3. Dünya Savaşı ve Yeni Monroe Doktrini Aykan Sever
- bcacikgoz
- 15 Ara 2025
- 5 dakikada okunur
ABD'de Trump'ın ikinci dönem iktidara gelmesiyle birlikte post-modern karakterli 3. Dünya Savaşı ivmelendi ve yeni boyutlar kazandı. Savaş çok yönlü olarak derinleşirken bugüne kadar uygarlık/modernizm namına şekillenmiş olan birikimi de kendi çarpık aynasında yıkıma uğratmanın yollarını arıyor. Savaş karakterine uygun olarak sürekli bir belirsizlik ve güvensizlik üretiyor.
Bugün kapitalizmin güncel dinamikleri arasında savaş sanayi, doğanın yağması ve emeğin köleleştirilmesi ön planda yer alıyor. Yönetim biçimi olarak ise neo-faşizmin sistematik politikalarla yaygınlaştırıldığı ve kitlelerde karşılık bulduğu bir süreçle karşı karşıyayız.
Trump politikalarının ilk sınandığı yer kaçınılmaz olarak Amerika'nın kendisi. Burada sınırlı ölçüde de olsa varolan burjuva demokrasisine ait kurumlar berhava edilirken, ırkçılık, ayrımcılık eğitim kurumları ve iletişim araçlarıyla yaygınlaştırılıyor. Toplumda giderek kutuplaşma ve düşmanlaşma oranı yükseliyor. Trump rejimi ve onun ortağı olan Demokrat Parti New York belediye başkanı seçilen Mamdani örneğinde olduğu gibi her türden pozitif değişim olasılığının önünü el birliği ile tıkamaya çalışıyorlar.
ABD'nin yakında zamanda yeni Monroe doktrini diye de adlandırılan ulusal güvenlik strateji belgesi yayınlandı. Belge özetle Batı yarı kürede yani Abya Yala kıtasının bütününün yanı sıra Güney ve Kuzey kutupları, Grönland ve Batı Avrupa'yı da içe alacak kapsamda yeni bir "düzen" öngörüyor. Türkçesi bütün bu coğrafyalarda ABD'nin hegemonya ve sömürgecilik kapasitesinin yeniden tanımlanması/derinleştirilmesi, genişletilmesi ve neo-faşizmin kurumsallaştırılması anlamına geliyor.
Honduras'ta ne oluyor?
Tarihsel nedenlerin yanı sıra Trump rejiminin politikaları Abya Yala kıtasının genelinde olumsuz bir hava estirdi. Trump rejimi saldırıları ve tehditleriyle adeta bölgenin bütününe gözdağı veriyor. Özellikle Venezuela'ya dönük sürekli saldırı tehdidi diğer ülke yönetimlerini ve halklarını da ürkütüyor. Tarihsel hafıza hala canlı. Yaklaşık 200 yıldır öyle yada böyle ABD'nin bölgede zulmünü tatmamış halk neredeyse yok.
ABD'nin Abya Yala kıtasında yeniden çok yönlü hegemonya kurma arayışının temelinde bir çok faktör var. Bunların arasında 3. Dünya Savaşı'ndaki ana rakibi Çin'in bölgedeki etkisini azaltmanın yanı sıra kendi sermaye kesimlerinin acil ihtiyacı olan değerli mineraller ve enerji kaynakları yer alıyor. Bir diğer boyutsa saplantılı anti-komünist zihniyet. Bu çerçevede Trump rejimi Küba Devrimiyle (1959) yeni bir biçim ve içerik kazanan bölge ülkelerinin umutlu bir gelecek arayışını tersyüz etmek ve adeta rövanş almak için yola çıkmış gözüküyor.
Bu yazıda Abya Yala'nın genelinde olanlar yerine kısaca Orta Amerika ülkesi Honduras'ın başına gelenlerden bahsetmek istiyorum. Elbette Honduras'ın makus talihi 2009'daki darbeyle başlamadı ancak bütün kıta açısından ABD'nin bu hamlesi bir dönüm noktası teşkil etti denilebilir. Dönemin Honduras Devlet Başkanı Manuel Zelaya, Chavez liderliğindeki Venezuela'ya yakın tutum alan bir sosyal demokrattı. Ülkeyi demokratikleştirmek için yeni bir anayasa hazırlanmış bunun referandumuna hazırlanıyorlardı. Ancak ABD böyle şeyleri affedemezdi. Askeri darbe düzenleyip, Zelaya'yı sürgüne gönderdiler. Darbeyi protesto için sokağa çıkan en az 5 kişi katledildi, 70'in üzerinde insan yaralandı ve en az 600 kişi tutuklandı. Abya Yala'nın birçok ülkesinde halk darbecilere karşı Honduras elçiliklerinin önünde eylem yaptı, meydanlara çıktı.
