top of page

Uzun, ince bir yol... -- Aykan Sever

  • 3 gün önce
  • 4 dakikada okunur

Epeydir hem Batı Asya'da hem de dünyanın genelinde çalkantılı zamanların içinden geçiyoruz. Burada sürecin asıl belirleyeni olarak şu yada bu aktörden öte 3. Dünya Savaşı'nın kendisi ve yarattığı etkiler ön plana çıkıyor. Savaş tüm dünyada çeşitli düzeylerde değişimi zorluyor ve kendi dinamiklerini oluşturuyor. İçeriğinin nasıl doldurulduğu ayrı ancak "temsili demokrasi" denilen iyi kötü insanların en azından kağıt üzerinde kendilerini yönettikleri hissinde oldukları sistemin de hızla sonu geliyor. Neo-faşizmin giderek daha fazla ön plana çıkan boyutu tekno-faşizmin uzayan karanlık gölgesinde oylama vb etkinlikler gerçek anlamda seçme-seçilme değil bir ritüel olarak yapılıyor. Seçmen bu süreçte sıradan-pasif bir tüketiciye dönüşüyor. Ayrıca yapılan seçimlerin sonucunda herhangi bir problem çözülmediği gibi sorunlar katlanarak büyüyor. (Bu hafta yapılan Ermenistan, Kosova ve Peru seçimlerine bakılabilir.)  Çünkü Savaş'ın yarattığı meseleler ara sıra yapılan oylamalarla çözülebilecek basitlikte değil. Ayrıca mevcut politik liderliklerin genelinin kişisel ikbal ve kendi hükümranlıklarını korumanın ötesinde bir güdüsünün olmadığı gibi dünyanın, insanlığın geleceğine dair herhangi bir kaygı barındırmadıkları, günübirlik keyiflerinden başka bir şey düşünmedikleri uzun zamandır görünür bir gerçek.


Türkiye'de de bu durumun iz düşümleri yaşanıyor. Biraz basitleştirerek anlatacak olursak iktidar bloğu-oligarşi (Günümüzün memleket oligarşisi dahilinde tekelci sermaye, lümpen burjuvazi, siyasal ve bürokratik elit, bazı sendikalar ve meslek örgütleri, egemen medya, tarikatlar, mafya ve paramiliter yapılar bulunuyor.) ülke halkları üzerinde hegemonya kuramıyor ancak bunu sağlamak için ısrarlı ve çeşitli biçimlerde zora başvuruyor. Bugün gelinen noktada özellikle geleceksizliğe mahkum edilmiş gençlik başta olmak üzere Türkiye halklarının hiçbir demokratik talebini karşılayamayan, zayıflığı nedeniyle buna asla tahammülü olmayan ve kendi arasında da sürekli tepişen bir iktidar bloğuyla karşıyayız. Şimdi çareyi ülkedeki siyasal örgüt ve liderlerini kontrol ederek toplumda biriken öfkeyi bastırma niyetindeler. Bunun olmadığı koşullarda  başta Özgür Özel olmak üzere "muhalefet"i makulleşmeye zorluyorlar. Maalesef karşılık alma olasılıkları da çok yüksek zira başta ideolojik ket vurmalar nedeniyle Ö. Özel ve etrafında kümelenmiş kesimler kendi yakın zaman muhasebelerini dahi akılcı bir biçimde yapmaktan uzaklar. Mesela yerel seçimlerin kazanılması sonrası "normalleşme" adı altında rejim/TC'ye açılan kredi Kılıçdaroğlu politikalarının bir devamıydı. Sonrası 19 Mart'ta sokağa yansıyan öfkenin tesiriyle Özel yönetimi mecburen harekete geçse de sadece ideolojik değil aynı zamanda yapısal açmaz ve "kusurlar"ı nedeniyle iktidarla yüzleşmekten kaçınıyor/kaçıyor. Mutlak butlan olayına karşı hazırlıksız oluş da bunun açık göstergelerinden. Bu süreçte rejim/TC'nin tehditlerinin yanı sıra Bizans'tan bu yana diye övündükleri politika/komplo kurma yetenekleri yabana atılmamalı. Pekala kale içeriden fethedilmiş de olabilir. Bahçeli'nin kendisine dönük bir çok hakaret yağdırmasının arkasından Ö. Özel'in aynı gün utanmasa ne mal olduğu aşikar olan bu şahsın neredeyse elini öpecek olması pek hayra alamet olmasa gerek. Analiz yapıyoruz hesabına Ö.Özel'in her adımından züğürt tesellisi devşirmeye çalışanlara ise ne yapsanız kar etmez zira ufukları düzen siyasetiyle sınırlı ve mesele de orada başlıyor. Her seferinde kendi hatalarına yeni bahaneler uydurmaktan öte bir kerametleri yok.(1) Çünkü TC/rejimi meşru olarak gördüğünüz takdirde onun kanlı oyunlarının ötesinde veya bunun hudutlarını zorlayacak bir hayal kurgulamanız mümkün olmuyor. Zira oligarşiye ucundan kıyısından dahil olan muhalif aydın kesimler de tıpkı Ö. Özel gibi ait oldukları sınıf ve zümreden kopmayı göze alamıyorlar. 


CHP üzerine bu kadar laf etmeye değer mi? Mecburen konuşuyoruz zira genişçe bir kesimin ciddi beklentileri var ve bunu miting meydanlarında gösteriyorlar.


