top of page

Aparatlaşma ve sağcılaşma -- Aykan Sever

15 dakika önce
4 dakikada okunur


Aparatlaşma ve sağcılaşma birbirinin paralelinde ilerleyen ve bir diğerini sürekli besleyen günümüzün bir gerçeği. Elbette bütün bu olumsuzluklar kendiliğinden var olan olgular değil, kapitalizmin, 3. Dünya Savaşı'nın insanlığı ve doğayı getirdiği zeminde biçimleniyor. Fransa'da son dönemde yaşananlar bunun tipik bir örneği ya da turnusol kâğıdı.


Günümüz kapitalizmi ve ona egemen olan oligarkların çürümüş zihniyeti nüfusun büyük bir bölümünü ‘artık’ olarak görüyorlar. Başta emekliler, engelliler, renkli halklar olmak üzere dünya gençliğinin önemli bir kısmı da neo-faşizmin bu "gereksiz insanlar" kategorisi içinde. Fransa'da yaşanan meselenin temelinde egemen kesimlerin ülke zenginliklerini bütün toplumla paylaşmayı bırakın onların çalışarak didinerek elde ettiklerini onlara geri döndürmeyi, sermayenin açlığını doyurmak için yüzyıllar boyunca mücadele edilerek kazanılmış toplumsal hakları ve varlıkları gasp ediliyor. Bu süreçte gerçek sorunlar atlanıyor. Örneğin Fransa'da ILO verilerine göre 20 yaş altı genç nüfusun yaklaşık 2 milyonu ne eğitim görmekte ne de çalışma yaşamına dahil. Eğitim görenlerin de geleceği büyük belirsizliklerle yüklü. Dünya genelinde günümüz kapitalizminin başat politikalarından biri olan "geleceksizleştirme" zihniyetine karşı ütopya yoksunu gençliğin vereceği tepki kaçınılmaz olarak çeteleşmenin ve onun kültürünün yayılmasını doğuruyor. Egemen kesimler bu tür sorunların ana nedeni kendi varlıkları olduğu için meseleyi çözmek yerine idare edilebilir pozisyonda tutmaya çalışıyor. Ancak beceremiyorlar. Bugün Fransa'da karşı karşıya kalınan durum çok yönlü bir toplumsal krizin yanı sıra yönetememe haline tekabül ediyor. Aynı zamanda "temsili demokrasi" için çanlar çalıyor.


Fransız egemenleri çeşitli toplumsal kesimlerin sürüklediği isyanı bastıramadığı için provoke ederek günah keçileri yaratıp (Melenchon'un partisi Boyun Eğmeyen Fransa'nın kapatılması gündeme alındı) göstermelik bir seçimle Le Pen'i iktidara taşımaya niyetliler. Epeydir Fransa'da Le Pen zihniyetinin iktidarda olduğunu söylemek de abartılı olmaz. Bu sağ saldırılara Trump'ın Fransa'daki gösteriler için göçmen ve Müslümanları suçlayan açıklamaları da eklenince adeta pogrom havası oluşuyor.  Burada Fransa'nın aparatlaşan basınının da egemen kesimlerin oluşturmaya çalıştığı bilgi kirliliği ve isyancıları "yağmacı, terörist, göçmen, Müslüman" parantezine hapsetme girişimine epey katkısı var. En azından ana akım medyanın bu konuda hazırola geçtiği rahatlıkla söylenebilir. Örneğin Le Figaro, Devlet Bahçelivari "kamu düzeni bozuluyor, yağmacılar, hepsi sol grupların yüzünden oluyor..." türü sayıklamalara girişiyor. Devlet terörünü aklama yolları arıyor. Elbette sol basın henüz tam olarak bu kategoride değil ancak geçmişe nazaran bir gerileme olduğu da gözlemleniyor. Ve yine geçmişle karşılaştırıldığında özellikle sağ basının görece özerk pozisyonu kaybettiği, manipülatif haberlere ağırlık vererek ülkede iyi kötü var olan demokratik ortamı ortadan kaldırıp, sokağa çıkma yasaklarıyla beslenen baskıcı durumu kalıcı hale getirmeye yardımcı bir rol oynadığı görülüyor. İşin kötüsü bu durumun giderek Avrupa'nın genelinde sağcılaşma ve savaş tamtamları eşliğinde kabul görüyor ve benimseniyor oluşu.


Gerçeğin oksijen hali


Devletin ideolojik aygıtları diye bir olgu her sistemin olmazsa olmaz parçalarından. Louis Althusser'in bu kategoriye dahil ettiği okul, aile, din, sendika gibi yapılar daha çok kurumsal düzeyde bu işi temsil ediyor. Aparatlaşma dediğimiz olay biraz daha farklı bir boyut.  Türkiye için elbette yeni bir olgu değil. Basınından, politikacısına TC'nin kuruluşunda bu yana aparat olma hali milli adetlerimiz arasında. Başka türlüsü zaten manevi değerlerimize aykırı olduğu için olsa gerek ya öldürüyoruz, ya hapse atıyoruz, ya da sürgüne gönderiyoruz. 