Bu darbe Chavez liderliğinde kıtanın bütününde ortaklaşa bir gelecek arayan dalgaya karşı ciddi bir ilk hamle oldu. Arkasından bölgedeki bir çok ülkede çeşitli türden ABD destekli darbeler, komplolar birbirini kovaladı ve devam ediyor...
Geçerken anımsamakta yarar o aralar Türkiye'de "vesayet rejimi"ne karşı çıkmak modaydı ancak meşhur liberallerimiz dahil Honduras'taki darbeye pek gıkları çıkmadığı gibi olanları da -muhtemelen ABD ile yakın münasebetlerinden olsa gerek - yanlış aksettirdiler.
Honduras'ta darbeciler kendi şanlarına yakışır bir rejim kurdular. Narco-terör devleti diye anılmaya başlandı. Ülkesinde güzel bir gelecek için mücadele veren çok sayıda insanı katlettiler. Bunların arasında en çok tanınanı doğa ve yerli hakları savunucusu Berta Caceres'di (2016).
Darbeciler arada seçim gaspları, anayasa ihlalleri ve kitlesel katliamlarla iktidarlarını korumayı becerdiler. Ancak 2021'deki seçimleri bu kez daha önce darbe ile devrilen Zelaya'nın eşi Xiomara Castro kazandı. Ülkenin ilk kadın devlet başkanı Castro çiftçilere ucuz yakıt tedarik etmek için uğraşmanın yanı sıra sermayedarlarca doğanın sömürülmesini engellemeye çalıştı, yolsuzlukla mücadele için sınırlı da olsa önlemler aldı. Fakat çetelerle mücadele gerekçesiyle sağcılara benzer bir mantıkla hareket etti, bazı kentlerde OHAL uygulayarak aklı sıra şiddete son vermeye çalıştı.
Son seçim 30 Kasım'da yapıldı. Ancak hala sonuçlarını bilmiyoruz. Bu "normal" çünkü işin içine Trump parmağı karıştı. Arjantin ara seçimlerinde olduğu gibi bu kez de "Washington'daki büyük portakal rengi baba" kendi adayı kazanmazsa Honduras'a zırnık koklatmayacağını söyledi. Oylar sayılırken yapılan müdahale de cabası. Küçük ülkeler için hele Orta Amerika'daysanız bir de üstüne üstlük defalarca ABD işgaline uğramış ve adınız "muz cumhuriyeti"ne çıkmışsa böylesi durumlar bir hayli mühim.
Seçimler için ilan edilen ancak hiçbir resmi geçerliliği bulunmayan sonuçlar şöyle: Trump'ın adamı Asfura yüzde 40.52, bir diğer sağcı ancak Trump'ın gözüne girmeyi başaramayan Nasralla yüzde 39.20, solun adayı Moncada yüzde 19.29. Ülke yönetiminin bu konudaki ilgili komisyonu seçimlerde Trump müdahalesi ve hile olasılığına işaret ederek seçim sonuçlarının onaylanmayacağını duyurdu. Devlet Başkanı Castro da seçimlerin iptal edilmesi çağrısında bulundu. Sürece belirsizlik hakim. Ancak halk ortadaki rezilliğin farkında ve sokağa çıkıp seçimlerin yenilenmesini istiyor.
Trump'ın uyuşturucuyla mücadelede samimiyeti
ABD yargısı geçen yıl Honduras eski devlet başkanı Juan Orlando Hernandez'i uyuşturucu kaçakçılığından 45 yıla mahkum etti. Daha önce kardeşini de ömür boyu hapisle cezalandırmışlardı. Ancak Trump'ın başına mı yoksa cebine mi bir şeyler düştü bilemeyiz Hernandez'in "uykucu Biden"ın zulmüne uğradığı ondan mapuslara düştüğünü iddia edip, serbest bıraktı. Sabık devlet başkanı Hernandez çıkar çıkmaz bölgedeki sol liderlere saydırmaya başladı. Ne de olsa borçlu. Honduras yargısı ise bu olaya itiraz etti, sabık devlet başkanının tutuklanması gerektiğini söyledi. Ancak Trump'ın olduğu yerde şimdilik olayın akıbeti bir muamma ve bu bugünün "normal"i.
