top of page

Egemenlerin sefaleti ve kimi aydınların iktidardan pay kapma arzusu -- Aykan Sever

5 gün önce
5 dakikada okunur

Günümüz Türkiye'sinde oligarşi, mevcut Savaş ve kapitalizmin dinamiklerini kendi lehine kullanmaya çalışsa da bu sermaye fraksiyonlarının açlığını azaltmadığı gibi toplumun geniş kesimlerinin beklentilerine karşılık vermekten de bir hayli uzak kalıyor; neticede ise ekonomik ve sosyal bir sefaleti süreklileştirmekten kaçamıyor. Bu durum egemen kesimlerin ve onlarının aydınlarının da paylaşmaktan imtina edemeyeceği çürümeyi kalıcılaştırıyor.


Türk oligarşisinin ve onun temsilcilerinin izlediği siyasetin Trump'ın zihniyetinden köklü bir farkı yok. Olamaz da ! Tıpkı Trump gibi rejimin sözcüleri de doğayı ve insanlığı itaat etmesi gereken ve sermayeyi büyütecek bir kaynak olarak görüyorlar. Bu yüzden gönül rahatlığıyla ülkenin topraklarını, ekonomik ve sosyal olanaklarını uluslararası sermayeye  pazarlarken askeri kaynaklarını da isteyene satmakta tereddüt etmedikleri gibi dünyanın çeşitli coğrafyalarında Türk emperyalizminin nüfuz alanlarını genişletmek için onu kullanmaktan da geri durmuyorlar. Durum, laftan ibaret olan ABD-İsrail karşıtlığı ayrı mesele, Suudi Arabistan'dan para gelme olasılığının belirmesiyle birlikte Yemen'deki Husilere karşı Prens Salman'a asker yazılmaya kolayca evrilebiliyor.(1) Bu arada daha önce duyurulan TC-Suudi Arabistan-Pakistan ittifakının (Batı Asya NATO'su)   ilk sınamada hiçbir legal bağlayıcılığı olmadığı ve önemli ölçüde gerçekte laftan ibaret olduğu dışişleri makamını işgal eden H. Fidan tarafından rejime yakışan bir dille  " Cumhurbaşkanımız da sözünün eri olan bir lider, devlet olarak imza attığımız bir konu var..." diyerek ima edildi. Bu durum normal zira mevcut post-modern karakterli yeniden paylaşım savaşı dahilinde gerçekleşen herhangi bir anlaşmanın yazılı  bir belgesi olsa dahi kalıcılığı ve yarını olup olmayacağı tartışmalıdır. Çünkü Savaş'ın karakteri daha ötesine cevaz vermiyor. Mevcut politik liderliklerin- başta Trump olmak üzere- söylediklerine itimat ederek herhangi bir yol alınamayacağı ise sanırım aşikardır. (2)


Bilmenin bir hali

Türkiye toplumunda aydınların değişen tarihsel seyir içinde farklılaşan çeşitli konumları oldu. Elbette tek ve amorf bir aydın topluluğundan da söz etmek mümkün değil. Ancak en temelde aydınlanma kültürü zemininden beslenen bir aydın için, bir şeyi biliyorsa bundan dolayı kendine sorumluluklar yükleyerek eyleyen insanı anlamak en azından 70'ler Türkiye'si için kısmen de olsa geçerliydi. Bugün ise durum bir hayli farklılaştı. Bu normal çünkü "bilme" ile ilişkiler değişti. Bugün bilmek daha çok kötülük yapmanın önünde bir engel değil aksine o olumsuzlukların derinleştirmenin pekala aracı da olabilir. Örneğin bir maden şirketinin yöneticisinin veya maden mühendisinin bilmediğinden doğayı yağmaladığı ve insanlığın geleceğini karartmaya ortak olduğunu iddia edebilir miyiz?

Geçmişin devrimci aydınlarının çoğu artık "memleket kurtarma"yı bir kenara bırakmışken analiz diye ortaya atılan lafların ise oyalanmak için yapıldığı görünür bir gerçek. Öne sürülen fikirlerse çoğu zaman durumu değiştirmekten çok meşrulaştırmaya fiilen yardımcı olan "faşizm koşullarında bu işler böyle yaşanır..." türünden laflardan ibaret. Bu bir suçlama değil sadece durum tespiti, zira günün normali bu. Ancak daha da kötüsü var.  Giderek egemenin kanlı hayallerinin geçmiş "dostlar"ın düşman ilan edilerek paylaşılıyor oluşu. İnsanlık onurunun kimi kesimler için artık bir yük haline gelmesi. Yani dünyanın herhangi bir yerinden farklı olmayan biçimlerde  faşistleştirme politikalarının karşılık bulması, bilinçsiz  bir biçimde iktidar ve onun simgeleriyle bütünleşme arayışları.


"Dönekler"

Bir de iktidar olma ve zamanla onu paylaşma arzusuyla yanıp kıvranan ve buna uygun yaşayan aydınlar var. Bunların bazıları geçmişinde "solcu"ydu. Daha doğrusu iktidar olmanın kestirme yolunun solculuktan geçtiğini var saymışlardı. Patikalar moda olmaktan çıkınca daha kısa yollar bulmaya kendilerini adadılar. Kimisi başardı da. Bunların çoğu kimseye ihanet etmedi aksine içinden geldikleri oligarşik kesimlere sadık bir seyir izlediler. Bilinçleri varoluşlarını koşullayan sınıfsal zemini yenmeyi başaramadı ve atalarının gölgesinde yol aldılar. Bu yüzden onlara dönek denilmesi doğru olmaz.