Aparatlaşma bir kişinin, fikrin veya kurumun kendi amacını kaybedip bir güç odağı, ideoloji ya da devletin bir aracı haline gelmesi diye tanımlanıyor yani sonradan gerçekleşen bir durum gibi görülüyor. Ancak bizde bu hadisenin "doğal" olarak vücut bulduğu söylenebilir. Zira aydın denilen kişilerin çoğu başka ünvanlar altında da olsa devlet memuru olduğu için aparatlaşma doğal bir olgu ve kendiliğinden ideolojik zemin ve meşrutiyette üretebiliyor. Nitekim memleketimizin güya en aykırı seslerinden biri olan Yalçın Küçük'ün Paris dönüşü (TC'nin kuruluşunun 75. Yıl dönümünde 29 Ekim 1998) gözaltına alınmadan önce kendisini "Cumhuriyet çocuğu, Cumhuriyet aydını" olarak nitelemesi ibretliktir. Bu mesele daha geniş değerlendirmelere ihtiyaç duymakla birlikte Y. Küçük tutarsız değildir. Zira kendisi DPT'daki memuriyet hayatında "su müdürü" Demirel'e akıl vermekle övünen bir şahıs olması itibarıyla da elbette kendisiyle barışıktır. Yalçın Küçük'ü alkışlayanların bir diğer devlet memuru olan Kılıçdaroğlu'na kurtarıcı diye sarılmalarında da bir anormallik yoktur.  Burada problem devlettedir, özellikle Yalçın Küçük'ün kıymetini bilememişler, onu devleti ilgaya teşebbüs gibi abes suçlamalarla yargılamışlardır.


Zemin müsaitse aparatlaşma kendi kendini tartmayı bıraktığında başlar. Çoğu zaman bilinçli bir tercih değildir maruz kalınan bir durumdur. Bugün bütün bunların farkında olduğunu inananlar arasında bile bu marazi halin kendi sesine aşık olmakla beslendiğini ve varettiğini düşünürsek ne kadar vahlansak yeridir.


Daha güncel aparatlaşma hallerine geçecek olursak, geçenlerde bir akademisyen malum "süreç"teki devletin tutumuyla ilgili yakınmalarını dile getirirken, bugün devleti oligarşik bir yapının yönettiğini söyledi. Ayrıca her şeyin üzerinde olan ve herkese eşit davranan bir tür "baba devlet" özlemini ifade etti. Sonra da böyle bir durum yoksa barış nasıl olacak diye sordu. Söz konusu Profun sömürgeci tarafından iğdiş edilmiş zihniyetinin eseri olan "adil devlet" sayıklamaları üfürülürken aynı ekranlarda daha yeni Kandil'den "Devlette söz var, pratik yok" yanıtını alarak büyük bir şaşkınlıkla dönmüş günün popüler gazetecisinin ise surat ekşittiğini görüyorduk. Çünkü kendisine gerçeklik diye sunulanla ve kendisinin propagandasını yaptığı şeylerle, işin doğrudan öznesi olan kişi ve grupların yaşadığı, düşündükleri uyuşmuyordu. Ancak bu tür şahıslardan alışkanlık haline gelmiş halüsinatif-keyifli havayı terk ederek gerçeğin oksijenini solumalarını bekleyemezsiniz. Rahatsızlık geçici olacaktır, kendilerini yine yanılsamaların kollarına kolayca terk edeceklerdir.


Ülkemizde son yıllarda yaşananlar karşısında medyanın tavrı genel olarak olumsuz. Sol basının sınırlı bir kesimi hariç geri kalanı düzenin yanında saf tutuyor. İktidarın organik bir uzvu pozisyonunda olan "yandaş basın" için elbette bu durum normal. Çünkü varlıklarını TC/rejime borçlular. Ancak daha çok demokrat ve sol kamuoyuna seslenen yayın organlarının da aparatlaştığı görülüyor. Bunların arasında maalesef T24, Medyascope gibiler de var. Elbette bu mecralarda gazeteciliğin hakkını vermeye çalışan insanlar da yok değil. Ancak "süreç"in başından bu yana hatta T24'ün yasaklanma girişimi sonrası dahi özellikle TC/rejimin "süreç" konusunda uydurduğu yalanları yayarak yürüttüğü toplumu faşistleştirme politikalarına kolaylaştırıcı bir rol oynuyorlar. İktidarı demokratikleşmeye zorlamak yerine toplumu, TC/rejimin yaydığı uyumlulaştırma/edilgenleştirme politikalarına boyun eğmeye zorluyorlar. Sayfalarında faşist demagoglar ve onların "sol" şahitleri cirit atıyor.


Yukarıda bahsettiğimiz türden gelişmeler kaçınılmaz olarak hem siyaset hem de basın düzeyinde bir tür "temsil" sorununu karşımıza çıkarıyor. Barış, umutlu bir gelecek mücadelesi verenlerin fikirlerinin temsil edildiği ya da bu türden iddiaların bulunduğu mecralarda da demokrasi arayışına girişmeleri kadar doğal bir durum olamaz. Özetle salt okuyucu, izleyici, destekleyici pozisyonlarından çıkarak kendi hayatımızın öznesi olmak zorundayız. Zira devletlerin teknoloji destekli bir hafıza boşluğuna bizleri hapsettiği unutkanlık hastalığından kurtulmayı ancak sorgulayarak yeniden ikiyle ikiyi toplama becerisi göstererek kazanabiliriz. Çünkü bizi basında, siyasette temsil ettiğini iddia edenlerin büyük bir kısmı -bilinçli manipülatörler değillerse- hafıza yoksunu gibi davranıyorlar ve "saçma"yı her gün yeni biçimlerde tekrarlamaktan yüksünmüyorlar. Elbette çıkış yolu bulunabilir. Bu yerküre çapında, her düzeyde doğrudan demokrasi zemininde siyaset yaparak, dayanışmayı örgütleyerek, ortaklaşılabildiği ve toplumsal bir harekete dönüşebildiği ölçüde mümkün...

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page