Devlet terörü -- Aykan Sever
Güncelleme tarihi: 15 Eyl

Rejim/TC, 2015'ten bu yana açıkça yürürlüğe koyduğu faşistleşme-faşistleştirme politikalarını beton bir toplum yaratma hesabıyla pervasız biçimlerde sürdürüyor. Son olarak LGBTİ+ dernekleri ve hak savunucularına karşı yapılan operasyonlar bütünüyle toplumu örgütsüz bırakma, direncini kırma uğraşının "doğal" uzantılarından biridir. TC/rejim bu türden saldırgan hamleleriyle mevcut toplumsal öfkeyi bastırma, parçalama, toplumu un ufak etme ve bu çerçevede her geçen geçen gün aşınan kendi yönetme kapasitesini güçlendirmeye çalışıyor. Ayrıca Batı'da yaşayan kesimlere de ZP, TKP gibi devlet uzantısı kesimlerce milliyetçilik propagandası yapılıyor. Ancak TC/rejimin devlet terörü dışında halkları ikna etmek için ileri sürdüğü laflar, figürler tam da kendi çürümüşlüğünü açığa çıkaracak ölçüde yalan ve çirkef yığını olmaktan öteye gidemiyor.
Bugünlerde Suriye'de olanlar TC/rejimin yapmaya çalıştıklarının bir provası niteliğinde daha doğrusu -elbette önemlisi bazı farkları olmakla birlikte- her iki coğrafyada hüküm süren rejimler adeta birbirinin aynası konumunda. HTŞ rejimi güçsüzlüğünü, demokratik hakları gasp edip zulme itiraz eden Kürtleri katlederek aşmaya çalışıyor. Ancak o da bir yere kadar. Örneğin, estirdikleri terör akaryakıt zamları karşısında ayağa kalkanları susturmaya yetmiyor.
TC ise ülkenin yeraltı kaynaklarını uluslararası ve yerel sermayenin yağmasına tabii kılarken coğrafyayı bütünüyle çölleştirme pahasına kendi iktidarlarını korumak için devlet terörü ve her tür yalana başvurmaktan geri kalmıyor. Bu süreçte zihinlerin de bükülmesi gerekiyor. Düzenin ihtiyacı, bu yağma rejimini sorgulayacak, isyan edecek insanlar değil, kendine uyumlu milliyetçi-faşist kamplara bölünmüş, gelecek hayalinden çok, geçmişin çarpıtılmış "şanlı ışıltılar"ı arasında kaybolmuş zihinlerdir. Nitekim, Malazgirt, Çaldıran, Hamidiye Alayları ve son olarak Medine Vesikası sayıklamaları içinde kendini tanımlamaya çalışan akıl bunun örnekleri dahilindedir.
Tarih demişken bu konularda epeyce kafa yormuş olan Gerard J. Libaradian'ın 2002'de yaptığı bir konuşmada geçen şu sözlere dikkatinizi çekmek isterim; " Bir keresinde bir profesöre, tarihçilerin zaman zaman başarısız tanrılar gibi davrandıklarını söylemiştim: geleceği istedikleri gibi yaratamayacaklarını anlayınca geçmişi kendilerine göre yeniden şekillendiriyorlar. Kanımca, bugün yazılan tarihin ideolojik temellerini sorgulamakla işe başlamalıyız." (1) Libaradian'ın dile getirdiği üzere bilim insanı olması gereken yada öyle olduğu varsayılan tarihçiler ihtiyaca binaen böyle davranıyorsa, hele hele günümüz Türkiye'sindeki politikacılardan başka türlüsünü beklemek mümkün mü?
Medine Sözleşmesi
Türkiye'de İslamcı kesimlerin-sol liberal geçinen kalpazan takımıyla birlikte- 1990'larda görece zayıf ve meşruiyet sorunu yaşadığı 90'larda siyasal güç toplamak için ortaya attığı samimiyetten -arada söylediklerine gerçekten inananlar varsa onları ayırmak kaydıyla- bir hayli uzak Medine Vesikası tartışmaları bugünün sorunlarını çözmek için yeniden ısıtılıyor. 622 Yılında Mekke'den baskılar nedeniyle Medine'ye göç etmek zorunda kalan Müslüman kesimlerin burada bazı Arap ve Musevi kabilelerle geçici bir süre için (bunu güç toplamak diye de yorumlayabilirsiniz) bir arada bulunmasını Müslümanların egemenliği lehine düzenleyen, sonra da işlerine gelmeyince Yahudileri ihanetle suçlayıp bozdukları taktik anlaşmayı bugüne ideal, bir tür ütopya diye sunmak, şimdinin sorunlarına çare olmayacağı gibi tarihi de çarpıtmaya eşdeğer bir durumu temsil ediyor. Medine Sözleşmesi'ni öğütleyenler, anlaşma bozulunca Musevilerin başına gelenlerden ise nedense bahsetmemeyi tercih ediyor.
Eğer gerçekten bir arada bir yaşam inşa etmek istiyorsanız, öncelikle bugünü tartışmak zorundayız. Eşitlik ve adalet temelinde bir toplum kurmak için illa ki tarihe başvurmaya gerek yok. Zira tarihte olanların çoğu o kadar güzel şeyler olsaydı, bugün içinde bulunduğumuz çürümeyi yeniden yeniden yaşamazdık. Ayrıca ortada "devlet terörü" gibi çıplak şiddet aracılığıyla kendini somutlayan bir olguyu salonlara sıkışmış "dil" tartışmaları yaparak aşamayız. Barış ve Demokratik Toplum'un önündeki asıl engel, TC'yi tarihsel seyir içinde şekillendiren ekonomik, sosyal ve siyasal yapıdır. Oligarşi demokratik bir ortamda varlığını sürdüremeyeceğinin bizden daha çok farkında. O yüzden egemenler yama üstüne yama atarak da olsa bu kanlı kölelik rejimini devam ettirmeye çalışacaktır.
Buna "barış" da dahil, herhangi bir şeyin toplumsallaşması dua ederek, dilekte bulunurak gerçekleşebilecek bir durum değildir. Siz de ancak arzunuzun büyüklüğünce eylerseniz ulaşabileceğiniz bir durumdur. Bir örnek vermek gerekirse Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecinde Estonya, Litvanya ve Letonya halkları bağımsızlık arayışına giriştiler. Bunun için birçok şeyin yanı sıra, 23 Ağustos 1989'da sonradan Baltık Zinciri adı verilen bir eylem yaptılar. Üç ülkeden iki milyondan fazla insan el ele tutuşarak bir zincir oluşturdular. Zincir üç ülkenin başkentlerini birbirine bağlıyordu. Sonrası bağımsızlık da geldi. O ülkelerin insanları başarıya elbette sadece malum zincir sebebiyle ulaşmadılar ancak yaptıklarıyla birlikte mücadele edebileceklerini gösterdiler.
Bize gelince faşist demagog Mümtazer Türköne gibilerce "demokrat" kesimlerin kulaklarına sürekli boca edilen ninniler eşliğinde estirilen devlet terörü gerçeklerin üstünü örtmeye yetmiyor. Ancak "süreç" üzerinden sürdürülen ve egemenlerin teşvik ve zevkle temaşa ettiği kakofoniden de bir şey çıkmaz. Buradan yegane çıkış halkların mücadele ile kendi yolunu inşa etmesidir...
(1) Ermenistan-Türkiye İlişkileri (G.J. Libaradian- Çevirenler: Nesrin Uçanlar ve Artun Gebenlioğlu-Aras Yayıncılık-2025)




Yorumlar