top of page

ABD’nin Venezuela’ya saldırısı devlet terörizmidir Aykan Sever

  • Yazarın fotoğrafı: bcacikgoz
    bcacikgoz
  • 4 Oca
  • 6 dakikada okunur

ABD’nin Venezuela’ya saldırısı devlet terörizmidir

ABD’nin Venezuela’ya geniş çaplı hava ve askeri saldırı düzenleyerek Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşini esir almasının uluslararası hukuku fiilen çöktürdüğünü söyleyen Aykan Sever, ABD’nin Venezuela’ya saldırısını da devlet terörizmi olarak nitelendirdi.


ANF HABER MERKEZİ Pazar, 4 Ocak 2026, 00:03

ABD, 3 Ocak günü erken saatlerde Venezuela’ya geniş çaplı bir askeri saldırı düzenledi. Başkent Caracas dahil ülkenin birçok bölgesinde hava saldırıları yapıldı ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’in Amerikan güçlerince kaçırıldı. Trump, Venezuela’yı kendilerinin yöneteceğini duyurdu.


Yaşananları değerlendiren Gazeteci Aykan Sever, ABD’nin Venezuela’da attığı adımın tekil bir askeri hamle olarak değil, Üçüncü Dünya Savaşı bağlamında yürütülen kapsamlı bir hegemonya stratejisinin parçası olarak okunması gerektiğini söyledi. Sever’e göre Washington yönetimi, savaşın meşrulaştırıldığı ve uluslararası hukukun tamamen işlevsizleştirildiği yeni bir dünya düzeni kurmaya yöneldi.


Bu tabloda devrimci siyasetin temel görevinin değişmediğini vurgulayan Sever, ancak bugünün acil ihtiyacının savaşa karşı somut, mücadeleye dayalı bir hat örmek olduğunu ifade etti. Aksi halde barış, demokrasi ve özgürlük başlıklarının soyut tartışmalar içinde etkisizleştiğini ve zamanın hızla tükendiğini dile getirdi.


DOĞRUDAN İŞGAL DEĞİL NOKTA ATIŞI


Gazeteci Aykan Sever, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısını, Maduro’nun esir alınması sürecinin de parçası olduğu kapsamlı bir deniz ve hava ablukasının sonucu olarak değerlendirdi: “ABD’nin Venezuela’ya saldırısını devlet terörizmi olarak tanımlamak mümkün. Aynı zamanda Maduro’nun ve eşinin esir alındığı bu olayla ilgili net bilgilerimiz yok ancak çeşitli rivayetler var. Ancak Eylül ayının başından itibaren Venezuela, Karayipler üzerinden özellikle denizden kuşatma altındaydı. Son yaklaşık bir aydır da havadan abluka uygulanıyordu. Bu esir alma sürecini, nihayetinde yürütülen bu abluka politikasının bir sonucu olarak yorumlamak gerekir.


ABD, baştan itibaren tehditler olsa da doğrudan işgali hedefleyen bir politik tarzı tercih etmedi. Bunun yerine, İsrail’in uygulamalarına benzer biçimde ‘nokta atışı’ bir yönteme yöneldi. Buradaki fark, Maduro’nun kendisinin, eşi ve yakınlarının öldürülmesi yerine esir alınmasının tercih edilmiş olmasıdır; bu yönüyle İsrail’den ayrışan bir tablo görüyoruz.


Maduro’ya, bir anlamda ABD’nin daha önce Panama’daki kendi kuklası Noriega’ya uyguladığı muamelenin benzerinin yapılmaya çalışıldığı görülüyor. Noriega, ABD yargısıyla muhatap olmuş, uzun yıllar Amerika’da hapiste kalmış ve hayatını orada kaybetmişti. Benzer bir durumun, maalesef Maduro’nun da başına gelebileceği ihtimali bulunuyor.”


ULUSLARARASI HUKUK DÜZENİ FİİLEN GEÇERSİZ


Aykan Sever, ABD’nin Venezuela ve Latin Amerika’ya yönelik politikalarını, Üçüncü Dünya Savaşı tartışmaları çerçevesinde şekillenen yeni bir güvenlik doktrininin devamı olarak değerlendirdi ve bu sürecin uluslararası hukuk düzenini fiilen geçersiz kıldığını söyledi: “Amerika kıtasının ve Venezuela’nın başına gelenler, Üçüncü Dünya Savaşı kapsamında gündeme gelen ve yakın dönemde ABD Ulusal Güvenlik Belgesi olarak tanımlanan yeni Monroe doktrininin bir parçasıydı; bunun devamı niteliğinde. Bunu açık biçimde görmek gerekiyor. Trump, son Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bu durumu zaten açıkça ilan etmişti. Dünya ülkelerinin, daha doğrusu Birleşmiş Milletler’de yer alan temsilcilere hitaben, ‘Siz kendi ülkelerinizi yönetemiyorsunuz, ben sizin yerinize yöneteceğim’ demişti. Uluslararası toplum denilen yapı buna ciddi bir karşılık vermedi, birlikte davranma iradesi de gösteremedi. Trump’ın bugün fütursuzca yapıp ettikleri, aslında dünyanın genelinin kendi haklarına ve hukukuna sahip çıkmamasının da bir sonucu.


