızalarıyla liman kentlerini, işçi ağlarıyla anti-faşist direnişleri, gündelik dayanışmalarla bugünkü müşterek yaşam arayışlarını birbirine değdirerek düşünen; meseleyi katman katman açmaya çalışan başka bir düşünme biçimi vardı.
Rizomatik bağ üzerinden konuyu tek merkezli ve doğrusal bir târih anlatısından çıkarıp dolaşan, kopan, yeniden bağlanan toplumsal hatlar içinde kavrama çabası gerçekten ufuk açıcıydı.
Son yıllarda dünyadaki kırılmaları, sürekli devinen toplumları, parçalanan eski siyâsal formları ve bütün bunların içinden doğabilecek yeni devrimci yönelim ihtimâllerini anlamaya çalışırken ben de yeni bakış açıları geliştirmek için yürümeye çalıştığım o bilmediğim yollarda bu kavrama yaslandım . Yalnızca teorik bir meraktan dolayı değil; dağınık görünen toplumsal hareketlerin, küçük dayanışma biçimlerinin, yerel direnişlerin ve görünmez bağların nasıl birbirine değebildiğini kavrayabilmek için…
Bu yüzden rizom fikri, benim için yalnızca felsefî bir kavram olarak değil; yeni düşünme biçimlerinin imkânlarını ararken dönüp dolaşıp uğranılan bir düşünsel dayanak noktası gibi çalışıyor.
Deleuze ve Guattari’nin “rizom” dediği şeyi insan galiba biraz böyle hissetmeye başlıyor.
Tek merkezli olmayan, dağılan ama kaybolmayan, yeniden bağ kurabilen ilişkiler…
Belki demokrasiye de biraz böyle bakmak gerekiyor artık.
Tek bir merkezin her şeyi düzenlediği büyük bir sistem gibi değil de, insanların birbirine değerek kurduğu hareketli ilişkiler ağı gibi…
Çünkü bazen küçük bir dayanışma pratiği yıllarca yaşayabiliyor. Bazen bir mahalle mutfağı koca siyâsal yapılardan daha kalıcı iz bırakabiliyor. Bazen bir bakım ağı büyük ideolojik sloganlardan daha gerçek bir toplumsallık kurabiliyor. Bazen bir müşterek bahçe insanların birbirine yeniden güvenmesini sağlayabiliyor.
Burada mesele yalnızca “yönetim modeli” olmaktan çıkıyor.
İnsanların birbirini tüketmeden birlikte yaşayabilme kapasitesi meselesine dönüşüyor.
Bir avlu düşünün meselâ.
Bir odada açlık grevi sürüyor. Başka bir odada ortak yemek pişiyor. Aşağı katta göçmen bir aile yaşıyor. Çocuklar avluda top oynuyor. Duvarlarda eski kurşun izleri duruyor...
İnsan ister istemez şu soruya yaklaşıyor: Bu yalnızca bir bina mı gerçekten?
Yoksa birlikte yaşamanın unutulmuş bilgisini taşıyan bir hâfıza alanı mı?
Demokrasi bazen tam da burada başlıyor: Bir yükü paylaşmakta. Birinin sözünü gerçekten dinlemekte. Sessiz kalan birine dönüp: “Sen ne düşünüyorsun?” diye sorabilmekte…
Tam da burada başka bir soru beliriyor:
İnsanlar gerçekten kendi yaşamlarını ortaklaştırmak istiyor mu artık?
Çünkü demokrasi çoğu zaman anlatıldığı kadar romantik bir şey olmasa gerek ve tam aksine yorucu bir şey de.
Beklemek gerekiyor. 'Eylem'ek gerekiyor.Emek gerekiyor. Dinlemek gerekiyor. Sabretmek gerekiyor. Çatışmayla birlikte yaşayabilmek gerekiyor. Kendi fikrinin her zaman merkezde olmamasını kabûl etmek gerekiyor.
Ortak karar süreçleri insanı yavaşlatıyor çünkü.
Sürekli pazarlık, sürekli düşünme, sürekli birbirini hesaba katma hâli yaratıyor. İnsan bazen tam da bu yüzden kesinlik arıyor galiba. Belirsizliğin yükünü taşımak yerine birilerinin karar vermesini beklemek daha kolay geliyor.
“Merak etmeyin, ben çözerim.” cümlesinin bu kadar rahatlatıcı olabilmesi biraz da bununla ilgili.
Bu yüzden otoriter eğilimleri yalnızca baskıyla açıklamak bazen yetmiyor. Yorgunlukla, hızla, sürekli parçalanan dikkatle ve karar verme yükünden kaçma arzusuyla da ilişkili bir tarafı var bunun.
Üstelik tahakküm yalnızca yukarıda oluşmuyor.
Evde de yeniden üretilebiliyor. İlişkilerde de. Arkadaşlıkta da. Toplantıda da. İşyerinde de. Sosyal medyada da.
Bir insan demokrasiyi savunup karşısındakini gerçekten dinlemekte zorlanabiliyor meselâ. Eşitlikten söz edip farkında olmadan hep son sözü söylemek isteyebiliyor. En özgürlükçü çevrelerde bile bazı insanların sürekli açıklayan, yön veren, belirleyen kişilere dönüşmesi tesadüf değil belki de.