Doğu Perinçek, Hasan Cemal, Cengiz Çandar (70'li yıllardan itibaren  egemenlerin akıl danesi olması doğrultusunda  arayışa girişmiş, gördüğü her iktidar odağına sırnaşan (3) birinin bugün Türkiye halkları devlet terörüne maruz kalırken diktatör Erdoğan'ı kollamaya çalışması elbette tesadüf değildir.) Ufuk Uras ve daha niceleri gibi toprak ağalarına, paşa dedelerine, askeri bürokrasiye yaslananların yanı sıra daha aşağıdan gelip iki de bir egemenlerin dünyasında rol kapmak için ortaya fırlayıp "bu ülkenin yeni bir öyküye ihtiyacı var" diye zıplayanlar nihayetinde iktidara sesleniyorlar. Ezilenlerin, halkların dostu olma halleri ise tam da iktidardan pay alma arzusunun bir manivelası/pazarlık unsuru olmaktan öteye gitmiyor. Çünkü bırakın devleti sönümlendirmeyi artık devlete tapınma düzeyine geçen aklın hanelerinde  bütün insanların eşit ve özgür olabileceğine dair bir varsayıma elbette yer olamaz. Eski solcular arasında iktidardan pay alma arzusu sadece bize has değil. Başka ülkelerde de bunların örneği çok. Sıradan bir faşiste dönüşmeleri için genelde  büyük bir zaman dilimine ihtiyaç olmuyor.  Çoluk ve çocukları da maalesef aynı yolda gidiyorlar. Örneğin Fransa'da 68'de Maocu olan Andre Glucksmann 80'li yıllarda ABD Başkanı Regan'ın destekçisine dönüşmesi fazla zaman almadı. Ancak öldüğünde (2015) artık François Hollande, Nicolas Sarkozy gibi egemen kesimin politikacılarınca "çığır açan aydın" diye  hayırla anılıyordu. Eh ne için uğraşıyoruz değil mi? Glucksmann'la ilgili bir not düşmekte yarar var; zira o varlıklı sınıflardan gelmiyordu, "bileğinin hakkıyla" kendisi uğraşarak iktidardan pay almayı becerdi desek yeridir.


Ülke faşistleşiyorsa bunun sorumlusu elbette aydınlardır gibi bir saçmalık bu yazıda dile getirilmiyor ne de aydınlar aşağılanıyor. Aksine artık tek bir kitap okuma zahmetine bile katlanamayan ancak kanaat önderi havasında halkların geleceğini rejime pazarlayan bir kesime ayna tutulmaya çalışılıyor. 


Soralım: MHP adına faşizmin kurumsallaştırılması doğrultusunda siyasal partilerin varlıklarını savcılığa endeksleyecek çeşitli düzenlemeler önerilirken ya da iktidarın maşalarınca açıktan 2028'de Erdoğan'ı seçmek için seçim düzenleyeceğiz denilirken kim itiraz ediyor ya da edebiliyor?  Sonuçta olanları "milli iradenin tecellisi" diye pazarlamak varken; ağzımızın tadı bozulmasın ne gerek var değil mi cancağızım? Türk emperyalizmi de nereden çıktı, hep beraber " Orta Doğu'da güvenlik mimarisi" kuruyoruz değil mi üstadım?


TC/rejim istediği kadar teröre dayalı bir onayı her kılıktan yardakçıları aracılığıyla ne kadar topluma dayatırsa dayatsın sonuç alamayacaktır çünkü çok daha büyük problemlerle karşı karşıya. Oligarşi içi çelişkiler artıyor ve burada yer dar. Yağmadan, sömürüden pay kapmak için bekleyen aç kurtlar çok. İşin içine uluslararası sermayenin dahil olduğu koşullarda bu iş daha da zorlaşıyor. Hesap etmedikleri bir de halkların öfkesi var. "Muhalif" politik liderliklerin manipüle edilmesi ekonomik ve sosyal çürümenin yarattığı tahribatı ve isyanı engellemeye yetmez yada yetmeyeceği günler gelecektir. O zaman, epeydir kokuşmuş olan TC/rejim, cenazesini kaldıracak kimseyi bile bulamayabilir...


(1) Yemen savaşıyla ilgili TC'nin sürece çeşitli biçimlerde dahil olduğuyla ilgili haberler sosyal medya ve uluslararası basında yer bulmaya başladı. Bunlardan ilki 5 bin Orta Asyalı cihadistin Suriye'den Suudi saflarına gönderildiği (BBC yakın zamanda Suudi Arabistan saflarında DAİŞ ve El Kaide bağlantılı paralı askerlerin olduğunu belgeledi. Ancak niyeyse buna çok şaşırmışlardı.) bir diğeri ise Türkiye'den Suudi Arabistan'a askeri kargo uçaklarının sevk edildiğine ilişkin haberlerdi. Suudilerin mukabelesi gecikmedi, bir heyet Türkiye'yi ziyaret ederek enerji alanında yeni "yatırımlar" üzerine görüşmelere başladı.

(2) 3. Dünya Savaşı'nın Yemen cephesiyle ilgili  ürettiği belirsizlik hali, iktidarın sözcülerinden Hande Fırat'ın satırlarına şöyle yansımış: Dolayısıyla şu aşamada “Anlaşma imzalandı, Türkiye artık otomatik olarak asker göndermek zorunda” demek doğru olmaz. Aynı şekilde anlaşmanın nihai hükümleri ve uygulanacak görevin hukuki niteliği görülmeden “Türkiye hiçbir koşulda asker gönderemez” demek de fazla kesin olur. (Hürriyet, 22 Eylül, Husiler kimin için Savaşıyor?)



 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page