Kısaca söylemek gerekirse, Üçüncü Dünya Savaşı denilen süreç, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan bütün değerleri ve kurumları ya ortadan kaldırdı ya da en azından ciddi biçimde yıprattı. Birleşmiş Milletler’in ve uluslararası hukuk denilen mekanizmanın fiilen kenara atıldığı bir döneme girildi.


Eylül başından itibaren uygulanan ablukaya ses çıkarmayan uluslararası toplumun, bu saatten sonra bunu konuşma olanağı da kalmadı. Çünkü artık uluslararası hukuktan söz etmenin bir anlamı yok. Yaklaşık en az 105 insan öldürüldü; yargısız, sorgusuz, sualsiz biçimde. Uyuşturucu ya da kaçakçılıkla ilgileri olmadığı, çoğunun balıkçı olduğu da tespit edilmişti. Bütün dünya bu durumu kanıksamışken, bugün yapılanlar aslında daha önce yapılanların tamamlanması anlamına geliyor.


Bu nedenle meseleyi bugün uluslararası hukuk üzerinden tartışmak yanlış. Amerikan yönetimi Üçüncü Dünya Savaşı’ndan galip çıkmaya çalışırken, aynı zamanda dünyanın batı yarıküresinde neofaşist bir imparatorluk kurmaya yöneliyor. Bu politikalar, Amerikan yönetimi açısından muzaffer ve ihtişamlı bir gelecek tasavvurunun simgesi olabilir; ancak dünya, insanlık ve doğa için açık bir felaket anlamına geliyor.”


TANRISI SAVAŞ OLAN BU ‘GÜÇ DİNİ’NİN PEYGAMBERİ TRUMP


Sever, ABD yönetiminin Üçüncü Dünya Savaşı çerçevesinde yalnızca jeopolitik değil ideolojik bir hat da kurmaya çalıştığını, bunun küresel ölçekte yeni bir tahakküm biçimi yarattığını ifade etti: “Daha önce de çeşitli kereler dile getirdiğimiz gibi, Üçüncü Dünya Savaşı kapsamında Amerikan yönetimi adeta yeni bir din yarattı. Tanrısı savaş olan bir ‘güç dini’nden söz ediyorum; peygamberi de Trump. Dünya gerçekten bir şey yapmak istiyorsa, bütün bunlara karşı çıkmak zorunda. Daha doğrusu, olup biteni doğru anlayıp buna karşı nasıl örgütlenileceği ve nasıl mücadele edileceği sorusunu sormak zorunda.


Bu noktada yürütülen ara tartışmaların büyük ölçüde yanlış olduğunu söylemek gerekir. Örneğin Abya Yala kıtası (Amerika Kıtasının eski adı) üzerinden yapılan değerlendirmelerde, Türkiye’deki bazı yorumcuların ‘Çinli yetkiliyle görüşüldü, ardından saldırı oldu’ gibi yaklaşımlar geliştirdiğini görüyoruz. Oysa Amerika’nın Abya Yala kıtasında, daha genel anlamda dünyada Çin’le yürüttüğü rekabet uzun yıllara dayanıyor, günlük ya da anlık bir mesele değil.


2008–2010 sonrasında, neredeyse bütün Abya Yala kıtası ekonomik olarak Çin’in etkisi altına girmişti. Biden dönemiyle birlikte Amerikan yönetimi askeri üsler kurarak bu bölgelerdeki hâkimiyetini yeniden pekiştirmeye çalıştı; Trump’la birlikte ise bu savaş yeni bir boyut kazandı. Bu aşamada artık klasik ‘haklı–haksız’ tartışmalarının tamamen bir kenara bırakıldığı bir pozisyona geçildi. Tek taraflı bir güç dayatması söz konusuydu ve dünya, bu güce uyanlar ve uymayanlar şeklinde sınıflandırıldı.


Trump yönetiminin son saldırılarıyla Abya Yala kıtasında, Kolombiya ve Brezilya hariç neredeyse tüm ülkelerin teslim alındığı bir tablo ortaya çıktı. Bu nedenle Abya Yala bugün, adeta bir Hitler tasviriyle sembolize edilir hale getirildi. Gidişatın ne olduğunu doğru anlamak gerekiyor.


Bu, basitçe Çin’le rekabet meselesi değil. Evet, Üçüncü Dünya Savaşı’ndaki ana rakip Çin; ancak Çin olsun ya da olmasın, yaşananlar Amerikan yönetiminin —kendi toplumu dâhil— neofaşist bir imparatorluk kurma arzusunun ürünü. Bunlar bu hedef doğrultusunda atılan politik hamleler ve olan biteni bu bütünlük içinde değerlendirmek daha doğru.”