Galiba en zor meselelerden biri tam burada başlıyor: İnsan kendi içindeki küçük iktidar alışkanlıklarını ne kadar fark edebiliyor?
Geçmişteki birçok kolektif deneyimin de tam bu eşiklerde zorlandığı düşünülebilir. Komünler, kooperatifler, işçi konseyleri, ortak yaşam denemeleri… Bunların çoğu yalnızca başka bir ekonomi kurmaya çalışmıyordu. Başka türlü bir ilişkisellik üretmeye çalışıyordu aynı zamanda.
Fakat tam da yeni bir hayat kurulmaya çalışılırken eski dünyanın bazı alışkanlıkları da yaşamaya devam edebiliyordu: uzmanlığın yavaş yavaş ayrıcalığa dönüşmesi, bazı insanların sürekli konuşup bazılarının sessizleşmesi, görünmeyen emeğin belirli omuzlarda birikmesi, bilginin merkezileşmesi, yorgunluğun eşit dağılmaması, karar süreçlerinin giderek daralması…
Ve bir süre sonra insanlar kendilerini yeniden şu cümlenin eşiğinde bulabiliyordu:
“Birileri yönetsin.”
Bugünün dünyasında ironik olan taraflardan biri de burada beliriyor zaten.
“Demokrasi” kelimesi neredeyse herkes tarafından kullanılıyor artık.
Devletler kullanıyor. Şirketler kullanıyor. Savaş politikaları kullanıyor. Reklâmlar kullanıyor. Teknoloji platformları kullanıyor.
Demokrasi lâfzı dilden düşmüyor ama insanların kendi yaşamları üzerindeki gerçek etkisinin daraldığı hissi aynı anda büyüyor.
Özgürlükten söz ediliyor meselâ. Ama insanların büyük kısmı hayatını sürdürebilmek için zamanını, dikkatini, bedenini ve ruh hâlini sürekli piyasaya açmak zorunda kalıyor.
Eşitlikten söz ediliyor ama insanların hayatı aynı yerden başlamıyor. Kiminin önünde geniş ihtimâller açılırken, kimilerinin ufku daha en baştan doğduğu mahalle, sınıf, pasaport ve ekonomik koşullarla daraltılıyor.
Seçeneklerden söz ediliyor. Fakat çoğu zaman seçenek denilen şey aynı düzenin farklı tüketim biçimleri arasında tercih yapabilmekten ibaret kalıyor.
İnsan ister istemez şu soruya yaklaşıyor: Modern toplum özgürlüğü gerçekten genişletiyor mu, yoksa özgürlük söylemi üzerinden daha rafine uyum biçimleri mi üretiyor?
Çünkü bugün baskı her zaman eski dönemlerdeki gibi çıplak bir zor ile işlemiyor.
İnsanlar kendi performanslarını kendileri denetliyor. Kendi görünürlüklerini kendileri yönetmeye çalışıyor. Kendi yorgunluklarını kişisel eksiklik gibi yaşamaya başlıyor. Kendi yalnızlıklarını bile bireysel başarısızlık gibi hissedebiliyor.
Tahakküm böylece daha görünmez ama daha içsel biçimler alabiliyor.
“Gönüllü kölelik” meselesi de galiba tam burada yeniden düşünülmeyi hak ediyor. İnsanların kendi hayatlarını dönüştürebilecek kolektif ihtimâllerin daralması ama buna rağmen özgür oldukları hissinin sürekli yeniden üretilmesi…
Çünkü insanlar başka türlü yaşayabileceklerini düşünmekte zorlanmaya başladığında tahakküm yalnızca dışsal bir baskı olmaktan çıkıyor; hayâl gücünün içine kadar yerleşmeye başlıyor.
Belki demokrasi meselesi tam da burada yeniden derinleşiyor: Yalnızca oy verme hakkı olmaktan çıkıp insanların yeniden ihtimâl kurabilme kapasitesiyle ilgili bir meseleye dönüşüyor.
Belki tam da bu yüzden demokrasi meselesi bugün yeniden gündelik hayatın içine dönüyor.
Birlikte zaman geçirebilme kapasitesine. Birbirini gerçekten duyabilmeye. Yavaşlayabilmeye. Ortak bir ritim kurabilmeye…
Çünkü insanlar birlikte yaşama pratiğini kaybettikçe, birlikte karar alma kapasitesi de zayıflıyor.
Belki bugünün en büyük krizlerinden biri tam olarak burada oluşuyor: İnsanların aynı dünyayı paylaşmasına rağmen ortak bir dünya hissini kaybetmeye başlaması…
Bu yüzden demokrasi meselesi artık yalnızca siyâsal rejim tartışması değil; insanlığın birlikte yaşayabilme bilgisini yeniden üretip üretemeyeceği sorusu hâline geliyor.
Ve belki bütün bu tartışmaların en derin yerinde hâlâ aynı soru duruyor:
İnsanlık, birbirini tüketmeden birlikte yaşayabilmenin yeni yollarını bulabilecek mi?




Yorumlar