Soruları değiştirmek
Abya Yala kıtasında giderek "Pembe Dalga"nın sönümlendiği görülüyor. Şili seçimi bu işin muhtemelen son duraklarından biri olacak. Yazıyı hazırlarken Şili'deki başkanlık seçimleri henüz sonuçlanmamıştı ancak anketler neo-faşist Kast'ı favori gösteriyordu.
Hikayenin başladığı yere geri dönelim. Regis Debray, Küba Devrimini bir karikatüre dönüştürerek "foko" teorisini dile getirdiği "Devrimde devrim mi?" (1967) başlıklı bir kitap yazmıştı. Kitap o dönemin devrimcilerinin dile getirdiği "iktidar nasıl ele geçirilir? " sorusuna bir yanıt verme çabasıydı. Fokocu yaklaşımın pratikte

yenilgi dışında bir karşılığı olmadı. Geçtiğimiz yüzyılda aynı soruya Şili'de Allende iktidarının (1970) yanı sıra Nikaragua'da 1979'da gerçekleşen devrimle biraz farklı cevaplar verildi. Ancak her iki ülkede de sosyalizmin hayat bulduğu ve kalıcı olduğu söylenemez. Küba'nın ise televizyonlarında kiloluk Türk dizileri gösterecek hale düşmesi ne kadar meziyetli olduklarını sanıyorum tartışma konusu yapmak için yeterlidir.
Dünyayı değiştirmek istiyorsak ister istemez nerelerde hata yaptık sorusuyla yüzleşmekten kaçamayız. Ötesi avuntu olur. Debray'nin yazdıkları gerçeklikle bağdaşma da başka bir zamana ait hülya ve cüretkarlığı temsil ediyor. Arada bana doğru gelen bazı belirlemeleri de var. Mesela başarısızlık karşısında yapılması, değiştirilmesi gerekenin cevaplar değil sorular olduğuna işaret etmesi gibi. Bugünün soruları ne olmalı?
Nasıl devrim yaparız, devrimi nasıl kalıcı ve sürekli hale getiririz? Kendimizi kapitalizmin mevcut saldırganlığı karşısında nasıl ayakta tutarız? Bütün insanlığa ve doğaya nasıl bir ortak gelecek önerebiliriz? Bunlar şimdilik aklıma gelenler.
Elbette bilinen bazı yanıtlar da var. Örneğin bugün mücadelesinin ekseni şekillendiren ögelerin öz yönetim (siz buna sovyet, komün, konsey, doğrudan demokrasi gibi adlar da takabilirsiniz.) ve öz savunma üzerine kurulması gerektiği gibi. Mücadelenin ana hattının ise zamansal ve mekânsal iç içe geçmişlikle sarmalanan doğanın savunusu, ekmek, emek, varoluş üzerine kurulması devrimciler için zaruri gözüküyor.
İleriki yazılarda daha ayrıntılı tartışmaya çalışacağım ancak Abya Yala kıtasındaki "Pembe Dalga" solunun çoğunda görülen bir duruma şimdiden işaret etmek istiyorum. Bugün sosyalistlerle ilgili bir çok başka sorunun yanı sıra solun sosyolojik ve siyasal olarak orta sınıflaşması meselesiyle de karşı karşıyayız. Bu durum alt sınıflara ve onların taleplerine karşı sınıf refleksiyle solu tavır almaya zorluyor, körleştiriyor, muhafazakarlaştırıyor ve sağa itiyor. Çünkü kaybedecek şeyleri var. Bu olgu Şili örneğinde işçi sınıfı için de geçerli. İşsizler, perekarya bu durumda neo-faşist propagandaya açık hale geliyor. Devletin desteğiyle bu kitleleri onlar örgütlüyorlar.
Sanıyorum hakikilik iddiasıyla tepinip, zaman kaybetmek yerine bunlar üzerine düşünmeye değer...




Yorumlar