Devlet terörü ve çürüme

Toplumumuzun süreklileşmiş ve çok yönlü bir devlet terörü altında giderek hafızasını kaybettiği, kendini inkara varacak ölçüde düzene uyum sağladığı zeminler de maalesef gelişiyor. Devlet terörü normalleştiriliyor, sıradanlaşıyor. Mutlak butlan olayı da bu süreci bütünleyen unsurlardan biridir. Çürümenin geldiği boyut insanları adeta düşünemez hale getiriyor. İkiyle ikiyi dahi toplayamayan bir mantık giderek yerleşiyor. Genel geçer zihniyet haline geliyor. Muhalif basın diye geçinenlerin bir kısmı dahil beşik sallama modunda bütün yaşananları normalleştiriyor, açıkça inanmadıkları yalanlara sarılıyorlar.

TC/rejim kendini zorlayan halkların öfkesini öteleyip onları siyaset dışına düşürerek yada hoşnutsuzluğu kendi çevresindeki muhalif görünümlü sağ kanallara akıtarak yol alma hesabında. TC'nin kuruluşu itibariyle demokratik yaklaşımlardan çok şiddet tekeli kurmayı önceleyen bir yönelimi olduğu çoğumuz için aşikardır. Ülkemizdeki kapitalizmin kırılganlığı, çarpıklığı ve Türk emperyalizminin dizginlenemez hırsları bu durumu besleyen öğelerin başında geliyor. Bugün dünyada ve bölgemizde köklü değişimler var. TC/rejim buna ayak uydurmak için GÜÇ Dini'ne dahil olarak geniş kitleleri de ona iman eder hale getirmeye çalışıyor. Bunu yeni bir anayasa ile de tahkim etme arayışında. Özellikle Batı Asya'da giderek daha fazla anafor halinde genişleyen 3. Dünya Savaşı'nın varlığı düşünüldüğünde; havası, suyu zehirlenmiş, yiyecek ekmeğe muhtaç olmaya doğru hızla sürüklenen kesimlerin masallarla hayatı sürdürülemez. Bizim derdimiz burada egemenleri uyarmak değil nihayetinde çöküş ve çürüme ile öncelikle karşı karşıya kalacak olan asıl olarak toplumdur. Bu yüzden öz örgütlenmeler ve öz savunma zaruridir. Bu durum kuşkusuz öncelikle ideolojik düzeyde de sıranın dışına çıkmayı gerektiriyor.


Bir kere daha ütopya

Ütopya yarına ait bir şey değildir. Kendi yaptıklarını sürekli sorgulamanın yanı sıra ona güvenmeyi ve tutarlılığı önceler. Tutarlılık bugünün dünyasında devrimci bir hareket açısından olmazsa olmaz duraklardan biri. Sizin yaptıklarınızla  inanmadığınızı her gün sergilediğiniz  olmayan davanızı başkalarının benimsemesini nasıl beklersiniz? Kendi sınırlı iktidarını korumaktan ötesi olmayan bir siyasal pratiğin dünyayı değiştirme gibi bir derdi olabilir mi? Soruları çoğaltmak mümkün ancak ondan önce bir kere daha altı çizilmesi gereken bir durum var; yapılacakları, edilecekleri mevcut rejimin legal prosüdürülerine bağlanmanın  Nasreddin Hoca'nın göle maya çalmasından farkı yoktur, arada gülümsemenizi sağlayabilir ama "üç vakte kadar şu olacak, bu olacak..." yorumları daha çok sizin köle, onun efendi olarak hayatını sürdürmesini arzulayanları daha çok güldürür. Nitekim Kürt kadınları hakkında güya fıkra anlatanlan ve latife deyip gülen, geçiştirmeye çalışan oligarşi mensuplarının yaptığı tam da budur. Ortada eşit bir zemin varmış gibi "fikir özgürlüğü" diye bu zulmü savunanların yaptığını ise adlandırmak bir hayli zor. Sonuçta Trump'ın peygamberi olduğu güç dininin hokkabazları durumuna düşüyorlar.


İnsani bir gelecek kurmak isteyenlerin odaklanması gereken şeyler arasında bugünden üretimin/tüketimin/demokrasinin toplumsallaşması doğrultusunda ne tür adımlar atabileceğimiz meselesi öne çıkmalı. Bu doğal olarak salt bir düşünsel uğraştan olmaktan çok doğrudan yaşamın, yaptıklarımızın konusu. Ancak böylesi bir çabayla devlete/egemene bağımlı bir diyalektiğin ötesine geçmenin yolları bulunabilir. Yoksa sürekli  bayatlamış beklentiler içinde sayıklamaya, hatta sanrıya dönüşmüş bir hayatı yaşamaya devam ederiz.

Yazıyı bir soruyla bitirelim: 90'lı yılların ilk periyodunda devrimci hareket saflarında gündeme gelen "tartışma süreci"yle bugün daha çok Kürt hareketini odaklayan "süreç" arasında bazı benzerlikler var mı, ne dersiniz?


(1) Geçenlerde  2023 seçimleri öncesi televizyon televizyon gezip Kılıçdaroğlu propagandası yapan zevattan biri diyor ki "Aslında ben Kılıçdaroğlu'nun ne mal olduğunun farkındaydım ancak, işte, şey...  o zamanlar Erdoğan'a karşıydık o yüzden böyle yaptım." Su üstünde zeytinyağı misali süzülmeye meraklı bu muhteremlerin çoğunu şimdi de başka şeyleri pazarlarken, oligarkların tercümanlığını yaparken görüyoruz. Daimi meslek burada elbette pazarlamacılık, görüntü ise gazetecilik, akademisyenlik vb. Sahi sizin Kılıçdaroğlu'ndan farkınız ne? 

 
 
 

Yorumlar


The Science & 

Mathematics University

© 2023 by Scientist Personal. Proudly created with Wix.com

  • Facebook Clean Grey
  • Twitter Clean Grey
  • LinkedIn Clean Grey
bottom of page