İDEOLOJİK-SİYASAL LİDERLİK OLMADAN ÇIKIŞ ZOR


Gazeteci Sever, gelinen aşamada ABD’nin Abya Yala kıtasında seçim süreçlerini doğrudan ya da dolaylı biçimde kontrol altına aldığını, buna karşılık halk hareketlerinin geri çekilme yaşadığını ve yeni bir ideolojik-siyasal liderlik olmadan çıkışın zorlaştığını vurguladı: “Gelinen noktada, uzun zamandır söylediğimiz gibi, bir iki ülke dışında ciddi bir dirençten söz etmek zorlaştı; onların da ne kadar dayanabileceği ve etkili bir direniş geliştirebileceği şüpheli. En azından şunu net olarak söyleyebiliriz: ABD, bütün Abya Yala kıtasında -isterseniz Kanada’yı da Amerika’nın kendisini de buna dahil edelim- bugün serbest seçimlerden söz edilemeyecek bir tablo yarattı.


Bunun en açık örneğini Honduras’ta gördük. Trump, doğrudan seçime müdahale ederek kendi adayının seçilmesini sağladı. Diğer ülkelerde ise bu müdahaleler daha dolaylı biçimlerde gerçekleşti. Müdahalenin görece daha sınırlı olduğu yerler Brezilya ve Meksika’ydı; ancak Brezilya’daki iktidarın Trump yönetimine karşı ciddi bir direniş gösterdiği de söylenemezdi. Meksika’da belli ölçülerde bir direnç vardı, fakat bunun da zaman içinde yıpratılabileceği görülüyor. Orada şimdilik toplumsal tabanın genişliği bu tür müdahalelere izin vermiyor; buna rağmen Amerikan yönetimi Meksika’da da neofaşist hareketler örgütlemeye çalışıyor.


Abya Yala kıtasının genelinde halk hareketleri ise maalesef bir geri çekilme dönemine girmişti. Özellikle seçim süreçlerinde ve sol iktidar deneyimlerinde yaşanan hayal kırıklıkları, halk hareketlerini giderek daha karamsar bir noktaya itti. Yeni bir ideolojik liderlik ancak olan biteni ciddiyetle ele alıp doğru biçimde analiz ederek geliştirilebilirdi; böyle bir liderlik yeni çıkış olanakları yaratabilir.


Çünkü kıtada, yalnızca ABD’ye değil, genel olarak dışarıdan dayatılan hegemonik akla karşı ciddi bir tepki var. Ancak bu tepkilerin kıta çapında bir bütünleşmeye, aynı zamanda değişimi ve sosyalizmi hedefleyen bir çizgiye dönüşebilmesi için, politik liderliklerin mevcut durumu çok daha ciddi biçimde analiz edip kavraması gerekiyor. Bu sağlandığı takdirde, yeniden bir çıkışın mümkün olabileceğini söylemek mümkün.”


YENİ BİR ENTERNASYONAL ÖRGÜTLENMENİN KURULMASI GEREKİYOR


Aykan Sever, gelinen aşamada hegemonik saldırıya karşı devrimci siyasetin temel görevinin değişmediğini, ancak savaş karşıtı mücadelenin artık çok daha acil ve somut bir zorunluluk haline geldiğini dile getirdi: “Bu hegemonik saldırı karşısında devrimcilerin görevi hâlâ devrim yapmak; bundan herhangi bir tereddüt yok. Ancak bugünün koşullarında somut olarak savaşa karşı çıkmak, barış ve yeni bir dünya yaratmak için mücadele etmek temel görev olmayı sürdürüyor. Bugün asıl olarak bunun nasıl örgütleneceği sorusuyla karşı karşıyayız. Dün de benzer bir durum vardı ama bugün bu ihtiyaç çok daha acil bir hâl aldı.


Savaşa dur diyebilmek için yeni bir enternasyonal örgütlenmenin kurulması gerekiyor. Bunun lafta kalmaması şart; bu örgütlenme doğrudan mücadele üzerine şekillenmeli. Ancak mücadeleye dayandığı ölçüde anlamlı olur, karşılık bulur ve savaşı durdurma kapasitesi kazanabilir. Aynı zamanda yeni bir dünyanın yaratılması mücadelesi de ancak bu zemin üzerinde örgütlenebilir.


Aksi takdirde, soyut tartışmalarla tüketilecek zaman kalmadı. Yaşananların ciddiyetinin farkında olmak zorundayız. Hafif ve yüzeysel tartışmaların varlığı, dünya genelinde solun, daha doğrusu devrimci düşüncelerin etkisini giderek zayıflatıyor. Buna rağmen bunun tersini örgütlemenin ve gerçek bir çıkış yaratmanın hâlâ mümkün olduğunu söylemek gerekiyor.”

*** Bu röpörtaj ANF sayfasından alınmıştır.

ANF HABER MERKEZİ Pazar, 4 Ocak 2026, 00:03

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page